Malumunuz, iktidarın siyasi muhaliflerinin olur olmaz gerekçeler ve uydurmalarla hapse atıldığı bir ülkedeyiz. “Tutuksuz yargılama esastır” ilkesini savunmaktan vazgeçmedik, vazgeçmeyiz elbette. Yine de bu prensibin neden her seferinde alengirli işlere bulaşan, suç delilleri de sabit olan iktidar mahfillerine uygulanmadığının bir yanıtı verilmeli.
“Nereden edinildiği de açıklanmayan toplam 163 milyon TL’yi eşiyle tek bir hisseye yatırıp kısa sürede 2 milyar 200 milyon TL’nin üzerinde para kazandığı ortaya çıkan fon soyguncularından eski bakan ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya neden hala tutuklanmadı” diye sormak elzemdir mesela.
Bu önemli hatırlatmadan sonra diğer konumuza geçelim.
Süzer Holding’i bilirsiniz; bilmiyorsanız İstanbul’da yaşayan herkes gibi "Gökkafes" olarak anılan Süzer Plaza’yı bilirsiniz. Belirtmeden geçmeyelim, Türkiye’deki Ritz-Carlton otel zincirinin sahibi de Süzer Holding. Holdingin yönetim kurulu üyesi ve veliaht Ali Baran Süzer, 2025 yılının sonlarında İstanbul’da, Akın Gürlek’in başsavcı olduğu sırada düzenlenen uyuşturucu soruşturması kapsamında bir grup şüpheliye birlikte gözaltına alındı. İlk etapta adliyeye sevk edilen 3 kişiden birisi tutuklanırken veliaht Süzer ve diğer şüpheli adli kontrol kararıyla serbest bırakıldı diye belirtip devam edelim.
Bu Süzer Plaza çok hareketli yer. CHP’nin İstanbul kayyımı Gürsel Tekin, defaatle bu Süzer Plaza’daki “Nobu” isimli restoranda görülüyor. Hem de kimlerle hem de kayyım olmasından önce... Ama daha önemlisi var: Son günlerin olaylı kurumu SPK de Süzer Plaza’da bulunuyor. Denilen o ki soruşturmalar vesilesiyle SPK ile yakından ilgili bakan da Süzer Plaza’daki en lüks dairelerden birinde kiracıymış. Hayli yüksek bir meblağ olan kirası ödeniyor mu? Ödeniyorsa memur maaşıyla nasıl oluyor bilmiyoruz. Bir de kiracısı olduğu lüks dairenin tadilat ve dayanıp döşenmesi kısmının da Süzerler tarafından karşılandığı söyleniyor. SPK’nin, Süzer Plaza’ya taşınmasına önayak olduğu kamuoyunda yaygın olarak kabul gören AKP’li iş insanı Davut Yasin Bilen var bir de… Bu dairenin sahibinin de o olduğu iddia ediliyor. Davut Yasin Bilen ile devam edelim. Bilen, Süzer Plaza’da yaşıyor (kaynak yaşatılıyor diye aktardı) ve iddiaya göre bir takım alengirli işlerin çözülmesinde ilgili taraflara yardımcı oluyor.
83 yaşında olmasına rağmen her gün işinin başında olan baba Mustafa Süzer’in büyük bir hayali var. İstinye sırtlarında kendisine ait olan çok büyük bir araziye içinde alışveriş merkezlerinin de bulunduğu “Marmara” isminde bir konut projesini hayata geçirmek istiyor Mustafa Süzer. Ama bildiğiniz gibi bir yandan da Süzer Plaza’nın kendisi zaten kaçak. Usulsüz birçok i��lemle oraya dikildi ve yıkılamadı. Bedrettin Dalan’ın belediye başkanlığı döneminde ruhsat izni verilen inşaatın durdurulup yapılanların yıkımı için sonraki belediye başkanları Nurettin Sözen ve Recep Tayyip Erdoğan çok uğraştı. Ama dönemin ANAP iktidarında yıkımın engellenmesi için Şişli ve Beyoğlu ilçelerinin sınırları değiştirildi. ANAP’lı Şişli Belediyesi'nden gerekli izin ve onaylar alınarak projenin önü açıldı.
