#AAGYO
Ticari zeka dedikleri bu olsa gerek. Daire satacağına şirketi sat geri al daha karlı.
Nasılsa finansör KY var borsamızda.
Ağaoğlu 21.10 TL'den sattı, 9.16 TL'den geri aldı!
Türkiye’de inşaat sektörünün ağır koşullardan geçtiği bir dönemde ünlü müteahhit Ali Ağaoğlu’nun şirketi AAGYO’daki işlemleri dikkat çekti.
Yüzyılın skandalın da herkes mi uyudu? Kimse mi görmedi? Yoksa görmek istemeyenler mi vardı?
Milyonlarca insanın birikimi tehlikeye giriyor, fon skandalı büyüyor, milyarlarca dolarlık varlık tartışma konusu oluyor. Peki, bu ülkenin denetim mekanizmaları ne yapıyordu?
Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı İskender Balcı’nın Pusula Fonu soruşturması kapsamında tutuklu olması, yanıt bekleyen soruları daha da önemli hale getiriyor. Çelik’in damadının tutuklu olduğu olaya hiç
bakmamış olması mümkün değil.
Tek tek sıralayacak olursak
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurum: Pusula Portföye ait olan İktisat katılım bankası ve Katılım Yatırım Bankası’na BDDK tarafından Banka izni verildi? Bu izinler neye kime göre verildi Bu verilen izinler hangi incelemelerle değerlendirdi? İlgili şirketlerin faaliyetleri nasıl denetlendi? Herhangi fark edilen bir şey oldu mu? BBDK’nın denetim raporları inceleniyor mu?
Sermaye Piyasası Kurulu: Hisselerdeki olağan dışı fiyat hareketlerini görmedi mi? Bir hisse 1 liradan binlerce liraya yükselirken kimse çıkıp “Burada ne oluyor?” diye sormadı mı? Yatırımcıyı korumak için herhangi bir şey yapıldı mı?
Takasbank’ın ve diğer kurumların sorumlulukları neydi? Hangi kontroller yapıldı, hangi riskler tespit edildi, hangi önlemler alındı?
Bu kadar kurum, bu kadar yetki, bu kadar denetim mekanizması…
Peki, bütün bunlar yaşanırken kim, ne yaptı?
Verilen izinlerin altında kimlerin imzası var? Denetim yükümlülüğünü yerine getirmeyenler kimler? Uyarılar dikkate alınmadıysa bunun hesabını kim verecek?
Mesele yalnızca tutuklananlar değil. Mesele, bu tablonun oluşmasına imkan veren bütün mekanizmaların ortaya çıkarılması.
Bu ülkede küçük yatırımcıdan hesap soruluyorsa, yetki sahibi olanlardan da hesap sorulmalı.
Belgeler açıklansın. İmzalar ortaya çıksın. Denetim süreçleri şeffaf biçimde incelensin.
Bu dosya yalnızca birkaç ismin tutuklanmasıyla kapanamaz.
Asıl soru şu: Bu kadar büyük bir skandal, kimlerin gözü önünde büyüdü?
FON SOYGUNUNDA AKP ELİTLERİ !
VARAN 1 - Fatma Betül Sayan Kaya
SORU 1: 2008’de İBB’de işe girdikten iki ay sonra 85 bin $ burs alıp yurtdışına giden Fatma Betül, 2026’da borsaya yatırmak için 163 milyon TL’yi nereden bulmuştur?
SORU 2: Özata hisselerinin füze gibi fırlatılacağını nereden biliyorlardı ki, Nisan 2026’da 250 bin hisseyi birden satın aldılar, vatandaş kartının asgarisini ödeyemezken 163 milyon lirayı birden yatırdılar?
SORU 3: Fon skandalının patlayacağını nereden öğrenmişlerdi ki, yüzbinlerce yatırımcının parası içerde beklerken, işlem yasağından hemen önce, Eylül ayında 1.3 milyar TL’yi çekebildiler?
4- Büyün bunlar olurken SPK uyuyor muydu, yoksa uzman raporları hasır altı mı edildi? Milyonlarca emekli 23 bin, milyonlarca asgari ücretli 28 bin maaşa talim ederken, 5 ayda 1.1 milyar liralık soygunun hesabını kim verecek?
5- Vatan evlatları işsiz gezerken, Sayan kardeşlerden birisi bakan ve milletvekili (Fatma Betül), birisi bakan yardımcısı (Ömer Fatih), birisi büyükelçi (Ayşe) ve birisi İBB Meclis üyesi (Sümeyye) oluyor. AKP elitlerinden vatandaşa sıra ne zaman gelecek?
