MESEM kapsamında 17 yaşında inşatta çalışan arkadaşımız Engin Tuncay iş cinayeti sonucu hayatını kaybetti.
AKP, sıra arkadaşlarımızı patronlara ucuz iş gücü olarak görmektedir. Gençlik olarak bu MESEM karanlığına karşı mücadele etmeye devam edeceğiz!
Mersin Mezitli'ye bağlı Anayurt’ta köylüler ektikleri bahçeler için direniyor.
Kadınlar, sabah saatlerinde yıkım için gelen iş makinelerini, önüne yatarak durdurmaya çalışıyor.
Türkiye devrimci mücadele tarihinin en önemli aydınlarından Yalçın Küçük'ü kaybettik. Yalçın Hoca'mızı üretkenliği, mücadeleciliği ve devrimciliğiyle anacağız.
Yakınlarının ve Türkiye sosyalist hareketinin başı sağ olsun. Anısı mücadelemizde yaşayacak.
Türkiye NATO'dan Çıkmalıdır
Emperyalist savaş örgütü NATO, 77 yıl önce bugün kuruldu. Soğuk Savaş koşullarında Sovyetler Birliği'ni kuşatma hedefi doğrultusunda tasarlanan bu kirli örgüt, sosyalist sistemin yokluğunda geçen son 35 yılda da insanlığa karşı suçlar işlemeye devam etti.
NATO, ABD emperyalizminin hegemonyasının kılıfı ve çokuluslu tekellerin zor aygıtı olarak işlev görüyor. 77 yıldır Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada insanlığın sömürü düzeninden kurtulma olanaklarının karşısına dikilen NATO oldu. Soğuk Savaş boyunca bağımsızlıkları için savaşan sömürge halkların karşısında NATO'da cisimleşen ittifak vardı. Avrupa ülkelerinin sosyalizme karşı savaş konseptiyle yeniden dizaynı ve bu ülkelerde devrimci hareketlerin boğulması da NATO komutası altında gerçekleşti. Avrupa'nın her yanı Amerikan üsleriyle doldu, bu üslere on binlerce Amerikan askeri ve Amerikan silahları yerleştirildi, devlet mekanizmaları ABD hegemonyasının öngördüğü şekilde yeniden yapılandırıldı. NATO, Avrupa'yı ABD emperyalizminin ileri karakoluna dönüştürdü.
Bu kirli örgüte üye olduğu 1952'den bu yana Türkiye de NATO'nun suçlarından nasibini aldı. Kurtuluş Savaşı'mıza samimiyetle destek veren dostumuz Sovyetler Birliği'ne düşmanlık etme onursuzluğuyla yönlerini emperyalistlerden yana çeviren egemen güçler, Türkiye'nin ekonomik ve askeri egemenliğini NATO kanalıyla ABD'ye teslim etti. ABD'ye yaranabilmek için Meclis onayı bile alınmaksızın Kore'ye asker göndererek işgale ülkemizi ortak ettiler. Ülkemiz Amerikan üsleriyle dolduruldu, bu üsler sosyalist sisteme ve komşularımıza karşı işlenen suçlarda kullanıldı. Ordu ve istihbarat başta olmak üzere devlet kurumları ABD tarafından yeniden dizayn edildi, düzen siyaseti bütünüyle ABD'nin güdümüne girdi, Türkiye'nin ABD emperyalizmine mali, teknolojik ve askeri bağımlılığı derinleştirildi. ABD'nin çocukları askeri darbeler ve faili meçhul cinayetlerle ülkemizde sömürü düzeninin bekçiliğini yaptı, ülkemiz Afganistan'dan Yugoslavya'ya, Ortadoğu'dan Kuzey Afrika'ya dünya halklarına karşı işlenen suçlara ortak edildi.