(Meraklısı, Gökkafes diye anılan Süzer Plazanın hikayesini şu linkten okuyabilir: https://t.co/QxRYpeKy4a)
Her ne kadar her şey kitabına uydurulmuş gibi görünse de bu konu Demokles’in kılıcı gibi Süzerler üzerinde sallanıyor. Türkiye’de geçerli rejimin bir tek kişinin dudakları arasındayken ve yargı da o dudaklardan dökülecek söze çok kıymet verdiğinden kimsenin ve hiçbir şeyin garantisi yok. Bir de oğul Süzer gözaltında iken Süzer Plaza’da Davut Yasin Bilen’in ev sahipliğinde milyonlarca doların çok sık konuşulduğu hayli hareketli günler yaşanmış. Bu hareketli günlerde Süzerlere ait Bebek’teki villalardan da konu açılmış ama nihayetinde ortalık sakinleştikten sonra Akın Gürlek Ritz Carlton’daki dairelerden birinde kiracı olmuş. Tapu kaydının Davut Yasin Bilen adına olduğu öne sürülen daire, yeni taşınacaklar için tadilat yapıldıktan sonra içi de dayanıp döşendikten sonra teslim edilmiş. Dairenin 30 milyon TL tutan tadilat ve döşenmesi işlemleri de Süzerlere ait şirket tarafından gerçekleştirilmiş iddiaya göre. Dairenin kirasıysa 750 bin TL… Ritz Carltonda kiracı olan Gürleklerin üst kat komşusu uyuşturucu operasyonunda gözaltına alınan Baran Süzer, yan daire komşusu ise yine uyuşturucu soruşturması şüphelisi olan Ali Ulusoy. SPK’nin de içinde bulunması nedeniyle Elif Gülşah Gürlek, İstanbul’un trafik sorunuyla boğuşmadan evle işi arasındaki mesafeyi asansörle katediyor. Hatta yemeklerini de plazanın içindeki lüks restoranda yiyor.
Şimdi Akın Gürlek’e sorularımıza geçelim:
1-) Davut Yasin Bilen’in veya yakınlarından birinin Süzer Plaza’da dairesi var mıdır?
2-) Akın Gürlek ve eşi Elif Gülşah Gürlek bu dairede kiracı mıdır?
3-) Dairenin aylık 750 bin TL kira bedeli ödenmekte midir? Kim tarafından? Dekontlrı var mıdır?
4-) Dairenin 30 milyon TL tutan tadilat ve dayanıp döşenmesi maliyeti kim tarafından karşılanmıştır?
5-) Tapuda evin sahibi olarak görünen Davut Yasin Bilen‘le ne tür bir ilişkiniz vardır?
6-) Aynı zamanda SPK’nin yönetiminde olan Elif Gülşah Gürlek’in plazada bulunan “Nobu” isimli restorandaki yediği yemeklerin aylık 250 bin TL’nin faturası kendisi mi Bakan bey mi yoksa Süzer holding mi ödemektedir?
1981 doğumlu birisi 12 yıl ilk orta lise deseniz 7 yaşında başlasa 19'unda üniversiteye girmiş demektir.
E Bilkent olunca ya lisede ya Bilkent'te 1 yıl hazırlık da ekleyelim etti 20...
4 yıl mühendislik eğitimi aldı oldu sana 24... yıl oldu 2005...
2009'de bir de yüksek yapalım diye ABD serüveni var.. 1 yıl... oldu 2010... bu arada belediyede çalışmaya devam...
hadi bir de tıp okuyayım dedi. etti size 6 yıl, zeki biri, her şeyi vaktinde yapıp geçiyor. o yüzden 2009da girdiği tıp fakültesinden 2015te mezun oluyor.
(e ocak 2009da ABD'ye gitmişti, 2009da tıp fakültesini nasıl kazandı, hadi kazandı ABD'deyken nasıl istanbul cerrahpaşada derslere sınavlara falan girebildi demeyin).
Tabi hem çalışıyor hem ABD'de yüksek yapıyor hem tıp okuyor hem siyasette. bir koltukta çok karpuz, çok fazla karpuz. Aynı anda bazı zamanlar 3, bazı zamanlar 2 yerde olma hali, bu da evliyaullahtan olmasan mümkün değil de neyse olmuş bir kez artık nasıl olduysa.
