“Biz hangi savaşı kaybettik ki bu hallere düştük?” diye soruluyor.
İroni şu ki, bu hal, kaybedilen bir savaşın değil, kazanılan savaşların bir sonucudur.
Kime karşı kazanıldı bu “savaşlar” ?
Bu devlet, bir asır boyunca, kendisi gibi düşünmeyeni bastırarak, susturarak, yok sayarak kendi halkına karşı açtığı tüm savaşları kazandı ve hepsini de “zafer” diye kutladı. Her 15–20 yılda bir toplumun altını üstüne getirmeyi, bir kesimi sindirip diğerini yüceltmeyi, kendi evlatlarını birbirine kırdırmayı maharet sandı. Kendi kemiklerini kırarak ayakta kalmaya çalışan, kendi uzuvlarını yiyerek karnını doyuran bir canavar gibi gücü sadece kendi insanına yetti.
Bugün yaşanan çürüme ve tükeniş işte bu sürecin doğal bir sonucudur.
Hapishaneleri çocuklarla doldurmayı kudret alameti sayan bir yapının, yalpalamasına, çökmesine değil ayakta kalmasına şaşırmak lazım.
Öcalan güzellemeleri öyle bir noktaya geldi ki, artık haberleri kusmadan okumak zorlaştı. Yakında da galiba PYD Kurucu Önderi Mazlum Abdi realitesini tanımamız gerektiği anlatılacak.
Dünya siyasi tarihinde büyük bir savaşta yenilip her karış toprağı işgal edilmeyen hiçbir devletin bu hallere düştüğüne/düşürüldüğüne dair bir şey okumadım. Sahi biz hangi savaşı kaybettik de bütün bunlar oluyor???
“Milli birlik ve beraberliğin” tesisi,
Zor kullanmadan, muhalefetin kendi rızasıyla kendini sarayın kapısına bağlaması,
Seçmenin konsolidasyonu,
Afrika, Asya ve Arap-Körfez dünyasında “Türkiye’nin itibarının yükselmesi” ve yatırım çekme imkanı,
Savunma sanayii PR’ı ve silah satıcılarına milyar dolarlık kontratlar,
Ekonomik krizi, bilhassa yaklaşan döviz krizini, dış faktörlere bağlama fırsatı,
Bazı NATO teknolojilerine yeniden erişim imkanı,
Bölgesel ve uluslararası platformlarda liderlik hamleleri,
İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi gibi platformlarda etkin rol üstlenme,
Filistin konusunda kaybedilen popülaritenin geri kazanılması,
Doğu Akdeniz pazarlıkları ve İsrail ile stratejik iş birlikleri…
Erdoğan’ın yukarıdaki işleri yapabilmesi ve de taşeron aktör olarak bir kısmını da yapılmış gibi gösterebilmesi için, Türkiye’nin İsrail tarafından sembolik bir saldırıya uğraması yeterli olur.
Nitekim, Putin’in Türkiye’ye S-400 satabilmesinin ve ardından Suriye’de Rus ve Türk ordularının ortak devriye yapacak kadar derin bir iş birliğine ulaşabilmesinin yolu, Türkiye’nin bir Rus savaş uçağını düşürmesinden geçmişti.
Psikolog Tetlock, 20 yıl boyunca 284 uzman tarafından yapılan 82.000’den fazla politik ve ekonomik öngörüyü veya tahmini inceliyor.
Sonuç olarak diyor ki “uzmanların çoğu maymundan bile kötü tahmin yaptı”. Yani rastgele yapılan bir seçim modelinden (maymun metaforu) bile daha kötü sonuçlar çıkıyor. Bu başarısızlığın temel nedenlerini de; aşırı özgüven, ideolojik saplantılar ve belirsizliği yeterince hesaba katmama şeklinde sıralıyor. Tetlock esnek düşünen, farklı kaynakları birleştiren ve tahminlerini sürekli güncelleyen “tilki” tiplerin daha isabetli olduğunu savunuyor.
Tetlock hesaba katmamış ancak; söz konusu sahalarda belirli bir alanda uzmanlaşma meselesinin, belki de sürecin doğası gereği, keskin bir zeka ve üst düzey muhakeme yeteneği ile ters orantılı olabileceğini düşünüyorum. Öte yandan bilgi ve deneyim açısından alanında uzmanlaşmış kişilerin, hayatın farklı ve çoğu zaman göz ardı edilen dinamiklerinden uzaklaşmaları, yeni durumları doğru anlama ve yorumlamada beklenmedik bir öngörü eksikliği ve hatta beceri zayıflığına yol açabiliyor, bu sonuçları bir yönüyle bu kopukluğa bağlıyorum.