Emperyalist savaş örgütü NATO, insanlığa karşı yeni suçlar işlemeye ve bu suçlara ülkemizi ortak etmeye devam ediyor. Bu kirli örgüt Temmuz ayında ülkemizde toplanacak. Tıpkı 2003'teki Irak işgalinin ertesi yılında olduğu gibi Suriye'nin cihatçı çetelere teslim edilmesinin ve Gazze'de üçüncü yılına giren katliamların ertesinde, İran'a emperyalist saldırının ortasında Ankara'da toplayacakları zirve için geri sayıma başladılar. 77 yıldır çokuluslu tekellerin çıkarlarına bekçilik eden bu suç örgütü bir kez daha yol haritasını güncelleyecek, ülkemize yeni roller biçecek. 100 yıl önce Kurtuluş Savaşı'yla düşmandan kurtardığımız şehirlerimize bir kez daha işgal orduları yerleştirmeyi, Montrö Sözleşmesi'yle tescil edilen boğazlar üzerindeki egemenlik hakkımız ile Karadeniz kıyılarında barış ve güvenliği tehdit etmenin yollarını tartışacaklar.
Geçtiğimiz yüzyılda, emperyalist güçler sarayında keyif çatan padişah ve avanelerini teslim aldıkları an her şey bitti sandıkları günlerde söylenen sözü bir kez daha söylemenin vaktidir: Geldikleri gibi giderler!
Emperyalist savaş örgütü NATO'nun 77. kuruluş yıldönümünde bir kez daha söylüyoruz: Ülkemizin onuru, bağımsızlığı ve güvenliği NATO'dan ve ABD prangasından kurtulmaya bağlıdır. Türkiye NATO'dan çıkmalı, ülkemizdeki Amerikan üslerine el konularak tüm yabancı askerler derhal sınır dışı edilmelidir.
Devrimcileri anmak suç değildir.
Jandarma müdahalesi ile gözaltına alınan @DGDernekleri68'li arkadaşlarımızın yanındayız. Gençliğin mücadelesi emperyalizm ve siyonizm yenilene kadar sürecek.
NATO Değil, Bağımsızlık Korur
Milli Savunma Bakanlığı,NATO kapsamında Türkiye'de bir “Çok Uluslu Kolordu Karargâhı” kurulmasına yönelik çalışmaların sürdüğünü doğruladı. "MNC-TÜR" adıyla kurulan bu karargâhın Adana'daki 6. Kolordu Komutanlığı bünyesinde faaliyet göstermesi planlanıyor. Bunun yanı sıra İstanbul Boğazı'nın girişinde, Beykoz Anadolu Kavağı'nda bir NATO Deniz Unsur Komutanlığı kurulması planı da gün yüzüne çıktı. Kamuoyunun gündemine düşen bu gelişmeler, Türkiye'nin emperyalist savaş makinesine entegrasyonunun derinleştirildiğinin en yeni kanıtlarıdır.
Resmi açıklamalar ve Amerikancı çevreler bu yapılanmaları bir "caydırıcılık" unsuru olarak sunuyor. Sürekli tekrarlanan bu kavram, tam da Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı sorgulanmasın diye bir kalkan gibi kullanılmaktadır. Oysa NATO'nun "caydırıcılık" söylemi tarih boyunca tek bir anlama geldi: ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda bölgenin askeri olarak kuşatılması ve hedef ülkelerin tehdit altında tutulması.
Türkiye topraklarında NATO kolordu karargâhları ve deniz komutanlıkları kurulması, Türkiye'yi koruma altına almaz. Tam tersine, Türkiye'yi emperyalist savaş planlarının doğrudan parçası haline getirir. Tıpkı Kürecik'teki radar üssünün İran'a yönelik istihbarat toplamak için kullanılması, İncirlik'in Ortadoğu'ya yönelik emperyalist operasyonların üssü olması gibi, bu yapılar da Türkiye'yi NATO'nun bir ileri karakolu konumuna itmektedir. Caydırıcılık değil, hedef haline gelmektir bu. ABD-İsrail saldırganlığının bölgeyi ateşe verdiği, İran'ın her gün bombalandığı, Ortadoğu'nun paramparça edildiği koşullarda Türkiye topraklarına NATO karargâhları ve deniz komutanlıkları yerleştirmek, ülkemizi bu savaşın tarafı yapmak demektir. Caydırıcılık masallarının arkasında yatan gerçek budur.
