Bugün doktora, öğretmene, okumuşa gösterilen "saygısızlık",
geçmişte okumuşa gösterilmiş "fazla" saygının sonucudur.
İngiltere'de öğrenciyken ilk garip meselelerden birisi okumuşa, hocaya, doktora vs. gereksiz bir saygı gösterilmemesiydi.
Hatta Hocam John Street, kendisine Sör dediğimde
"bana sör deme, ben sör değilim, sadece John de" diye uyardı.
Mr. Street diyorum, adam yok diyor illa John diyeceksin.
Ofis saati kapı açık, sohbet ediyor hatta hastalandığımda anlı şanlı profesör bana doktora gitmemde vs. yardımcı oluyor...
Aynı tavır doktorda da devam ediyor...
Türkiye'de yeni mezun genç doktor bile "hocam, paşam" muamelesi beklerken, orada doktor sadece işini yapıyor.
Türkiye'deki gibi "siz" diye hitap ettiğiniz kişi dönüp size "sen" diye üstten konuşmuyor.
Rektör otobüs kuyruğunda benimle beraber aynı sıraya giriyor...
Rektöre gösterilen saygı otobüs şoförüne gösterilen saygıdan az da değil, fazla da değil!
O zaman anladım ki Türkiye'de okumuşa gösterilen ekstra "saygı" ile okumuşa gösterilen ekstra "saygısızlık" aynı paranın iki farklı yüzünden ibaretmiş meğer!
Bir yerde idealizasyon, diğer tarafta devalüasyon...
Oysa hepimiz eşit derecede saygıdeğer olduğumuzu kabul etsek, ne kavga olacak ne öfke.
Ne de bir ünvan alabilmek için milyonlarca genç, gereksiz yere üniversitelerde kendilerini heba edecekler!
Herkes sevdiği, para kazanabildiği işi, insan gibi yapacak!
Ama yok, Türkiye'de zihniyet halen "ben değerliyim, sen değersizsinim ötesine geçemiyor"...
UZUN VADELİ PARA (ÇEVİRİ)
By @morganhousel
18. yüzyıl ekonomisti Adam Smith, İskoçya’nın dağlık bölgelerinde “yirmi çocuk doğurmuş ama ikisini bile hayatta tutamamış” bir anneyle karşılaşmanın nadir olmadığını yazmıştı.
Hayat buydu. Ve zengin ya da fakir olmanız pek fark etmiyordu. İngiltere Kraliçesi Anne’in 18 çocuğu vardı, ama bunların tek bir tanesi bile yetişkinliğe ulaşamadı.
ABD başkanı James Garfield, ülkenin en iyi doktoru henüz mikrop teorisine (germ theory: hastalıkların mikroorganizmalar tarafından yayıldığını anlatan bilimsel görüş) inanmıyordu diye 1881’de hayatını kaybetti.
Ölümünden iki hafta önce Franklin Roosevelt’ın tansiyonu 26/15 idi ve doktorlarının yapabileceği neredeyse hiçbir şey yoktu; basit tansiyon ilaçları henüz mevcut değildi.
Bu insanlardan herhangi birine modern bir süpermarketi gösterebilseydiniz, hayretten bayılırlardı. Market alışverişinin en büyük zorluğunun 19 farklı reçel markasından hangisini seçeceğine karar vermek olduğunu ya da Ocak ayında Minnesota’da karpuz satın alınabildiğini kavrayamazlardı. Ama onları en çok şaşırtacak şey, arkadaki eczane olurdu; bunu adeta sihirli bulurlardı.
Peki tepkileri ne olurdu?
Bence “Ne kadar harikasınız” demezlerdi.
Daha çok “Ne kadar şımarmışsınız” derlerdi.
Eczanede sırada beklemek zorunda kaldığımız için sinirlendiğimizi görür, bizi bekleyen o sihirli haplar için ne kadar nankör olduğumuza burun kıvırırlardı.
Yiyecek fiyatlarından şikâyet ettiğimizi ama bolluğun mümkün olmasına hayret etmediğimizi anlamakta zorlanırlardı.
İşin ironik tarafı şu: Her nesil, kendinden sonrakiler için daha müreffeh bir dünya yaratmak adına çalışır ve yenilik yapar. Ama o gelecek nesillerin kendi dünyalarıyla nasıl etkileşime geçtiğini gördüğünüzde, duygularınız gururdan hayal kırıklığına dönebilir. Çocuklarımız bizim yaşadığımız şekilde acı çekmeyecek—ve bunun kıymetini bile bilmeyecekler.