Hadi bakalım tıp bittiyse Muş Bulanık 2 yıl mecburi hizmet diyorlar... gitmem ki ben deyip Kasım 2015'te mecburi hizmetini milletvekili ve ardısıra bakan olarak yapmak üzere TBMM'ye seçiliyor.
Şimdi şunu da sormak lazım gelir: bu kutlu davanız, bu aziz milletimiz; sana, ailene, sülalene ne istedin de vermedi de 163 milyonu 2 milyar yapmak için buna tevessül ettin?
Yaşanan fon skandalının bir yüzü de ülkede basın özgürlüğünün B'sinin kalmamış olmasıdır.
İnsanlar Türkiye'de basın nasılsa gerçek haberleri yapamıyor diye sosyal medyada ne kadar abuk sabuk hikaye anlatan, üç doğru söyleyip 5 saçmalayan hesap/kişi varsa onların peşine takılıyor.
Basın haber yapamadığı için insanlar sürekli kandırıldıkları hissi ile komplo teorisi kovalıyor. Sonu da her seferinde hüsran oluyor.
Basın özgürlüğü "batının şımarıklığı" değil sağlıklı bir sistem ve toplumun olmazsa olmazıdır.
Yine evrene dilek niyetine salmış olalım
Köprü ve otoyolların özelleştirilmesi kararını doğru düzgün tartışamadık. Hazine Maliye Bakanlığı özelleştirmiyoruz 30 yıllığına kiralıyoruz ne var bunda dedi geçti.
Mevcut özelleştirilmiş otoyollarda geçiş ücretleri çok yüksek. Üstüne üstlük bir de geçiş garantisi almış durumdalar.
Bir süredir demokrasinin batı dayatması bir şımarıklık olduğu zaten dünyanın her yerinde çöktüğü mavalını dinliyoruz.
Ne var ki, yaşayarak tecrübe ediyoruz.
Demokrasiler düz vatandaşlar için en çok avantaj sağlayan rejimdir. Vatandaşın beğenmediği iktidarı değiştirebilme hakkı vardır. Bu durum iktidara gelenlerin keyfiyetini sınırlandırır. Siyasi iktidarlar teknokratları değil milleti memnun etme derdine düşerler.
Türkiye'de demokrasinin çapı küçüldükçe, siyasi rekabet azaldıkça iktidarın üzerindeki milleti ezmeme ezdirmeme baskısı da kalkıyor.
Bir grup teknokrat bir şeye karar veriyor, bu kadar.
Çünkü düz vatandaş ne yapabilir, çıksın masaya tepinsin isterse!
Demokrasi su gibi ekmek gibi lazım.
ispanyollar dünyanın yarısını yönettiler, nasıl oldu da ing ve fransanın gerisine düştüler diye sormak çok haklı bi soru
1787 yılında, abdulhamitin madride gönderdiği ilk resmi osmanlı elçisi ahmet vasıf efendinin İspanya sefaretnamesini okumak gerekir bunu anlamak için, çünkü dönemi bizim dilimizde, bizim dünyamızda anlatan bi insan. vasıf efendi, dışarıdan bakıldığında ihtişamlı görünen bu imparatorluğun içten içe nasıl çürüdüğünü bizzat yerinde görmüş ve adeta bi iktisatçı gibi satır satır teşhis etmiştir
vasıf efendi, amerikadan gemilerle gelen külçe külçe altın ve gümüşün ispanyol ekonomisini nasıl tembelleştirdiğini açıkça anlatır. ispanyolların kendi memleketlerinde fabrika açmak, zanaat geliştirmek yerine ihtiyaç duydukları her şeyi ingiltere ve fransadan hazır satın aldıklarını yazar. yani sömürgelerden gelen o devasa servet ispanyada kalıcı bir sanayi yaratmamış, yalnızca rakiplerinin sanayi devrimini finanse eden bi nakit akışına dönüşmüştür hatta o kadar çok altın gelmiş ki avrupada altın enflasyonu olmuştur