Emperyalist savaş planlarının bir parçası olmak, bize güvenlik değil yıkım getirir. Yabancı askerlerin sayısının artması, daha fazla emperyalist provokasyon ihtimali demektir. Halkımızın güvenliği, emperyalizme bağımlılıkla değil, bağımsız ve anti-emperyalist bir dış politikayla sağlanabilir. Bölge halklarıyla dayanışma, anti-emperyalizm ve bağımsızlık, Türkiye'nin gerçek güvenlik politikasının yegane yoludur.
“Küba’nın Suçu”:
Epstein Adası Olmayı Reddetmek
Geride bıraktığımız haftanın önemli gelişmelerini kısaca değerlendirdiğimiz "Haftalık" yeni sayısıyla yayında:
Küba Teslim Olmayacak
ABD emperyalizmi, sosyalist Küba'ya yönelik gayrimeşru ablukayı eşi benzeri görülmemiş bir düzeye taşıdı. Trump yönetimi 29 Ocak'ta imzaladığı kararnameyle Küba'ya petrol sağlayan tüm ülkelere ek gümrük vergileri dayatarak adanın enerji tedarikini fiilen sıfırladı. Üç aydır dışarıdan petrol alamayan Küba'da ulusal elektrik şebekesi çöktü, yaklaşık 10 milyon insan karanlığa gömüldü. Hastaneler yedek jeneratörlerle ayakta kalmaya çalışıyor, ilaçlar bozuluyor, uçak seferleri durdu. Müttefiki Venezuela'nın devlet başkanı Maduro’nun kaçırılmasıyla Küba'nın en kritik enerji kaynağı da kesildi, Meksika ve Rusya'dan gelen petrol sevkiyatları ise ABD baskısıyla engellendi. Amaçları açık: Küba'yı açlık, karanlık ve çaresizlikle teslim almak, devrimci iradeyi kırmak.
ABD'nin Küba'ya düşmanlığının kökleri uzun bir geçmişe dayanıyor. Batista diktatörlüğü döneminde Küba, ABD'li büyük sermaye için bir kumar ve fuhuş cennetine dönüştürülmüştü. Adanın zenginlikleri Amerikan şirketlerine akarken halk sefalet ve sömürü içinde yaşıyordu. 1959 Devrimi bu karanlık tabloyu yerle bir etti. Devrim, ABD'yi adadan kovdu, Küba halkına onurunu iade etti. Sınırlı kaynaklarla eğitimde ve sağlıkta mucizeler yaratan, halkını okuryazar kılan, kendi ilaçlarını üreten bir ülke inşa edildi. ABD emperyalizminin 67 yıldır Küba'yı hazmedememesinin sebebi tam da budur. Küba, emperyalizme boyun eğmeden yaşanabileceğinin, halkın kendi kaderini kendi ellerine alabileceğinin canlı kanıtıdır.