Bu yaygın bir problemdir. Zengin aileler, çocuklarını desteklerken onların şımarık olmamasını nasıl sağlayacaklarını düşünür.
Toplumların da, kendilerinden önceki nesillere göre daha tembel ve “doğuştan hak edilmiş gibi davranan” (entitled) gençler karşısında hayal kırıklığı yaşama konusunda uzun bir geçmişi vardır.
Parayı ve kendi çocuklarımı düşünürken ben de bunu kafa yordum. Vardığım nokta şu:
Birkaç ay önce, göçmen ebeveynleri Amerika’ya gelip düşük ücretli işlerde durmadan çalışarak geçinmeye çalışan bir adamla konuşmuştum.
Bu çocuklar şimdi yetişkin. Ve anladığım kadarıyla bu adam, üniversite mezunu bir beyaz yakalı olarak anne babasının onun için katlandığı zorlukları kendisinin çekmeyecek olmasından bir tür utanç duyuyordu. Ailesi ona tutumluluk ve azim (grit: zorluklara rağmen sebat etme) aşılamıştı.
Peki kendi çocukları, babalarının görece daha kolay bir hayat yaşadığını görürse aynı dersleri öğrenebilir miydi?
Bir örnek verdi: Kendisi çocukken tüm kitaplar kütüphaneden ödünç alınırdı. Şimdi ise küçük kızı 15 dolarlık Taylor Swift kitaplarını satın almak istiyor ve alıyor; kitaplar odasında birikiyor.
Benim cevabım şu oldu: Eğer onun göçmen anne babasıyla konuşabilseydik, eminim şöyle derlerdi: "amaç buydu".
Bu kadar çok çalışmalarının tek sebebi, ailenin durumunu bir üst seviyeye taşımaktı: bir nesil yemek bulmak için didinirken, bir sonraki nesil Taylor Swift kitaplarına para harcayabilsin diye. Torunun “şımarık” görünmesi, zenginliğin bir yan etkisi değil; hedefin kendisiydi.
Başka bir deyişle:
Bazı ebeveynlerin amacı, çocuklarının ve torunlarının önceki nesillerin standartlarına göre “şımarık” görünen bir hayat yaşayabilmesi için çok çalışmaktır.
Zenginlik gibi, “şımarık” olmanın da objektif bir tanımı yoktur—her şey başkasına göre görecelidir.
Ben kendi çocuklarıma bakıp, kendi çocukluğuma göre ne kadar şımardıklarını görebilirim.
Ama aynı şeyi benim için babanne ve dedem söyleyemez miydi? Onlar çocuk felci (polio), kızıl hastalığı (scarlet fever) ve benim aklıma bile gelmeyen bir sürü şeyle uğraşmak zorundaydı.
Peki onların kendi büyükleri? Ulaşım araçları atlarla sınırlıydı ve kötü bir hasat, çocuklarınızdan bazılarını kaybetmek anlamına gelebilirdi—sadece bir iki nesil sonra düşünülemez hale gelen bir hayat.
Burada gözden kaçan ortak nokta şu: Bir neslin hayatı öncekine göre kolaylaştığında, hayatları objektif olarak kolaylaşmaz; sadece daha önce “önemsiz” sayılan daha üst düzey sorunlarla uğraşmaya başlarlar.
Bir nesil yemek ve barınak bulmayı dert eder.
Sonraki nesil bunu dert etmez ama güvenliği düşünür.
Sonraki neslin güvenliği vardır ama hastalıklardan korkar.
Sonraki nesil hastalıklarla mücadele eder ama eğitimi dert eder.
Sonraki nesil eğitimi elde eder ama iş-yaşam dengesiyle uğraşır.
Ve bu böyle devam eder. Bu, John Adams’ın meşhur sözünün özüdür (serbest çeviri):
“Ben 'savaş' çalıştım ki çocuklarım mühendislik okuyabilsin. Onlar mühendislik okuyacak ki kendi çocukları felsefe okuyabilsin, onların çocukları da sanatla uğraşabilsin.”