6- Bunca arsızlığa, ahlaksızlığa karşın sorumluluğu üstlenen kimse olmayacak mı?
7- İntihar eden emekli polis Ali Şekeroğlu rüyalarınıza girmiyor mu!
8- Utanma arlanma diye bir duygunuz kalmadı mı?
Vatandaş adına takipteyiz, peşinizi bırakmayacağız!
Bu günlerde değerini daha iyi anlıyoruz. Mekânın cennet olsun "Güzel" adam. Hasan Celal Güzel'in yıllar önce yazdığı o yazı:
"Sayın Milletvekillerine ithaf olunur- Efendim, artık 68 yaşında, su katılmamış bir avanak, hakikî bir budala ve gayrikabil-i ıslah bir 'enayi' olduğumu itiraf ediyorum. Bana küçük yaşımdan itibaren 'beytülmal'ın mukaddesliğini öğretmişlerdi. Hiç kimse 'Devlet malı deniz, yemeyen domuz' dememişti.
Bütün ömrüm tâbir-i âmiyanesiyle 'eşşek gibi' çalışmakla geçti. Çalışma hayatımda tek gün dahi izin kullanmadım. Bir gece bile doyasıya uyuyamadım. Kimileri bana 'uykusuz müsteşar' adını takıp uçup kaçtığımı söylerdi ama 'Ne akılsız adam yahu!' şeklindeki fısıltılar, her gün yüzlerce telefon konuşmasıyla çınlayan kulaklarıma kadar gelirdi.
Üzerinde 'T.C. Hükümeti' yazan kurşun kalemleri, silgileri ve kâğıtları, sadece resmî hizmetlerde, âdeta okşar gibi incitmemeye çalışarak kullanırdım. Çocuklarım devlet malına ellerini dahi süremezlerdi. Plakaları kırmızı ve siyah renkli resmî arabalara bir defa dahi binmediler. Yüzlerine bakmaya kıyamadığım Mustafam ve Elifim, bir saat daha az uyuyup belediye otobüsleri ve okul servisleriyle okula gittikleri esnada, bendeniz müsteşarlık ve bakanlık yapıyordum. Bırakınız eşime araba tahsis etmeyi, evde devletin personelini çalıştırmayı; idarecilik ve siyaset hayatımda lojmanda oturmadım. Koruma görevlisi de kullanmadım. Arabamın önünde ve arkasında fiyakalı eskortlar hiç bulunmadı.
Meğer ben ne enayiymişim!...
Yaptığım enayiliklerin haddi hesabı yoktur... Meselâ, bendeniz milletvekiliyken -birkaç zarurî toplantı dışında- Meclis lokantasında yemek yemezdim. Zira, burada çalışanlar kamu personeliydi ve çok ucuz olan yemekler milletin kesesinden sübvanse ediliyordu. Sonra, çok beğendiğim halde, aynı gerekçelerle TBMM Sigarası da içmedim. Ceplerim şıkır şıkır metal jetonlarla dolu olarak dolaşır, özel görüşmelerimi kulisteki ankesörlü telefonlarla yapardım. O zaman 'beleş' cep telefonlarımız da yoktu.
Hiçbir hediyeyi kabul etmez; ya reddeder veya demirbaşa kaydettirerek devlete intikal ettirirdim. Yıllarca üst yöneticilik, müsteşarlık, bakanlık yaptım; hâlen evimde bu dönemlere ait -bronz plaketler dışındatek bir hatıra eşya göremezsiniz.
Benim anladığım mânâda siyasete 'Zengin girilir, fakir çıkılır'. Biz enayiler, devlet hizmetini ve siyaseti böyle anlıyoruz. Siyasî hayatımda önüme çıkan yüzlerce fırsatı teperek mal mülk edinmedim. Bilâkis, ANAP'taki Genel Başkanlık mücadelesinde, Bond çantalarda getirilen paraları reddederek, eşimin SSK kredisiyle aldığı Oran'daki daireyi; YDP'nin kuruluşunda da babamdan kalan Malatya'daki ev ile dedemden kalan Gaziantep'teki evin bana düşen hisselerini harcadım.
Bu arada, eşimin uzmanlığıyla ve alınteriyle hak ettiği 'Vakıflar Genel Müdürü' olarak tayin kararnamesini, nasıl engellediğimi de unutmayayım.
Sadece bununla kalsa neyse... ANAP döneminde, şiddetle muhalefetime rağmen çıkarılan 'kıyak emekliliği' reddedip tek maaşa devam ettim. Bu haksız uygulama hâlen devam ediyor. Başbakanlık Müsteşarı'yken, milletvekili maaşlarının buna göre ayarlanmasını gerekçe göstererek kendim için sözleşme yapmadım ve üç yıl müddetle emrimdeki daire başkanlarından bile daha az maaş aldım.