Tarih boyunca, yaşadığı çağın önünde yürüyen insanların hemen hepsi taşlanmıştır. Buna karşılık; büyük halk kitlelerinin, henüz hayattayken peşine takıldığı insanların büyük çoğunluğunun da sahtekar ve düzenbaz kimseler olduğu çok geçmeden kabul edilmiştir.
Peygamberini taşlayan, filozoflarını zindanlara atan, alimlerini işkenceyle susturan bir tür olarak insan, gerçek kahramanları kitlesel anlamda ekseriyetle mezarlıkta alkışlar. Bunu da anladığı için değil, artık karşı koyamadığı için yapar.
Bu yüzden insanlığa değerli izler bırakan büyük ruhların hiçbirinde kahraman olma, alkış alma, saygı ve para kazanma hırsı olmaz. Bu ölçü, hemen her “önemli şahsiyetin”, “dava adamının” turnusolüdür.
İngilizce tercümesi hatalı, Puşkin burada Kürt ifadesini kullanmıyor. Kurtinsky (Куртинский) diyor. Kürt deseydi (Курдский) derdi. Kafkaslarda Kurta adında bir yerleşim yerinden ismini alan bir kargıdan bahsediyor.
Ataol Behramoğlu, siz neden "Alexander Puşkin"in Erzurum'a Yolculuk eserindeki
"esnek bir Kürt kargısı" ifadesini "esnek bir kargı" olarak çevirip Kürt ismini sansürlediniz, eseri tahrif ettiniz?
İşte böyle ahlaksız bir sistemde, Çernobil faciası, tarihin en büyük nükleer felaketlerinden biri yaşanıyor ama devlet adı verilen köhne yapı günlerce sessiz kalıyor. Hatta Batı medyasını “abartmakla, korku yaymakla” suçlayabiliyor.
Sorumluluk almamak bu tür necis rejimlerin olmazsa olmazıdır. Tüm başarısızlıkları aklayacak ideolojik bir aparat olarak hayali düşmanlar kurgulamak bunların klasik taktiğidir. Bu yolla hem halk pasifleştirilir, hem de iktidarın eleştirilmesi vatan hainliği ile eş tutulur.
Klasik bir Sovyet taktiği; “Şeytanlaştırılmış bir düşman kurgula ve ne yaşanırsa yaşansın bütün suçu ona at ve temize çık”.
Halkını ezen katil rejimlerin en önemli özelliği budur. İrili ufaklı her konuda bu böyledir. Tarihe büyük kıtlık olarak geçen Holodomor yaşanır ve milyonlarca insan ölür; rejim bunu bile sabotaj olarak görmeyi ve “Batı destekli karşı devrimci unsurların planı” olarak anlatmayı seçer.
Bursa’da elinde benzin bidonu ile FETÖ’den ihraç edilen bir kişinin yakalandığı haberi üzerine çok ciddi düşünmelidir.
FETÖ işin içindeyse arkasında Mossad da vardır, Ekrem İmamoğlu’na destek de vardır ABD’deki küresel çete ve Alman BND de.
Halk kıtlık çekerken, kaynaklar füzelere, nükleer denemelere ve orduya akıtılır, “Batı bugün yarın saldıracak” hikayeleri ile kıtlık içindeki halktan fedakarlık istenir ama asla önceliklerinin sorgulanmasına izin verilmez.
Günlük yaşamdaki sıradan ekonomik sıkıntılar bile Batı’ya fatura edilir. Boş rafların, düşük kalite ürünlerin sorumlusu hep başkalarıdır ve devlet bu hikayeleri anlatarak halkı aydınlatır(!)
Bir kez bile planlamadaki hatalar veya merkeziyetçiliğin verimsizlikteki rolü sorgulanmaz, tartışılmasına dahi izin verilmez. Sosyalist blok içinde bir yerlerde en ufak bir reform kıpırtısı olsa “Batı’nın içerideki maşaları” örgütlendi denilerek bastırılır ve halk aldatılır ve her şey yoluna girer(!).
Birbirinden çok farklı konuları aynı kümede tartışmaya çalışmak, niyet iyiyse dahi, en iyi ihtimalle çözümsüzlüğe mahkumdur.
Kötü senaryoyu ise “Dünyadaki kötülüklerin çoğu, iyilik yapmak isteyen ama ne yaptığını bilmeyen insanlar yüzünden olur” sözü açıklıyor.
AKP ve yandaşları bir gün gelip yargılanırsa, çatlayıncaya kadar çalıp semiren bir belediye başkanının çocuklarını hapse atamazsınız. Mühürsüz oyları geçerli sayarak demokrasiyi felç eden bir memurun üye olduğu ya da gidip geldiği bir STK’nın tüm üyelerine işkenceyle “suç itirafı” yaptıramazsınız; onları topyekûn bir suç parantezine alamazsınız.