Ben çocuklarımın ve torunlarımın kanser konusunda bizim yaşadığımız türden endişeler taşımamasını umuyorum. İşlerini bizimkinden çok daha kolay hale getiren inanılmaz teknolojilere sahip olmalarını diliyorum. Bugün uğraştığımız günlük sürtünmelerin (frictions: küçük ama sürekli can sıkan zorluklar) ortadan kalkmasını istiyorum. Enerjinin o kadar bol olmasını umuyorum ki, sınırsız gibi görünsün.
Bu şımarıklık mı? Belki. Ama böyle ifade edince aklınıza başka bir kelime gelebilir—belki “şanslı” ya da “talihli.”
Ya da belki şöyle:
“Kendilerinden önce gelenlerin biriktirdiği emeğin faydalanıcıları (beneficiaries) olup, günlerini yeni problemleri çözerek geçirebilen insanlar.”
Ki bugün sen ve ben tam olarak buyuz. #
Kahramanmaraş'ta ve Şanlıurfa'da olan korkunç saldırılar, o yaştakilere kendiliğinden fikir olarak gelemez. Toplumumuzda silah, kabadayılık, mafyatik davranışlar, dizilerde de kimi ailelerde de övülüyor. Bunlar muteber davranış olarak gençlere iteleniyor. Hasat zamanı geldiğinde şaşırmış numarası yapanlardan bir kısmı, bunu cesaretlendirip bundan nemalananlar. Bu tohumlar ekilmeye devam edilirse ne yazık ki bu ürünlerden daha nicelerini göreceğiz.
Türkiye ile ilgili önümüzdeki 20 yıl için en büyük kıyamet senaryom : EMEKLİLİK SİSTEMİ
dediğim gibi , bu sadece üzerinde düşündüğüm bir teori. ütopik bir olgu.
Maks. 20 senenin sonunda , Türkiye'de emeklilik sisteminin kalkacağına inanıyorum. Büyük ihtimalle ABD'deki sisteme döneceğiz. SGK ortadan kalkacak ,veya bir denetim merkezi rolünde olacak , bireyler şahsi emeklilik fonlarını ve sağlık sistemlerini ödeyecekler.
Güncel durumda nüfus artış oranımız 1.48. Bu oran 2'nin altına düştüğünde nüfus gerilemeye başlıyor. Gelen nesil çok daha seküler üstelik teknoloji çok daha gelişmiş durumda yani ortalama yaşam ömrü her gün artarken nufüs hızı korkunç derecede yavaşlıyor.
orta vadede nüfus yaşlanacak. Şuan bile emeklilerin çalışanlardan daha kalabalık olduğu iller var. ( bkz bartın , tokat ). Sistemin kendisi yıllarca tahrip edilmiş , siyasi rantlar uğruna kullanılmış. yüzbinlerce insan haksız yere 2-3 yerden maaş almış. Pek çoğu primleri ödemeyip sonradan yatırarak emekli olmuş.
Ancak bir şekilde nüfusun artışı ve türkiye konjönktürü bunu karşılamış. İlerlediğimiz yolda ise ne böyle bir gücümüz ne de böyle bir kaynağımız var.
önünde sonunda biri çıkacak ve bunu kaldırıyorum diyecek. Akabinde sosyal devletten bir adım uzaklaşıp kapitalizme bir adım daha dahil olacağız.
ABD/Israil - İran savaşı, Türkiye'nin stratejik önemini yükseltilebileceği bir fırsat dönemi oluşturdu.
Dubai ve Abu Dhabi'den kaçış da, Arap ülkelerinin uluslararası güç dinamiklerinde tamamen yok hükmünde olduklarının görülmesi de, Hürmüz Boğazı'nın risklerine uyanılması da, Türkiye için olağanüstü fırsatlar barındırıyor.
Bu fırsatın oluşmasında dahliimiz yok, ama kendi iç garabetlerimizle uğraşırken bu fırsatın kaçırılmasında sorumluluk sahibi olabiliriz. Böyle fırsatlar gelip geçtiğinde ve kullanılamadığında tarih kitapları bunu yazmaz. Sonraki kuşaklar "o gün yelkenimiz olsaymış rüzgarla dolarmış" diyemezler. Rüzgar gelir geçer, bizi de tekne dalgada devrilmedi diye sevinmekle uyuturlar.
Beslemediğin ve beslenmediğin her şey senin için yavaş yavaş ölmeye başlar. Aile, iş, dostluk, ilişki, kendinle ilişkin, yaratıcıyla ilişkin..
