@SoranHamarash Calling yourself a historian while claiming the Iran–Türkiye border was “drawn by colonial powers after WWI” is spectacular. The Ottoman–Safavid frontier dates to the Treaty of Zuhab, 1639; nearly 280 years before WWI ended. You can argue politics; you can’t rewrite the calendar.
10 Ağustos 1920… Bundan tam 106 yıl önce bugün Sevr imzalandı.
Ancak Sevr’e giden yolu hatırlamak gerekir.
29 Ekim 1919’da İngiltere Başbakanı Lloyd George, zafer sarhoşluğu içinde “Türkiye’yi fethettik” diyor, İngiltere’nin Anadolu’yu “Türk’ün yıkıcı nüfuzundan” kurtardığını ilan ediyordu.
Ardından emperyalizmin ölüm fermanı geldi. 11 Mayıs 1920’de 433 maddelik Sevr Antlaşması Osmanlı Hükümeti’nin önüne konuldu.
18 Temmuz 1920’de Fransa Başbakanı Millerand Sultanı açıkça tehdit ediyor, antlaşmanın reddedilmesi halinde Türkiye’nin Avrupa’dan tamamen atılacağını söylüyordu.
Bu sırada galip devletler Yunan ordusuna Anadolu’nun içlerine ilerleme emri vermiş, Ege ve Marmara’nın önemli bölümü işgal edilmeye başlanmıştı.
Daha acısı, düşman yalnızca dışarıda değildi. Osmanlı Adalet Bakanı Ali Rüştü Efendi, Yunan saldırısının İstanbul Hükümeti’nin programına uygun olduğunu açıklıyor, Yunan ordusunun başarısı için dua ediyordu.
Hürriyet ve İtilaf çevreleri Sevr’in imzalanmasında sakınca görmüyor, Damat Ferit ise Anadolu’daki Milli Mücadele’yi bastırmaktan söz ediyordu.
Ve 22 Temmuz 1920… Yıldız Sarayı’nda Saltanat Şurası toplandı. Vahdettin, “Antlaşmayı kabul edenler ayağa kalksın” dedi. 43 kişilik şurada yalnızca Topçu Ferit Rıza Paşa oturdu, diğerleri ayağa kalktı.
İmparatorluğun parçalanmasına, Anadolu’nun paylaşılmasına ve Türk milletinin kendi vatanında esir edilmesine razı oldular.
10 Ağustos 1920’de Sevr imzalandı. Kâğıt üzerinde Türkiye parçalanmıştı. Emperyalizm hükmünü vermiş, İstanbul teslim olmuştu. Lloyd George’un dünyasında “Türkiye artık yoktu.”
Ancak hesaplamadıkları bir güç vardı: Anadolu’daki Türk milleti. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde ayağa kalkan millet, kendisine biçilen kefeni yırttı. Sevr’i savaş meydanlarında parçaladı, emperyalizmin haritasını çöpe attı ve üç yıl sonra Lozan’da bağımsız Türkiye’nin tapusunu aldı.
Bugün Sevr’in imzalanmasının 106. yıldönümü. Hala Türk değil Türkiyeliyim diyenelere hatırlamakta yarar var.
Tarih, emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından kurgulanabilir, haritalar çizilebilir, antlaşmalar hazırlanabilir, hükümetler teslim alınabilir. Ancak o kurguyu pratiğe geçirecek ya da tarihin çöplüğüne atacak olan son güç millettir. 106 yıl önce Türk milleti tercihini yaptı. Sevr’i imzalayanlar tarihte unutuldu gitti. Sevr’i yırtanlar Cumhuriyet’i Türk kimliği ile kurarak tarihte sonsuza dek hatırlanacak onurlu yerlerini aldılar.
Cumhuriyet etnik kökene değil, ortak vatan, kader ve vatandaşlık bilincine dayanır. Türk milleti tektir, Türkiye Cumhuriyeti onun ortak devletidir. İkinci bir siyasi millet yaratacak her adım, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini ve geleceğimizi hedef alır.
@volkan_giritli Dolayısıyla bence mesele Osmanlı’nın 600 yıl boyunca marş veya devlet sembolü “yapamamış” olması değil; Avrupa kökenli millî marş ve heraldik arma kavramlarının 19. yy’da Osmanlı diplomasisine girmesi.