Küba devriminin neyi yıktığını anlamak için bugünün dünyasına bakmak yeter. Epstein belgeleriyle bir kez daha tüm çıplaklığıyla ortaya dökülen tablo hatırlanmalıdır: Kapitalist düzenin sahipleri, çocuk istismarından insan kaçakçılığına, fuhuş ağlarından kirli şantaj mekanizmalarına uzanan bir vahşet ağı içinde yaşıyorlar. Devrimden önceki Küba, bugün Epstein örneğinde gördüğümüz o karanlık dünyanın önceki bir versiyonuydu. Adanın tamamı emperyalist seçkinlerin sınır tanımaz sömürü ve haz düzeninin parçasıydı. Devrim, bu pisliğe son verdiği için hedefte. Şimdi ABD, Küba'yı yeniden o günlere döndürmek, adayı bir kez daha emperyalist çıkar ağlarının hizmetine sokmak istiyor. Ancak Küba en ağır saldırıya maruz kalsa da emperyalistler, Küba'nın temsil ettiği devrimci değerleri insanlığın bilincinden silemezler. Kapitalizmin yozlaşmas��na, emperyalizmin barbarlığına karşı bağımsızlık ve sosyalizm iradesi yaşamaya devam edecektir. İnsanlık emperyalizmi mutlaka yenecek, sömürü düzenine son verecektir.
Epstein ile ilişkisi olan Cédric Villani'ye kampüsümüzde geçit vermedik. Emperyalistlerin karanlık düzenini dağıtana kadar mücadele edeceğiz.
Tüm sıra arkadaşlarımızı mücadelemizi büyütmeye çağırıyoruz.
Kürecik ve İncirlik Kapatılmalıdır
Geride bıraktığımız haftanın önemli gelişmelerini kısaca değerlendirdiğimiz "Haftalık" yeni sayısıyla yayında:
ABD, halkımız için bir güvenlik sorunudur
ABD-İsrail'in iki haftayı aşkın süre önce başlayan emperyalist saldırısına karşı İran'ın direnişi sürüyor. Saldırının gerekçesi ve hedefleri konusunda tutarlı bir söylem geliştiremeyen Trump yönetiminin İran'ın bu düzeyde direnç göstermesine hazırlıksız yakalandığı, işin içinden sıyrılmak için daha fazla ülkeyi İran'a karşı işlenen suça ortak etmeye çalıştığı görülüyor. Asimetrik bir mali ve askeri üstünlükle saldırdıkları İran'da bekledikleri hızlı çöküş ve çözülüşü tetikleyemeyen emperyalistlerin caydırıcılığı ve güvenilirliği sorgulanırken bölgede Lübnan ve Gazze'den İran'a geniş bir coğrafyada da yurtsever dinamiklerin canlandığı gözlemleniyor. Kaderini ve iradesini emperyalistlere teslim etmiş devrik Şahlık unsurları ve bunların peşine takılan güruhlar dışında İran halkının genelinin de ülkedeki siyasi rejime yönelik tutumlarından ayrı olarak ülkelerine sahip çıkarak ABD'nin kurduğu oyunu bozdukları görülüyor.
Bu süreçte Türkiye'nin konumuna ve Türkiye'yi savaşa sürüklemeye yönelik çabalara da dikkat çekmek gerekiyor. Türkiye her ne kadar emperyalist saldırının doğrudan parçası haline gelmemiş olsa da NATO'da somutlanan emperyalizme bağımlılık, ülkemizi objektif olarak emperyalistlerle aynı kampa yerleştirmektedir. Kardeş İran halkına karşı kullanılma potansiyeli olan nükleer başlık dahil Amerikan silahları ülkemizde bulundurulmakta, farklı şehirlerdeki hava üsleri emperyalist saldırının lojistiğinde kullanılmakta, ülkemizde kurulu Amerikan radarları İran'a karşı istihbarat toplamaktadır. Amerikan radarlarını korumak için kurulan yeni Patriot sistemleri Türkiye'yi saldırganların yanına doğru itmektedir. Türkiye'deki Amerikan askeri varlıkları bölge halklarıyla dayanışma gereğiyle bağdaşmadığı gibi ülkemizi potansiyel hedef haline getirmekte, ülke güvenliği açısından tehdit oluşturmaktadır. Türkiye NATO'dan derhal çıkmalı, ABD ve NATO üslerine el koymalı, Amerikan askerlerini sınır dışı etmelidir.