İşkence yaptığı tespit edilen bir emniyet mensubunun eşi, dostu veya arkadaşı sadece bu ilişkiden dolayı cezai sorumlulukla karşı karşıya bırakılamaz. AKP’li olan ve hatta doğrudan destek vermiş bir kişiyi, yalnızca bu desteği nedeniyle hukuken yargılayamazsınız.
Ancak diyelim ki bunların hepsini yaptınız. Bir grubu toptan imha etmeye giriştiğinizi varsayalım. Bu durumda sizin en ölümcül hamleniz şu olacaktır: Bir noktada, “suçunuzu kabul edin, annenizi babanızı, arkadaşınızı suçlayın; sizi salalım” deme aşamasına geleceksinizdir. Çünkü böylesine insanlık dışı ve şeytani bir eylem, ancak böyle sinsi bir parçayla tamamlanabilir.
Akademisyen kavramını, okuma yazması bile olmayan insanların yaşadığı bir köye gelen lise mezunu öğretmenin “aurasından” ayırmamız gereken bir çağda yaşıyoruz.
Özellikle siyaset bilimi ve toplum sosyolojisi gibi, bilimselliği nesnel ölçütlerle sınırlandırmanın zor, kültürel ve tarihsel bağlamdan bağımsız yorumlamanın neredeyse imkansız olduğu alanlarda, bir akademisyenin görüşleri elbette düşünce beyanı olarak değerlidir. Ancak daha fazlası için bazı temel soruların da cevapları olmalı.
Daha önce hangi alanlarda çalışmış, önceki deneyimleri nelerdir? Nasıl veri toplamış, hangi yöntemi uygulamış Referansları nasıl kullanmış? Teorik çerçeveyle kişisel görüşlerini ayrıştırabilmiş mi? Alternatif görüşlerle karşılaştırma yapmış mı? Mesela bir toplumsal hareket üzerine yazıyorsa, benzer hareketler üzerine yapılmış çalışmalarla ne ölçüde uyumlu ya da çelişkili?
Bu sorular tatmin edici cevaplar ile buluşmuyorsa, ortaya konan şey akademik bir katkı olmaz. Karşılıklı bir sohbet olur veya “konuşası varmış” denebilir.
Kaldı ki tüm bunlar cevaplansa, hatta görüşler hakemli bir dergide yayımlanmış olsa dahi, tarih, siyaset bilimi ve toplum sosyolojisi gibi; dönemin ruhundan ve baskın paradigmadan tamamen soyutlanması neredeyse imkansız alanlarda bol keseden bilimsellik imalarını fazlasıyla cüretkar buluyorum.
Aydın Ünal 15 Temmuz için ABD ve AB'nin bir türlü kendilerine inanmadığını anlattıktan sonra bir de tarihi öngörüde(!) bulunmuş, tespite göre; güya cemaat darbeyle ilgilerinin olmadığını, bazılarının kandırılıp bu işin organize edildiğini söylemeye hazırlanıyormuş. (7 Ocak 2019)
Bahçeli'nin 2011 açıklamaları, "Spekülasyonlar anlaşılana kadar Cemaat faaliyetlerini dondursun" çıkışı ve Süleyman Soylu'nun "Derin devlet harekete geçmiştir" cevabı.
Türkiye siyasetini anlamak için bir ömür bazen yeterli olmaz..
Yazıp çizdiği ve konuştuğu alanlara derinlemesine nüfuz edebilen, mevzuya teorik ve pratik anlamda hâkim, hepsinden önemlisi de zeki ve tutarlı insanların; bu vasıfların hiçbirine yaklaşamayan, zihin ve seviye olarak oldukça geride kalan kişilerle fikir tartışması yapmaları, sadece dinleyenler için bir eziyete dönüşmekle kalmıyor, aynı zamanda konuşulan meseleyi daha da içinden çıkılmaz bir hale çekiyor.
“Yeni bir göreve başlıyorsun, farklı bir görev; öleceksin, yeni bir yüz, yeni bir kimlik, geçmişin silinecek, ailen, yakınların, seni tanıyan herkes, artık onlar yok !”
İnsanı biyolojik sınıflandırmanın hayatta kalan tek türü olarak görmek, onun iradesini ve fıtri sermayesini kavramayıp insanın bu kendine has metafizik mertebesiyle ilgilenmemek; bu mahlukun ‘en aşağıya’ düşme potansiyelini sıradan bir cehalet sanıp geçmek, yaşamı derin bir hayal kırıklığına ve bitmeyen bir ümitsizliğe mahkûm eder.
