Günümüz insanı artık zaafını bile bilimsel bir kelimeyle aklamak istiyor.
Eskiden “nefsime uydum” derdi.
Şimdi “amigdalam tetiklendi” diyor.
Eskiden “alıştım” derdi.
Şimdi “sinir sistemim böyle kodlanmış” diyor.
Eskiden “iradem zayıf kaldı” derdi.
Şimdi “bedenim bana ihanet ediyor” diyor.
Bu dil ilk bakışta derin görünür.
Aslında çoğu zaman, mazeretin daha rafine bir hâlidir.
Elbette insan sadece fikirden ibaret değildir.
Alışkanlıklar bedende iz bırakır.
Tekrar edilen davranışlar otomatikleşir.
Korku, öfke, haz, kaçış ve erteleme insanın iç düzeninde karşılık bulur.
Fakat buradan “bedenim bana ihanet ediyor” sonucuna varmak, meseleyi tersinden okumaktır.
Beden hain değildir.
Çoğu zaman fazlasıyla sadıktır.
Ona hangi ritmi verdiyseniz onu sürdürür.
Hangi kaçışı öğrettiyseniz onu arar.
Hangi hazzı kolaylaştırdıysanız ona yönelir.
Hangi öfkeyi meşrulaştırdıysanız onu savunur.
Bedeniniz size karşı kurulmuş bir tuzak değil; yıllarca verdiğiniz derslerin sessiz şahididir.
Bu yüzden değişim, romantik bir “kendini keşfetme” hikâyesi değildir.
İnsan bazen kendini keşfetmez.
Kendine itiraf eder.
Ben bunu tekrar ettim.
Ben bunu besledim.
Ben bunu kolaylaştırdım.
Ben bunu “tabiatım” zannedip sorumluluktan kaçtım.
Gazzâlî’nin ahlak terbiyesi bahsinde işaret ettiği hakikat burada belirir:
İnsanın tabiat sandığı şeylerin önemli bir kısmı, uzun süre terbiye edilmemiş alışkanlıklardır.
Kur’ân’ın ölçüsü ise daha ağırdır:
İçeride olan değişmeden, dışarıdaki hâl değişmez.
O yüzden mesele bedeni suçlamak değildir.
Nefsi romantize etmek hiç değildir.
Mesele, insanın kendi tekrarlarının ahlaki yükünü üstlenmesidir.
Çünkü her tekrar bir eğitimdir.
Her bakış.
Her kaçış.
Her susuş.
Her “yarın başlarım” cümlesi.
İnsan sadece yaptıklarının toplamı değildir; tekrar ettiklerinin istikametine doğru yavaşça dönüşen bir varlıktır.
Beden ihanet etmez.
Beden tanıklık eder.
Bugüne kadar neye razı olduğunuza, neyi kolaylaştırdığınıza, neyi sürekli beslediğinize tanıklık eder.
Belki de değişim dediğimiz şey, bedene karşı kazanılmış bir savaş değildir.
İnsanın kendi tekrarları karşısında yeniden ahlaki bir özne hâline gelmesidir.
LÜTFEN DUYURALIM!
Geri gönderme merkezine götürülen Uygur Türkü Mahmut Anayeti'nin ailesi, Çin'e gönderilmesinden korkuyor.
Eşi: "Türkiye, lütfen eşimi Çin'e teslim etme!"
Sayın Bakan, 3 çocuk babası bu kardeşimiz Çin'e teslim edilmemeli!
Rahmetli Doğan Cüceloğlu bir seminerinde yere bir parça ekmek koymuş ve "Bu ekmeğe basabilecek birisi var mı?" diye sormuş salondakilere. Hiç ses çıkmamış tabii. Hoca, "Sahneye gelip bu ekmek parçasına basana 100 dolar vereceğim" diye devam etmiş. Salondan yine çıt yok...
Fiyatı artırarak 5000 dolara kadar getirmiş. Bu sırada salonda bulunanlardan birisi, "Hocam, istersen 500 bin dolar ver, yine bize o ekmeği çiğnetemezsin, boşuna uğraşma!" demiş.
Doğan Hocam da, "İşte değerler eğitimi budur" diye noktayı koymuş...
Geçen sene bu yazıyı yayınladığımda, "Bana 5 dolar ver, bak nasıl röveşata çekiyorum ekmeğe" türünden yüzlerce yorum yazılmıştı. Birçok insan da "Bırakın bu yalan dolan işleri! Ekmeğe bu kadar saygı göstereceğimize insana saygı gösterelim" gibi yorumlar yapmıştı.
Halbuki gözden kaçan bir şey vardı burada. Ekmek bizim kültürümüzde helal kazancın sembolüdür. Bu yüzden ayaklar altına alınmasına göz yumulmaz.
Helal kazanç hassasiyeti bir kez ayaklar altına alınınca da bebek ölümleri üzerinden para kazanan çeteler ve para için her türlü pisliği yapan insan müsveddeleri gündemimizden eksik olmaz.