"NATO Türkiye'nin güvenliğini sağlıyor" yalanını pompalayan Amerikancı çevreler de ülkemiz topraklarına düşen NATO savunma füzesi parçalarından dolayı İran'ı suçlayan iktidar yetkilileri de gerçeği çarpıtmaktadır. Yine iktidarla organik ba��ı olan kimi çevrelerin son dönemde hız verdiği mezhepçi nefret söylemlerinin de bu çevrelerin bağnazlığı ötesinde bir siyasi operasyona yönelik olduğu açıktır. Suriye'ye karşı emperyalist çullanmaya alkış tutan, bölgedeki direniş güçlerinin önemli bir bölümüne İsrail ağzıyla düşmanlık eden bu çevreler ülkemizi kardeş İran halkına karşı emperyalist savaşa sürüklemeye çalışmakta, alenen ABD ve İsrail'e hizmet etmektedir. Türkiye'nin savaşa sürüklenmesine izin vermeyeceğiz.
@istiklalkadin@karacakkurt En sağdakinin pankartında Türk milliyetçisi kadınlar dışında kadınlara ölüm diyor çünkü (“JJADcilerin yeri sarı torbalardır”). Bugün Dünya Emekçi Kadınlar günüdür ve bu günde bile ırkçı yaklaşımdan kendilerini eksik etmemiş ve alanda da yer bulamayınca dağ orospuları demiş
Devrim Partisi Merkez Yürütme Kurulu'nun, emperyalist-kapitalist sistemin değişen yönelimlerini ve güncel kriz dinamiklerini ele aldığı "Emperyalizm Üzerine Tezler" başlıklı metni tüm yurttaşlarımızın dikkatine sunuyoruz.
https://t.co/QUaHHuVP1k
Emperyalizm Küba'yı boğmaya çalışıyor
ABD emperyalizmi, sosyalist Küba'ya yönelik gayrimeşru ablukayı ağırlaştırıyor. Küba ile ticaret yapan ülkeleri ek gümrük vergileri ile hedef alan Trump yönetimi bununla da yetinmeyerek Küba'yı deniz ablukası altına aldı, Küba'ya petrol taşıyan gemilerin geçişini engellemeye başladı. Petrol sevkiyatı dahil her alanda dayanışma gösteren Venezuela'nın Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun kaçırılmasından bu yana daha da zor durumda kalan Küba'da yakıt ve enerji darboğazı nedeniyle üniversiteler tatil edildi, hastaneler sağlık hizmeti vermekte zorlanmaya başladı. Havalimanında yakıt ikmali yapamaz hale gelen Küba'da uçak seferleri ve dolayısıyla en önemli gelir kaynaklarından turizm de kesintiye uğradı. Güneş panelleriyle elektrik üretiminde sağlanan artış Küba'nın enerji ihtiyacının çok altında. Çin ve Rusya Küba'ya desteği sürdüreceklerini açıkladılarsa da Küba'ya enerji krizine çözüm olacak bir destek ulaştırılmış değil.
ABD'nin Küba'ya yönelik kural tanımaz eylemleri açıkça hukuksuz ve sonuna kadar gayrimeşrudur. ABD emperyalizmi, kuklası Batista'nın diktatörlüğünde kumar ve fuhuş merkezine dönüştürülen Küba'nın devrimle ayağa kalkışını 67 yıldır hazmedemiyor. Küba nezdinde hedef alınan, bağımsızlık ve sosyalizm iradesidir. Kapitalist tekeller, çok sınırlı kaynaklarla özellikle eğitim ve sağlıkta yaratılan mucizeye ve halkını açlıktan, işsizlikten, sefaletten kurtarma başarısına artık tahammül etmek istemiyor. Emperyalist haydutun hedefi Küba'yı teslim olmaya zorlamak, Küba devrimini yenilgiye uğratarak insanlığa umut olan bir deneyimi ortadan kaldırmaktır. Daha önce de defalarca hedef alınan Küba, örgütlü halkın iradesiyle ayakta kalmayı başardı. Küba en ağır saldırıya da maruz kalsa, en ağır bedelleri de ödese Küba'nın temsil ettiği devrimci değerleri insanlığın bilincinden silemezler. İnsanlık emperyalizmi mutlaka yenecek, sömürü düzenine son verecek, sosyalizme yürüyecektir.