7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma (İttifak) Anlaşması, üç ülke arasındaki savunma ilişkilerini yeni bir aşamaya taşımaktadır.
Hal böyleyken asıl değerlendirilmesi gereken, bu ittifakın hangi tehditlere karşı kullanılacağı, kriz anında kararların nasıl alınacağı ve tarafların birbirlerinin çatışmalarına hangi ölçüde dahil olacağıdır.
Son derece önemli riskler barındıran bu anlaşma; İran ile ABD-İsrail ekseni arasındaki gerilimin bölgesel dengeleri değiştirdiği, ABD’nin 28 Şubat 2026’dan bu yana İran Körfezi’ne giremediği, Hürmüz Boğazı’nı kontrol edemediği, son 1,5 yıldır Bab el-Mendeb Boğazı’ndan savaş gemisi geçiremediği ve bölgedeki vekil devletlerin hava üslerini kullanmakta ciddi kısıtlamalarla karşılaştığı bir konjonktürde imzalandı.
Bu yönüyle anlaşma, ABD’nin bölgedeki yükünü Türkiye ve Pakistan’a aktarmaya yönelik acil bir can simidi talebi olarak okunabilir. Ancak aynı zamanda, bölgede Şii eksenine karşı yeni bir Sünni eksen oluşturma girişimi olarak da değerlendirilebilir.
Üstelik İsrail-Lübnan, Yemen-Suudi Arabistan ve İran-ABD/İsrail savaşları sürerken ve ufukta bir barış görünmezken, “birine saldırı hepsine saldırıdır” ilkesi İran’ın batı, güney ve doğusunda yeni bir güvenlik mimarisi oluşturuyor.
Türkiye yeni süreçte İran’la yüzyıllardır koruduğu dengeyi riske atabilir, Pakistan-Hindistan çatışmasına veya bir Husi saldırısı üzerinden Yemen savaşına çekilebilir; gerek Hürmüz’de gerekse Bab el-Mendeb’de Türk deniz ticaretinin risk profili değişebilir. Daha da önemlisi Türkiye, istemeden İsrail’in İran’ı çevreleme stratejisine hizmet eden bir konuma sürüklenebilir.
Yunanistan, GKRY ve İsrail blokunun Doğu Akdeniz ve Ege’de her geçen gün artan hamleleri devam ederken, Türkiye’nin birincil jeopolitik çekim alanı şüphesiz Mavi Vatan, KKTC ve Akdeniz’dir. Türkiye’nin hayati çıkarları öncelikle bu alandadır. Dolayısıyla Türkiye’nin stratejik dikkatini, askerî kaynaklarını ve siyasi enerjisini kendi asli jeopolitik mücadele alanlarından uzaklaştırabilecek yeni yükümlülüklerin son derece dikkatli değerlendirilmesi gerekir.
Bu anlaşmayla Ankara, İsrail’e karşı da bir Sünni blok oluşturuyor görüntüsü verse de gerek Suudi Arabistan’ın gerekse Pakistan’ın ABD’nin büyük çekim ve etki alanında bulunan devletler olduğu göz ardı edilemez. Dolayısıyla Türkiye’nin yarın İsrail ile Suriye veya Doğu Akdeniz üzerinden bir çatışma yaşaması halinde, anlaşmanın 5. madde benzeri otomatik bir kolektif savunma mekanizması şeklinde Türkiye lehine işletilmesini beklemek uzak bir ihtimaldir. Başka bir ifadeyle Türkiye, Suudi Arabistan veya Pakistan’ın güvenlik sorunları nedeniyle kendisini otomatik yükümlülük altında bulabilirken, kendi hayati jeopolitik çıkarları söz konusu olduğunda aynı mekanizmanın ne ölçüde işletileceği ciddi bir soru işaretidir.