Gencecik İnsan cezaevinde ne hale gelmiş ,Zaten annesinden aldığı böbrekle yaşıyor, şimdi tek böbreğini de kaybetmek üzere Mehmet Parlak,Daha fazla geç olmadan👇🏻
MehmetParlak AcilTahliye
Ankara
İstanbul
Tunceli
OY MOY YOK
Babam bugün görüşte 10 dakika duramamış, telefon ahizesini tutmaya gücü yokmuş, bugün diyalizini yapamamış. Dün yine acile gitmiş. Babamı tahliye edin! @adalet_bakanlik@yilmaztunc
Sevgili izleyicilerim, sizleri bilgilendirmek için ne yazarsak yazalım her biriniz yazımızı kendine göre yorumluyor veya anlıyor. Kimi beğeniyor, kimi beğenmiyor, kimi açık buluyor kimi kapalı buluyor. Arkadaşlar bilimsel öngörüleri istediğiniz gibi yönlendiremezsiniz. İster beğenin ister beğenmeyin neyse o. Çok rahatsız olursanız, o bilim insanını takip etmezsiniz. Size aşağıda her ildeki insanın derdine çare olacak bir çözüm öneriyorum: Nerede yaşıyorsanız yaşayın, o kentin yerel yöneticlerinden ve merkezi yönetimden oranın deprem dirençli hale getirilmesini talep edin ve siyasi tercihlerinizi ona göre kullanın. İster kabul edin ister etmeyin halk istemeden deprem belasından kurtulamayız. Deprem ülkesinde yaşamanın tek yolu bu. Sevgiyle
"10 aylık süt kokan bir bebeği cezaevinde tutuyorsunuz ya! Hakkında kesinleşmiş bir kararı olmayan bir annenin kendisi ve bebeği cezaevinde! Kadınlara, annelere, hamile kadınlara çektirdiğiniz yetmiyormuş gibi şimdi de bebeklere çektiriyorsunuz."
#GenelAf Drogba #altın
Mustafa Kemal Atatürk'ü anarken ilk aklıma gelen cümle: "Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir." İşte bu sebeple değişim istiyorum. Liyakat esaslı yönetilmezsek köle olmaya mahkumuz!
Bir deprem ile ilgili bir tweet attığımda, kimi arkadaşlarım tweeti beğenmiyor. Neyi duymak istiyorsa onu istiyor. Açık olarak şunu bunu söyle diyor. Keşke kesin söyleyebilsek. Bizim tüm söylemlerimiz olasılıklara dayanır. Kesin olanı şu: öyle veya böyle, sizin orada olmasa bile bir başka yerde bir gün deprem olacak ve binlerce canımız ölecek. Onun için kendini, bölgeni düşünmeyi bırak ve gel tüm milletimizin DEPREM DİRENÇLİ KENTLERE kavuşması için mücadele edelim ki canlarımız ölmesin, sevgiyle
Öğrendiğime göre, Aydın Adalet Sarayı Aktif bir fay üzerinde inşa ediliyor. İhalesi yapılmış. Bunu duymak çok üzücü ve umut kırıcı. Daha onbinlerce canımızın acısını çekerken bu işleri yapanlar kim? Herşey keyfe göre mi yapılıyor? Ülkenin bu kadar mı çivisi çıktı? Lütfen buna engel olun!
İşte tahmin ettiğim gibi, K. Maraş Göksun’da olan deprem artçı mı, yoksa bağımsız bir deprem mi diye tartışıyorlar. Artkadaşlar, eğer bu tartışmayı yapanlar blim insanı ise yeri medya değil gidip bilim platformlarında tartışsınlar. Yok eğer halk olarak siz tartışıyorsanız hedef yanlış: Doğru olan şu: Göksun ve çevresinden başlayıp Adana havzasına doğru kollara ayrılarak giden DAF bu kesimlerde stres yüklenmiş olabilir ve kimi kollar üzerinde deprem üretebilir. Halk olarak bize düşen deprem olacak mı, olmayacak mı tartışmasını yapmak değil, yötimlerden emniyetimizin temin edilmesini talep etmek ve deprem dirençli yerleşim alanları için mücadele etmektir. Sevgiyle
Ey depremden korkan halkım. Seçim meydanlarını doldururken parti bayraklarınız, bayrağımız yanında “KENTİMİZİN DEPREM DİRENÇLİ HALE GETİRİLMESİNİ TALEP EDİYORUZ” pankartlarını da kaldırmayı ihmal etmeyiniz. Sevgiyle
Arkadaşlar, Adana hep soruluyor. Herkes aynı şeyi tekrar tekrar soruyor. Kaygılarınızı anlıyorum ama mümkün olduğunca insanımıza yararlı olacak, onları doğru yönlendirecek konular üzerinde duralım. Maraşta 7,5 deprem üreten Sürgü fayı kırıldı ama onun batı- güneybatı uzanımı olan Sorgun fayı kırılmadı. Bu fay Adana havzasına dallanarak devam ediyor. Maraş, Yumurtalık, Osmaniye ve Ceyhan yörelerinde DAF’ın kolları var. Bu kollar üzerine Maraş ve Gaziantep depremleri stres transfer etmiş olabilir diye yönetimleri uyardık. Amaç doğru şeyler yapmak, yerleşim yerlerimizi deprem dirençli yapmak. Bilim durum ne ise onu söyler, istediğimizi, hoşumuza gideni değil. Lütfen insanları suçlamayalım, söylemedikleri şeyi söylemiş gibi yapmayalım bu işleri siyasileştirmeyelim. Gelin hep beraber deprem konusunda insanlarımıza, yöneticilerimize destek olalım, sevgiyle
Senelerce üzerine düşündüğün, kafanda kurguladığın, sayfalar dolusu yazdığın şeyleri birisi çıkıp 2-3 cümleyle anlatıyor ya sinir oluyorum:) Ne kadar güzel anlatmış Yılmaz Erdoğan kader mevzusunu..