İyi şeylerin yapılabilmesi için, herkesin veya çoğunluğun gerçeği görmesini beklemek, aslında bir yönüyle iyilerin tembelliğidir.
Görev tanımı: Ülkenin sürekli bir kriz ve çatışma ikliminde tutulmasını sağlamak. Toplumsal tansiyonu bilinçli olarak yükseltmek ve bu sayede bünyeyi felç ederek var olan potansiyel gücü işlevsiz bırakmak.
1. Aşama: Toplumun içerisinde konumlanarak Kürt halkının tarihsel mağduriyetini, terör ve ayrılıkçı bir isyan zemininde yeniden kurgulamak. Bu çatışmanın siyasi ve ideolojik altyapısını örerek meşruiyetini sistematik biçimde inşa etmek.
2. Aşama: Saf değiştirip, bu kez devletin resmi söyleminin içine yerleşmek. Daha önce hak mücadelesine teşvik ettiği halkı aşağılamak, ulus devletin beka fantezilerini kutsayıp, toplumu derin fay hatlarıyla bölmek. Zulmü araçsallaştırıp halkı daha da marjinalize ederek dağa çıkanların sayısını artırmak. Yani kendi deyimiyle “Hukuku siyasetin köpeği yapmak”
3. Aşama: Ardından ‘bağımsız ve tarafsız arabulucu’ kisvesine bürünerek, artık iyice gerilmiş toplumsal zemine, masa başında yazılmış ve aktörlerin beka savaşından öteye geçmeyen yapay bir barış gündemi taşımak.
Bilinçli tahriklerle çatışmayı bir üst faza taşımak.
Kısacası çapı şahısları aşan tüm bu oyuna ‘neşterin içeride sürekli bilinçli bir şekilde unutulduğu siyasi cerrahlık’ diyoruz.
“…. tanklarıyla toplarıyla gelsinler, NE YAPACAKLARSA HALKA ORADA YAPSINLAR”
9 yıl önce bugün, dünya tarihine geçecek çok kanlı bir kumpas tertiplendi. Bir avuç vatan haini, ordu ile halkı karşı karşıya getiren büyük bir katliam planladı. Tarihte örneklerine çok az rastlayabileceğiniz gerçek kahramanlar, canları pahasına bu oyunu bozup, bu kanlı gecenin en az hasarla atlatılmasını sağladılar.
İngiliz siyaseti, her bir detayı ince ince hesaplayarak sahnelediği projelerde, en kırılgan ve hassas noktayı ustalıkla belirler, bir eliyle bu noktayı tahkim edip kontrolü altında tutarken, diğer eliyle gerektiğinde fişi çekip sahneyi terk eder.
Sen sorunlarla boğuşurken, o çoktan asıl uzun vadeli planına geçmiş, daha da önemlisi kendi suçlarını üstüne yıkayacağı bir ‘enayiyi’ bulup yeni bir oyunun perdesini aralamış olur
Bölgeye hakim olmayı ve her yönüyle o toplumu ve kültürü çok iyi bilmeyi gerektiren bu strateji, tarih boyunca sömürgecilik tecrübesiyle şekillenerek bugünlere geldi. Pakistan’dan Filistin’e, Irak’a ve Kıbrıs’a kadar çarpık sınırlar, etnik çatışmalar ve çözümsüz sorunlar bu siyasetin dünyaya mirasıdır.
Kim bilir, belki de, yıllardır destekleyip taşeron olarak tepe tepe kullandıkları ve artık miadını dolduran Erdoğan’ı ve MHP’yi, çürümüş siyasi miraslarıyla birlikte bu şekilde tasfiye etmeyi planlıyorlar.
Bugün, senaryosu dış aktörler tarafından yazılmış; dekoru muhteris ve hırsız siyasetçilerle döşenmiş ve repliklerini yıllardır besledikleri kadrolu trol ordusunun seslendirdiği klasik bir “İngiliz barış tiyatrosu” sahnelendi.
Türkiye son 10 yılda, bu toprakların son 1000 yılda gördüğü en güçlü siyasi koalisyonlardan biriyle yönetildi. İçeriden ve dışarıdan bu çapta desteklenen bu rejim; bu gücünü kullanarak, şeffaf ve yapıcı diyaloglarla ve kapsayıcı demokratik reformlarla toplumsal barışın altyapısını hazırlayabilir ve geri döndürülmez politikalarla ortaya ciddi bir irade koyabilirdi.
Dayatmalarla sahnelenen mizansene “Hiç yoktan iyidir” demek, Ortadoğu halklarının alametifarikası haline gelen edilgen ve alık romantizmden başka bir şey değildir ve barış fikrinin bizzat kendisinin suistimal edilmesidir.