..her şey.
Ebeveynlikle ilgili yazı yazınca birileri hemen, “Sürekli durum tespit edip bir çözüm sunmuyorsun!” diyor. Bu sorulara toplu cevap vermek için 5 maddelik bir tavsiye listesi hazırladım. Alın size çözüm;
1- Çocuğunun hayran kontenjanını boş bırakmayacak, önce iyi insanları sevmesini sağlayacaksın.
2- Çocuğun daha kendi kültürünü tanımadan, yabancı kültürlere vize çıkarmayacaksın. Milli bilinç oluşmadan küresel vatandaşlık vizyonuna kafayı takmayacaksın.
3- Kariyerin için full-time çalışırken, çocuğuna part-time ebeveynlik yapmayacaksın. Eğer bunu beceremiyorsan da yarı zamanlı işten tam zamanlı sigorta beklemeyeceksin.
4- Ailecek kamera karşısına geçip beğeni almak için saçma sapan videolar çekmeyeceksin. Mahremiyet olmayan eve mahcubiyetin giremeyeceğini bileceksin.
5- Birileri senin çocuğunu ağına düşürmek için gece gündüz çalışırken sen yatmayacaksın. Her akşam sosyal medyada ona buna laf yetiştirerek memleketi kurtarmak için harcadığın zamanı, çocuğunu iyi yetiştirmek için harcayacaksın. Herkes çocuğunu iyi yetiştirirse, memleket zaten kurtulur. Bunu aklından çıkarmayacaksın.
Eskiden gençler kitap okuyup fikir sahibi olurdu. Nihal Atsız okuyup Türkçü, Karl Marx okuyup solcu olurlardı. Bir duruşları vardı ve gerçekten bir şeylere karşılardı. Şimdi hiç kitap okumadan bir dünya görüşü oluşturmaya çalışıyor bazıları ama olmuyor. Çünkü sadece sosyal medyadan beslenerek sağcı-solcu olunmaz. Ancak yancı olunur. Akışa kimin paylaşımları fazla düşüyorsa, o tarafa doğru meyleden algoritmik ve aritmik bir duruş yani.
Masa değişir, oyuncular değişir, yancılar hep oradadır. Oyun boyunca kenarda gürültü yaparlar. Hesap gelince de ortadan yok olurlar.
Netice?
Algoritmaya bağımlı dünya görüşleri, gündeme tutsak ilgi alanları, kullan-at davalar ve sahibinden az kullanılmış, ikinci el bir mücadele ruhu...
* Reflü nedir kimlerde görülür?
* Reflüsü olanlar nelere dikkat etmeli?
* Tedavi yöntemleri nelerdir?
Dr. Melisanur Ülkü Tümer'in sunumu Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Ebubekir Şenateş'in anlatımıyla
Sosyal medyada insanı işinden istifa etmeye azmettiren bazı videolar yayıldı son günlerde. Bir yandan konuşuyorlar… Bir yandan da ağaçlıklı yollarda yürüyorlar, derin nefesler alıyorlar, arada bir gökyüzüne falan bakıyorlar.
Siz deyin içeriden yeni çıkmış mahkûm, ben diyeyim yıllar sonra ülkeye dönen gurbetçi… Videolarda öyle bir hava var. Altında da binlerce beğeni, yüzlerce kalp…
Birisi şöyle diyor mesela çimene oturmuş elindeki otla oynarken:
“Birilerinin projesini yetiştireceğim diye kendimi unuttum. İstifa ediyorum. Bu hayatta benden daha önemli bir şey yok. Artık anı yaşayacağım ve kendime odaklanacağım.”
Bu tür videoları seyrederken “Vay be! Helal olsun adama!” diyor insan kendi kendine. İçine tatlı bir istifa etme duygusu çörekleniyor. “Cesur bir adım, yeni bir başlangıç” falan gibi düşünceler beynini gıdıklıyor.
“Gerçekten de çok ihmal ettim kendimi bu ara” iç sesi eşliğinde, anlamsız bir özgürlük dürtüsü gerilmiş dudaklarını iki yandan çekiştiriyor.
Ama burada ufak bir problem var. O da şu: Sadece kendine odaklanan insan mutlu olamaz. Çünkü mutluluk tek kişilik bir tiyatro değildir. Hayatı güzelleştiren şey, başkalarının derdine ortak olmak, başkasının yüzünü güldürmektir.