Boğaziçi Üniversitesi’nde Erdoğan ablukası
Geçtiğimiz haftalarda kulüp odalarının kayyum rektörlük tarafından apar topar boşaltılmasıyla Boğaziçi’nde hareketli bir süreç başlamıştı. Bu sürecin hemen ardından AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yurt açılışına gelişi gerekçe gösterilerek Güney Kampüs’te adeta sıkıyönetim ilan edildi. Dersler iptal edildi; akademisyenlerin ve öğrencilerin kampüse girişi yasaklandı. Kuzey Kampüs’te ise ablukaya itiraz eden öğrenciler gözaltına alındı.
Kayyum rektörler aracılığıyla üniversiteleri doğrudan yöneten AKP iktidarı, son yılların en yoğun saldırıların hedefi olan Boğaziçi Üniversitesi’nde meşruiyet sorunu yaşamaya devam ediyor. Üniversite yönetiminin uzun yıllardır doğrudan iktidarın elinde olmasına karşın Erdoğan’ın okula gelebilmesi için akademisyenleri ve öğrencileri okuldan uzaklaştırmak zorunda kalıyorlar, program için dışarıdan “kitle” getiriyorlar.
Erdoğan’ın korkusu, Türkiye’de gençlik hareketinin taşıdığı potansiyeli bir kez daha gözler önüne seriyor. Karşı-devrim iktidarı, tüm baskı ve sindirme çabalarına rağmen gençliği ikna edemiyor, üniversiteleri büsbütün ele geçiremiyor.
Yurttaşlık Hakkımızı Kazanacağız
Geride bıraktığımız haftanın önemli gelişmelerini kısaca değerlendirdiğimiz "Haftalık" yeni sayısıyla yayında:
Bakanlar değişti ama strateji aynı
İki önemli bakanlığın başındaki isimler değişti. İçişleri Bakanlığı’na Mustafa Çiftçi getirilirken, yeni Adalet Bakanı ise Akın Gürlek oldu. Mustafa Çiftçi, AKP dönemi için sıradan bir profil çizerken Gürlek için ise benzer bir değerlendirmeyi yapmak mümkün değil.
Bir önceki görevi olan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı döneminde Akın Gürlek siyasi davalar ile birlikte anıldı. Öyle ki, İstanbul ile ilgisi olmayan konular bile onun başsavcılığı tarafından yargıya taşınarak siyasi tutuklamalar gerçekleştirildi. 19 Mart ile başlayan ve doğrudan seçme-seçilme hakkını hedef alan saldırıların altında da yine onun imzası vardı.
Düzen siyasetinin çeşitli kesimleri bakanlıklarla ilgili bu değişimleri kendileri üzerinden anlamlandırmaya çalışıyor. DEM çevresinden gelen yorumlar çözüm sürecini merkeze alırken CHP’liler ise mutlak butlan davası ile ilgili durumu öne çıkarıyorlar. Bu kesimlerin durumu nasıl değerlendirdikleri ise bir yerden sonra önemsiz. Bunu kendileri de bildikleri için mecliste yemin törenini engellemeye çalışırken kapalı kapılar ardında el sıkışıp tebriklerini iletebiliyorlar.