sefaretnamede dikkat çeken en vurucu gözlemlerden biri halkın ve soyluların iş ahlakıdır :D vasıf efendi, sokaklarda cebinde tek kuruşu olmayan ama asilzade olduğu için ticaret yapmayı, tezgah başına geçmeyi ya da fiziki çalışmayı onuruna yediremeyen binlerce insan olduğunu aktarır. hatta halkın tembel ve miskin olduğunu yazmıştır. üretim ve zanaat aşağılık bir meşgale görüldüğü için ekonomi tamamen dışa bağımlı hale gelmiştir
vasıf efendi granada sokaklarını gezerken hayran kaldığı sulama kanallarını, tarım arazilerini ve şehir mimarisini uzun uzun anlatır, ama sonra acı bi gerçeği vurgular, bu toprakların asıl üretici gücü, zanaatkarı ve mühendisi olan müslümanlar ve yahudiler zorla sürgün edilmiştir. nşitelikli insan sermayesi ülkeden temizlenince geriye işlenmeyen verimli topraklar ve atıl kalmış bir ekonomi kalmıştır
ülkedeki kiliselerin, manastırların ve ruhban sınıfının büyüklüğüne değinen vasıf, hiçbir şey üretmeyip sadece hazineden ve halktan beslenen devasa bir kitlenin varlığına dikkat çeker. en zengin toprakların ve sermayenin bu kurumlarda bloke edilmesi, üretim sermayesini tamamen kilitlemiştir.
hatta hatıratlarından hatırladığım en komik ve vahim olaylardan biri, yine vasıf efendinin anılarında asıl şok yaşadığı kraliyet olayı da budur, padişahın kral üçüncü carlos için gönderdiği resmi hediyeleri teslim ettikten sonra kraliyet ailesinin diğer üyelerinin özellikle veliaht prens veliahtın eşi maria luisa ve kralın diğer çocuklarının "Padişah bize niye ayrı hediye göndermedi?" diyerek açıkça tavır koyup elçilik heyetinden yüzsüzce pay talep etmesidir.
osmanlı protokolünde devletlerarası hediyeler yalnızca hükümdara takdim edilirken, ispanyol saray hanedanının sanki sıradan bi miras kavgası verir gibi padişahın krala getirdiği samur kürkleri, kıymetli kumaşları ve mücevherleri aralarında paylaşmaya kalkışması, yetmeyip vasıf efendinin kendi yanında getirdiği şahsi eşya ve paraları da kraliyet üyelerine dağıtmak zorunda bırakılması karşısında sefir çileden çıkmış ve koca bir hanedanın yabancı bir elçinin hediyelerine böylesine arsızca tamah etmesini sarayın ahlaki sefaleti ve tükenmişliği olarak not düşmüştür.
pasifikten atlantike kadar uzanan o haritayı savunmanın bedelini, ispanyanın tersanelerini ve askeri yapısını incelerken, bu kadar geniş bi coğrafyada kale ve donanma tutmanın getirdiği muazzam lojistik masrafların sömürgelerden gelen parayı misliyle eritip tükettiğini anılarında söyler, madrid sarayını mimari olarak son derece haşmetli ve debdebeli bulsa da, içerideki kraliyet ailesi ve görevlilerin yabancı bir elçinin hediyelerine bile göz dikecek kadar asalak, dedikoducu, kuralcı ve ahlaken çürümüş bi dünya içinde yaşadığını anlatırç. sokakları ise taş döşemelerine rağmen pis kokuların sindiği, çöplerin saçıldığı ve asıl mesleği olmayan, pelerinlerine sarınıp köşe başlarında aylaklık yapan gururlu ama sefil hidalgo kalabalıklarıyla dolu tekinsiz bi çelişkiler şehri olarak tasvir eder
okumak isteyenler için çok eğlenceli bi hatırat:
https://t.co/3bFcWFQWUN
Evimizin yanındaki Tarım Kredi KOOP Market’e girdim.
Yanımda alışveriş yapan bir vatandaşa sordum:
“Burayı ucuz olduğu için mi tercih ediyorsunuz?”
“Ne ucuzu hocam!” dedi.
“Ete peş peşe zam geliyor. Birçok ürün diğer marketlerden farklı değil. Arabam yok, eve yakın olduğu için geliyorum.”