Meğer ben ne enayiymişim!...
***
Şimdi 70'ine merdiven dayadım. Hâlâ kirada oturuyorum. Kendime ait tek mülküm kitaplarım... Yani, sizin anlayacağınız, gerçek anlamda 'Dikili ağacım dahi yok'. Hizmet hayatım boyunca, muhatabımın bıyık altından gülerek dinlediği, 'Bu fukara millete ben bu masrafı hiç yaptırır mıyım?' lâfım vardı.
Sevgili okuyucularım, bu yazdıklarımı okuyup da sakın bütün bunlardan pişmanlık duyduğumu sanmayınız. Enayilik öylesine içime işlemiş ki geriye dönmek mümkün olabilse gene aynısını yapardım.
Beni bütün 'enayiliğime' rağmen kimseye muhtaç etmeyen Yüce Allahıma hamd ediyorum."
Bir vatandaşın isyanı:
“Dişim ağrıdan duramayacak hale gelince devletin ağız ve diş sağlığı merkezine gittim.
Röntgen çekildi, ‘Bu dişe kanal tedavisi lazım’ dediler. Tamam, yapalım dedim. ‘Burada bugün yapamayız, endodontiden randevu almanız gerekiyor’ dediler.
MHRS’ye giriyorum randevu yok. Birkaç hafta sonrasını bekleyecek halim de yok; gece ağrıdan uyuyamıyorum.
Mecburen özel dişçiye gittim. Adam aynı gün kanal tedavisini yaptı, dolgusunu kapattı. 6.500 TL ödeyip çıktım.
Şimdi benim anlamadığım şu:
Ben yıllardır SGK primi ödüyorum. Devletin koskoca diş hastanesine gidiyorum, doktor var, cihaz var ama tedavimi yaptıramıyorum. Sonra mecburen özelde binlerce lira ödüyorum.
Parası olmayan ne yapacak? Ağrıya mı dayanacak, dişini mi çektirecek?
Madem kanal tedavisi için sonunda özele gideceğiz, devlet diş hastanesinde bu bölümler neden var?”
TÜTÜN REJİSİ GERİ Mİ GELDİ?
Güneş paneli kuran çiftçilere dağıtım şirketi ceza kesmiş.
Haberin kendisi küçük, ama sorusu büyük: Özel bir şirket çiftçiye ceza kesebilir mi?
Kesemez. Ama kesmiş gibi yapabilir. Tıpkı 140 yıl önce olduğu gibi.
1881: Tütün Rejisi
Osmanlı borçlarını ödeyemeyince Düyun-u Umumiye kuruldu. Tütünün tamamı Fransızlara kiralandı. Şirketin adı Reji idi.
Kural şuydu: Köylü tütün ekebilir ama sadece Reji'ye satabilir. Başka yere satmak yasak. Reji'nin atlı, silahlı kolcuları vardı. Tarla tarla gezip kaçak tütün ararlardı. Yakaladığını yakar, sahibini döver, direneni vururlardı. Samsun'dan Akhisar'a kadar yüzlerce köylü bu yüzden öldü, binlercesi aç kaldı. Kendi toprağında kendi ürününe yabancı oldu.
Köylü o gün "Biz mi ektik, Reji mi ekti?" diye soruyordu.
2026: Kablo Rejisi
2013'te devlet elektriğin dağıtımını 21 şirkete kiraladı. Her şirket kendi bölgesinin tek hakimi oldu. Adana Toroslar'ın, Urfa Dicle'nin.
Şimdi çiftçi tarlasına güneş paneli koyuyor. Kuyusunu bedava çalıştırmak istiyor. Elektrik faturası 40 bin gelmiş.
Dağıtım şirketi geliyor, tutanak tutuyor: "Usulsüz kullanım, kaçak bedeli."
Oysa ortada kaçak yok. Çiftçi şebekeden çalmıyor, tam tersine şebekeye yük olmuyor. Ama şirketin sattığı kilovat azalıyor. O yüzden bahanesi hazır: Projen yok, çift yönlü sayacın yok, reaktif bozuyorsun.
Kesilen şeyin adı ceza değil, fatura. Ama çiftçi için fark etmiyor. İkisi de "öde" demek.
Köylü bugün de aynı soruyu soruyor: "Güneş benim tarlama mı doğuyor, şirketin tarlasına mı?