Sahte bayrak ve kışkırtmalar çağında bu ittifakın karşılaşacağı riskler de göz ardı edilmemelidir. Günümüz savaş ortamında bir füzenin, İHA’nın, deniz saldırısının veya başka bir askerî eylemin gerçek failinin kısa sürede ve tartışmasız biçimde belirlenmesi her zaman mümkün değildir. Böyle bir ortamda üçüncü aktörlerin yaratabileceği bir kışkırtma veya sahte bayrak eylemi, “birine saldırı hepsine saldırıdır” hükmü üzerinden Türkiye’yi kendi tercih etmediği bir krizin veya savaşın içine çekebilir. Bu nedenle Türkiye’nin savaş ve barış kararının hiçbir şart altında otomatik bir ittifak mekanizmasına bırakılmaması gerekir.
Türkiye, her iki ülkeyle ikili savunma ve iş birliği anlaşmaları üzerinden çok daha dengeli, esnek ve Türkiye’yi ancak taşıyabileceği yükler çerçevesinde ileriye götürecek bir format yaratabilirdi. Savunma sanayii, askerî eğitim, teknoloji transferi, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar ve deniz güvenliği gibi alanlarda Pakistan ve Suudi Arabistan ile ilişkilerin geliştirilmesi Türkiye’nin çıkarınadır. Ancak bu iş birliğinin başka devletlerin güvenlik sorunlarını Türkiye’nin güvenlik sorunu haline getiren otomatik bir kolektif savunma yükümlülüğüne dönüşmesi tamamen farklı bir konudur.
Balkanlardan Kafkasya’ya, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Orta Doğu’dan Kuzey Afrika’ya kadar çok geniş bir coğrafyada stratejik yönelişleri ve hayati çıkarları bulunan, aynı zamanda Türk dünyasının lider ülkesi konumundaki Türkiye, neredeyse NATO benzeri bir ittifak taahhüdüne girerek kendi jeopolitik hareket serbestisini daraltabilir ve istemediği bir jeopolitik çıkmazın içine çekilebilir. Türkiye gibi çok yönlü bir bölgesel gücün temel avantajı, başka devletlerin oluşturduğu eksenlere bağlanmak değil, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda farklı güç merkezleri arasında bağımsız hareket edebilmesidir.
Böylesine kapsamlı sonuçlar doğurabilecek bir anlaşmanın TBMM’de ve kamuoyunda yeterince tartışılmadan, üstelik ana muhalefetin kendi içinde ciddi bir parçalanma yaşadığı bir siyasi ortamda gündeme gelmesi ve hayata geçirilmesi de ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Türkiye’nin savaş ve barış kararlarını, İran’dan Yemen’e, Hindistan’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada etkileyebilecek böyle bir güvenlik taahhüdünün hangi stratejik değerlendirmeler sonucunda kabul edildiği, gelecekte siyasi tarihçilerin üzerinde önemle duracağı başlıklardan biri olacaktır.
@volkan_giritli Pek çok insan, hakli olarak bu işgalcilerin gittiği takdirde söz konusu yerin, rezalet bir yere dönüşeceğini düşündükleri için haklarini savunmuyor. Halbuki burada savunulmasi gereken sadece yer değil, o yerin devlet, belediye tarafından muhafaza edilip halka tertemiz sunulması.
@volkan_giritli Sahile inen yolların kapatılması, otopark bariyerleriyle geçişin zorlaştırılması ya da yaya girişine izin verilmeyerek dik/ulaşılmaz yollara mecbur bırakılma eylemleri "kıyıya erişimi engelleme" başlığı altındadir. Ancak bu ağalar tüm şikayetlere rağmen senelerdir bunu yapiyorlar
@volkan_giritli Devletin sadece denetleme ve bunları engelleme konusunda zafiyeti yok. Buraların boşaltılması halinde, bölgelerin bakımını, muhafaza edilmesini saglamakta da zafiyeti var. Bu yüzden pek çok insan, "Olsun, hiç değilse nezih bir yer oldu" diye bunlara tepki göstermiyor.
@FuatSayl@sokakkedisitv Gerçek bak amq. Herif ülkenin kurucusunun ismini guzelce ambalajlayip, fahiş fiyattan satma cibiliyetine sahip biri. Ortalığı karıştıran bir safi zarar. Ne gerçekleri?
@semihsema@serbestiyetweb Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı Hanedanı'nı yürürlükten kaldırdığı için koymazlar oraya... Mesaj belli: Erdoğanları Osmanlı'nın varisi olarak göstermek... Bıbıcım Bilal'in kareografisi... Yersen.