İnsan o anda ister istemez düşünüyor…
Burası sıradan bir market değil.
🌾 Arkasında yüz binlerce çiftçinin bulunduğu Tarım Kredi sistemi var.
🚜 Üreticiden doğrudan ürün alma imkânı var.
🏭 Üretim şirketleri var.
🚛 Lojistik ağı var.
🏪 Binlerce satış noktası var.
Normal şartlarda üreticiyle tüketici arasındaki aracıyı azaltıp vatandaşa daha ucuz ürün ulaştırması gerekmez mi?
Ama rakamlar başka bir şey söylüyor.
2026'nın ilk 6 ayında:
📌 Ciro: yaklaşık 43 milyar TL
📌 Satış maliyeti: 35 milyar TL'nin üzerinde
📌 Satış-pazarlama-dağıtım giderleri: yaklaşık 8 milyar TL
📌 Finansman gideri: 2,7 milyar TL
📌 Net zarar: 1 milyar 91 milyon TL
Üstelik:
🔻 30 mağaza kapanmış.
🔻 Çalışan sayısı 6 ayda 1.133 kişi, bir yılda 1.808 kişi azalmış.
Daha düşündürücü olanı şu:
2025 yılında da şirket 4,7 milyar TL zarar etmişti.
Şirket yönetimi bunun nedenini hızlı büyüme, yatırımlar ve borçlanmanın finansman maliyeti olarak açıklıyor.
İşte mesele de tam burada.
Bir kamu-kooperatif yapısının görevi ne olmalı?
Vatandaşa uygun fiyat sağlamak mı, yoksa borçlanarak hızla büyüyüp sonra milyarlarca lira finansman maliyeti ödemek mi?
Devletin ve çiftçinin imkânlarıyla kurulan sistemde vatandaş pahalı ürün alıyor, çalışan işini kaybediyor, şirket de zarar ediyorsa şu soruyu sormak hakkımızdır:
Kazanan kim?
Tarım Kredi'nin avantajı aslında çok büyük.
Üreticiden doğrudan al.
Aracıyı azalt.
Lojistiği ortaklaştır.
Temel gıdada kâr marjını sınırla.
Çiftçiye hakkını ver.
Vatandaşa gerçekten ucuz ürün sat.
Ama bunun için önce plansız şubeleşmenin, pahalı finansmanın ve yönetim giderlerinin hesabı çıkarılmalıdır.
Çünkü kamu kaynağı iki defa kaybedilemez:
Önce vatandaş rafta pahalı ürün alırken,
sonra oluşan zararın bedelini yine vatandaş öderken…
Tarım Kredi ticari bir vitrin değil, çiftçinin ve milletin kurumu olmalıdır.
🌾 Üretici kazanmalı.
🛒 Tüketici ucuza almalı.
💰 Kamu kaynağı korunmalı.
Bunların üçü birden olmuyorsa, artık mesele fiyat değil; yönetim meselesidir.
Bir ülkede makamlar ehliyet yerine sadakatle dağıtılmaya başladığında kaybolan yalnızca liyakat değildir; adalet duygusu, kurumlara güven ve geleceğe dair umut da bundan payını alır.
https://t.co/jyEWjQDFpS
Acemoğlu açıkça gençlere açıkça "dünyanın geleceğine ya yapay zekayı tekeline alan devler karar verecek ya da adalet ve demokrasi içim sorumluluk sahibi insanlar topa girecek" mesajı veriyor:
-Demokrasi çökmek üzere.
-YZ'yi yönünü düzeltmek için demokrasi lazım.
-Gücü merkezileştirmek eşitsizlikleri arttıracak.
-Adaletli dünya tek başına ortaya çıkmayacak sorumluluk -gelecek nesil olan-sizlerin omuzlarında.
Ve gelelim Economist'gilleri hoplatan bam teline,,, "Eğer siz derseniz ki 'tamam geleceğimizi bizden çok daha iyi Open AI Anhtropik ya da Google biliyor. Biz bir tek para yapalım. Piyasa nereye gidiyorsa biz de oraya gidelim. Demokrasi de batarsa batsın bizim başımıza bir şey gelmediği sürece her şey çok iyi'. O zaman gerçekten adaletli bir dünya daha iyi bir dünya yaratmamız mümkün olmayacak".