Önemli olan AKP’nin stratejisinde herhangi bir değişikliğin yaşandığına dair hiçbir emarenin olmaması. Bir karşı-devrim iktidarı olan AKP, iktidarını sürdürmek için her zaman halka saldırmak zorunda. Bunu hangi siyasi isimlerle, hangi ittifaklara dayanarak ve nasıl yapacağı bir yerden sonra önemini yitiriyor. Yurttaşlık haklarımız hedefte ve yapılan tüm değişiklikler, atılan tüm adımlar bu hedef için gerçekleştiriliyor. Gürlek’in adalet bakanı olarak ilk çıkışlarından birisinin tutukluların savunma hakkını fiilen ortadan kaldırmaya yönelik olması rastlantı değil.
Karşı devrim saldırmaya devam edecek, emekçi halkın ona karşı örgütlü siyasi kuvvetini büyütmesi ise her zamankinden daha büyük bir ihtiyaç.
Boğaziçi’nde Erdoğan’ın gelişi bahane edilerek kampüs abluka altına alındı, arkadaşlarımız gözaltında tutuluyor.
Barikatlarla, yasaklarla, gözaltılarla üniversiteleri teslim alabileceklerini sananlar yanılıyor. Kampüsler de bu memleket de bizim!
Bu Karanlığa Mahkum Değiliz
Geride bıraktığımız haftanın önemli gelişmelerini kısaca değerlendirdiğimiz "Haftalık" yeni sayısıyla yayında:
Epstein belgeleri: Yozlaşma, vahşet, insanlık düşmanlığı
ABD'de finansçı Jeffrey Epstein'in kurduğu çocuk istismarı, insan kaçakçılığı ve fuhuş ağına yönelik soruşturmaya ait milyonlarca yeni belge yayımlandı. Vahşet ve sapkınlığın boyutuna ek olarak çok sayıda büyük burjuva ve Avrupalı kraliyet ailelerinden ABD Başkanlarına pek çok Batılı iktidar sahibinin bu ağda toplanmasının infial uyandırması anlaşılır olmakla birlikte bu tabloda şaşırtıcı bir şey yok. Epstein skandalı, kapitalist sömürü düzeninin işleyişi ve yozluğunun çarpıcı bir örneğinden ibaret.
Kapitalizm tekelleşme demektir ve emperyalist merkezleri yönlendirecek, tüm dünyada ekonomik tahakküm kuracak büyüklükte bir servetin bir avuç parababasının elinde toplandığı adaletsiz ve eşitsiz bir düzenin kurallar, kurumlar, değerler ve liyakatla işlemesi mümkün değildir. İnsanlığın kaderini haksız biçimde elinde tutanlar bu gücü kullanmak zorundadır, gerek iç rekabetlerinde gerekse ekonomik ve siyasi emellerinde bu gücün getirdiği her tür imkanı değerlendirirler. Dolayısıyla sömürü düzeni “fırsat eşitliği” ya da “serbest rekabet” değil kirli çıkar ağlarını temsil eder. Bu çirkinliğin merkezinde duran ve bundan nemalanan sınıf olarak burjuvazi de yozdur, insanlık düşmanıdır, suçludur.
Kapitalist sistemin doğasının ürünü olan Epstein ve onun kurduğu ağın bir istisna ya da türünün tek örneği olduğu düşünülemez. Sermaye düzeni tam da bu tür ilişkilerle tahkim edilmektedir ve Epstein olgusu sistemin arızası değil, ayrılmaz parçasıdır. Kimi örnekleri Epstein soruşturmasında da ifşa olduğu üzere bu düzenden kurtuluşu bu dünyaya ait bir mesele olarak görmeyen, iktidar hedefini dışlayan ve düzen karşıtlığını gerçek hayata değmeyecek bir saf ütopyacılığa indirgeyen tüm unsurlar da bu çirkinliğin parçasıdır, tam da bu çirkinliği soldan kanıksatsın diye parlatılmıştır. Bu pisliğe mahkum değiliz ve kurtuluşun yolu da işçi sınıfına dayalı iktidar mücadelesinden, yani sosyalizmden geçmektedir.