Hangi işi yapıyor olursanız olun… Eğer sadece patronu değil, çevrenizdeki herkesi mutlu etmeye çalışmak için harcarsanız, mutlu olursunuz. Mesainiz anlam kazanır. Çalışırken hedefiniz evinize helal ekmek götürmekse, alnınızda biriken terlerin bir anlamı olur. Böyle bir hedefiniz yoksa, sadece nemlenirsiniz.
Yani eğer hayatta kendinizi aşan bir hedefiniz yoksa, gerçek mutluluğa ulaşamazsınız. Böyle bencil bir hayat tarzıyla istifa da etseniz rahatlayamazsınız.
Bu arada sadece iç sesinizi dinleyerek de bir yere varmak mümkün değil. Çünkü kendini fazla dinleyen insan bir süre sonra mide gurultusundan bile hayat felsefesi çıkarır. “Acaba varoluşsal bir boşluk mu, yoksa sadece acıktım mı?” diye düşünürken de kantarın topunu kaçırır.
Doktorlar da zaten bu yüzden “Kendinizi çok dinlemeyin” tavsiyesinde bulunur.
O yüzden eğer işten istifa edecekseniz, kendinize odaklanmak ve anı yaşamaktan başka bir hedefiniz olsun.
Sadece dağ tepe gezip Instagram’a story atmayı planlıyorsanız, hiç kusura bakmayın! Bu işin sorumlusu iş dünyası değil, sizin iç dünyanızdır.
Nitric oxide controls how long you live.
Without this molecule heart attack risk triples, erections disappear & early Alzheimer’s begins.
By age 40 you’ve lost 50% (& it won’t regenerate alone).
Here’s the science behind it and how to restore it naturally: 🧵
bu meslekte öğrendiğim en kıymetli şeylerden biri asla ama asla hasta veya hasta yakınlarının yanında öğrenci, asistan veya uzmana kızıp, hakaret edip, onları rencide etmemektir.
bu davranış, o hasta ve hasta yakınlarının o genç meslektaşa güvenlerini sarsar ve ayrıca genç meslektaşın özgüvenini de zedeler.
asistan ve uzmanın bir hatasını mı gördün, bunu kendisine uygun bir yerde uygun bir şekilde izah edersin.
meslek yaşamımda bu tarz şovları yapan çok meslektaşıma ve büyüğüme denk geldim, umarım ne kadar itici olduklarının farkına varmışlardır.
herkesin içinde kendini yüceltmeye çalışıp, bakın hata bende değil onlarda demek ve bunu bir şova dönüştürmek, ne yazık ki gözümde bu “hoca” ları büyütmüyor, küçültüyor…
Gün gelir...
Hırsızlar zengin...
Metresler eş...
Serseriler adam olur...
Odundan kapı, taştan saray olur...
Gün gelir...
Kezbanlar destan...
Onları destan yapanlar mestan olur...
Gün gelir...
Çivisi çıkar dünyanın...
Konuşamayanlar hatip...
Şifa veremeyenler tabip... Yazamayanlar kâtip olur...
Ama yine öyle bir gün gelir ki...
işler ters döner Aldatan, bir gün sadakat için...
Çalan, bir gün adalet için...
Döven, bir gün şefkat için yalvarır...
'Piyon' deyip geçme, gün gelir şâh olur....
Şâha da fazla güvenme...
Gün gelir mat olur.
İnsan yaratıcısına bile nankör iken Sana vefalı mı olur?
Oluruna bırak her şeyi bak neler neler olur...
Bahar biter kış olur.
Gün biter gece olur.
Söz biter sükût olur.
Zenginlerde metelik,
Güzellerde cemâl,
Güçlülerde kuvvet kalmaz olur...
Hayaller kaybolur...
Ümitler yok olur...
Hayat bazen boş olur, saçma olur, Çekilmez olur, yalan olur...
Gün gelir ki sen bakmazken her şey hallolur...
Ve Öyle bir gün gelir ki:
Hayat biter son olur...
Gün artık gelmez olur...
Nazım Hikmet.
Yaptığın iyilik de kötülük de bir asır geçmeden unutulacak. Bu yüzden ne yaparsan yap, Allah rızası için yap. Unutma ki ebediyete gittiğinde, dünyada yaptıkların seninle olacak. Cennet de cehennem de aslında sensin, başkası değil.
#siverek