Pakistanlı gö��men bir ailenin oğlu Hamza Yusuf, İskoçya'nın ilk Müslüman başbakanı olmuştu. İskoç ulusal giysisini giydi. İskoç halkının çıkarlarını koruyacağına, İskoç Devleti'ne, İskoç Milleti'ne sonuna kadar bağlı kalacağına, İskoçya için canla başla çalışacağına devletin resmi diliyle yemin etti.
"Ben Pakistanlıyım, İskoç giysisi falan giymem, dilinizle de yemin etmem, kendi dilimle yemin edeceğim" demedi, diyemez de...
Dedirtmezler!!!!
Gazeteci Banu Avar Fransız siyasetçi Patrik Deveciyan ile yaptığı röportaj esnasında sorar,
"Siz bir Ermeni olarak 1915 olayları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Patrik Deveciyan : "Ben Ermeni değilim, Fransızım"
Banu Avar : "Ama siz Ermeni kökenlisiniz"
Deveciyan : "Fransa bir ulus devlettir ve ben de bir Fransız yurtdaşıyım, yani Fransızım"
Banu Avar; "Ama siz değil misiniz Türkiye'de insanlara kürt, laz, çerkez, süryani denilmeli" diyen?
Patrik Deveciyen : "O başka"
@cesuryurekbtc@_erdalisik_ Pazar parası olarak aylık 4 bin , et 3 bin ve kahvaltılık 3 bin bunlar imkansız fiyatlar . Bu yıl meyve bol sözde en kötü meyve 100 tl , 5 adet şeftali yani . Hiç yağ pirinç peçete çerez içecek vs almıyorlar yani? kahve bile lüks oldu 100 gr Türk kahvesi 95 tl.
Anadolu’da kurtlar bir belalıdır demiş ve devam etmiş büyük usta Yaşar Kemal
Bir kurt, koyun veya keçi sürüsüne dalar…
Sadece bir tanesini alır götürür ancak bütün sürüyü parçalar…
Kurt dalmış sürüden artık hayır yoktur...
Koyundan, keçiden başka geçimi olmayan Anadolu köylüsü, eğer sürüsüne böylesine kurt girmişse çöker, biter, açlıkla karşı karşıya kalır…
Bu nedenle kurt gittikten sonra, sabah olduğunda sürü sahipleri gördükleri manzara karşısında donar kalır ve içleri kurda karşı kinle, öfkeyle dolar…
Bu durumda köylü, kurttan öcünü almak ister…
Atlarına binerler, köpeklerini, iplerini alırlar, kurt avına çıkarlar…
Kurtları intikam için diri yakalamaktır en büyük amaçları…
Usul��nü de bilirler ve sonuçta kurtları diri diri yakalarlar…
Kin bağladıkları, öç almak istedikleri kurda bir fiske bile vurmazlar…
Kurdu hiç incitmezler…
Yalnız sağlam bir telle ya da kirişle kurdun boğazına bir çıngırak takarlar ve kurdu okşayarak, sırtını sıvazlayarak ve sevecenlikle öperek salıverirler…
Boğazı çıngıraklı kurt sevinerek, koşarak ayrılır köylülerden…
Ancak çıngıraklı kurt hiçbir canlıya yaklaşamaz çünkü çıngırak sesini duyan her hayvan önceden kaçar, kurt ise boğazında çıngırak, bozkırlar boyunca, dağlar boyunca boşu boşuna koşar durur…
Sonunda kurt dağlarda açlıktan önce yavaş yavaş zayıflar, sonra zayıflıktan güçsüz düşer ve sonunda bağıra, bağıra, bağıra ölür…
Bu, insan aklına gelen işkencelerin, zulümlerin en korkunçlarından birisidir…
Kurt ancak aç kalınca anlar boynuna çıngırak geçirilirken kendisini okşayanların, sırtını sıvazlayanların ve kendisini sevencenlikle öpenlerin niyetini…
Ancak çoktan iş işten geçmiştir…
Yaşar Kemal, zilli kurt