Emekli Orgeneral Hüseyin Kurtoğlu’nun göğsünden süzülen “Neleri, hangi değerleri kaybettik?” feryadı, yalnızca üniformasına veda eden bir komutanın iç çekişi değildir. Bu soru; yıllarca onurla taşıdığı o şerefli üniformayı çıkarıp sivil bir cekete büründüğü an, omuzlarındaki yıldızların sıcaklığı çekilince buz gibi bir yalnızlıkla yüzleşen geç kalmış bir vicdanın sarsıntısıdır. Ancak ne kadar gür ve iç yakıcı olursa olsun, bu feryat Türk Silahlı Kuvvetleri’nin omurgasını oluşturan assubaylar için yeni bir keşif değildir. Biz o soğukluğu, tırnaklarımızla kazıdığımız dağ başlarında, fırtınalı denizlerde ve bir ömrü adadığımız kışlaların üvey evlat muamelesi gören kuytularında her gün, her an yaşadık. Siz o değerleri emeklilik kapısında, üniformanıza veda ederken kaybederken, biz her ayrılışta sessizce toprağa gömdük.
Hangi ara bu kadar yabancılaştık birbirimize? Aynı mevzide yan yana yatıp aynı soğuktan titrerken, aynı ekmeği bölüşüp aynı ölüme gözümüzü kırpmadan koşarken; sıra hakka, adalete ve insan onuruna yaraşır bir yaşama geldiğinde o sarsılmaz dediğiniz silah arkadaşlığı hukuku ne zaman teferruata dönüştü? Ahde vefa, hangi kibirli bürokratik masanın altında ezildi? Dağda omuz omuza durduğumuz komutanlarımızın; sıra gasp edilen haklarımıza, başlangıç derecelerimize, verilmeyen tazminatlarımıza ve eğitim statümüze geldiğinde başlarını öne eğip suskunlaşması, düşman kurşunundan daha ağır yaralamadı mı bizi?
Vakti geldiğinde, bir ömrün harcandığı o kutsal üniformaya tecrübeyle, alın teriyle ve onurla yapılan vedalar çoktan tarihe gömüldü. Artık o helalleşme kokan, emeğin ve kıdemin taçlandırıldığı vakur atmosferler yok. On yıllarca bu vatanın görünmez kahramanı olmuş binlerce assubay, bugün hak ettiği tek bir samimi teşekküre dahi layık görülmeden, soğuk bir dilekçenin arkasına saklanan ruhsuz bir sistemle kapı dışı ediliyor. Bir ömür biterken arkada bırakılan tek şey; tutulmamış sözler, sürekli ötelenmiş vaatler ve hüznün ağır yüküyle baş başa kalmış kırık bir yürek oluyor.
Şimdi soruyoruz; sızlayan vicdanımızla, kırgınlığımızla ve tükenmeyen gururumuzla soruyoruz: Gerçekten ne oldu bize? Biz komuta kademesiyle olan o kutsal kader birliğini ne zaman bir hiyerarşi kibirine kurban ettik? Yanında ölüme gittiğiniz insanın emeklilikteki çilesine, evine götüreceği ekmeğin kaygısına gözlerinizi kapatırken hiç mi sızlamadı vicdanınız? Bugün makamlar boşalırken, o kutsal üniformalar çıkarılırken yükselen bu sorgulamalar haklıdır; fakat unutulmasın ki kaybedilen değerlerin hesabı, vaktiyle sesini duyurmaya çalışan ama çığlığı kışla duvarlarında yankılanıp kaybolan assubayların sessiz gözyaşlarında saklıdır. Biz sadece törenlerimizi değil; birbirimize olan inancımızı, o sarsılmaz adalet terazisini ve harcına can kattığımız o büyük ruhu kaybettik.
https://t.co/0AXhiEpY7P
Allah yorgun olduğunu biliyor.
Yaşadıklarının ağır geldiğini, huzur aradığını biliyor. Üzüntünü anlatmaya dilinin varmadığının da farkında. "Çünkü Allah kalplerde gizlenenleri bilir" ve "evet her zorlukla beraber elbet bir kolaylık vardır."
Kim evinde üç huyu terk ederse mutlu olur:
▪️Eleştiriyi
▪️Kınamayı
▪️İğnelemeyi
*
Kim evinde üç şeyi teşvik ederse huzurlu olur:
▪️Sabrı
▪️Şükrü
▪️Kanaati
*
Kim evinde üç şeyi yasaklarsa ferahlık içinde olur:
▪️Gıybet
▪️Tartışma
▪️Küskünlük
AMİN
"Allahım eğer ki sevincime ve duamın kabulüne engel olacak bir günah işlemişsem o günahımı bağışla.
Allah'ım kötü düşüncelerimizi ıslah et.
Kalplerimizi sevindir.
İşlerimizi düzenleyip yönet, kalplerimizi rahatlat.
🤲💕🤲