Günaydın.
Cumhuriyete giden yolun en büyük zaferinin 104. yıldönümü bugün, kutlu olsun.
Haliyle; Cumhuriyetle, devrimlerle, kazanımlarla sorunu olanlar da büyük bir kuyruk acısıyla saldırıya geçmişler.
O nedenle saat 10'da kısa bir #30AgustosZaferBayramı özel yayını yapacağım.
Dolu dolu bir gece oldu. Ayaklarınıza emeklerinize sağlık @unsalunlu@ozlemozdemir@orhan_sener_ 🌹🙏🏼 yine utandırdı Bursa"Spor" (taraftarları) beni, sinirden delirdim bir ara ama siz o kadar ozeldiniz ki nezaketinizle halloldu herşey ✨🙏🏼iyi ki varsınız. Tekrar teşekkür ederiz.
11 yıl önce bugün 37 izleyici ile başladığım Patronsuz Yayın yolculuğunda beni yalnız bırakmayan, kurduğum hayalin yaşaması için omuz veren herkese binlerce kez teşekkür ederim. Karnımızdan konuşmadan, eğip bükmeden, güçlüden değil haklıdan yana olmaya devam...
Nice yıllara, birlikte...
NOT: 11. yıl logomuz yine kardeşim @photoobi 'den.
NOT 2: 1. foto 26 Ağustos 2015, 2. fotoğrafı bu sabah yayın için çektim. Evet, 11 yılda epeyce hırpalanmışız, olur o kadar :)
Şu 2 haberin art arda denk düşmesi akıllara tek bir soru getiriyor:
Neden insanlar çalışmalarına rağmen aç?
Çünkü adalet olmazsa alabildiğin ekmek, karnını doyuracak kadar büyük olmaz!
KAAN ARTIK YOK!
Vasiyeti üzerine mektubunu herkese
iletelim. Kaan, bu mektubu yazmış,
sadece annesine vermiş.
(Neden sadece annesine olduğunu okuduğunuzda anlayacaksınız.)
“Bu mektup adresine ulaşmalı”
dedim kendi kendime..
Buyurun siz de okuyun.
Sağlık bürokrasisindeki herkes okusun. Noktasına, virgülüne dokunmadan aktarıyorum..
"Ben bundan 6 sene önce lösemi hastalığına yakalandım. Ankara’da LÖSEV’in LÖSANTE Hastanesi’nde çok zor olan tedavim başladı, 2 sene sürdü. Tam “İyileştim” derken hastalığım tekrarladı.
Tekrar başa döndük ve 3 yıllık tedaviye başladık. Hiç yıkılmadım, “Ben bu hastalığı yeneceğim” diye anneme, kardeşlerime söz verdim. Ama lösemi canavarı beni 3’üncü kez pençesine alıp lösemi tekrarlayınca tam umudum kırılmak üzereyken LÖSEV’in doktorları yine imdadıma yetişti
ve “Artık sana kemik iliği nakli yapacağız ve yaşatacağız” dediler.
3’üncü defa uzunca bir kemoterapi aldım, yine saçlarım döküldü, ateşler içinde yandım ama sonunda Kemik İliği Nakli Servisi’ne geçmeyi başardım. LÖSEV LÖSANTE Hastanesi’nin Kemik İliği Nakli Servisi tıpkı bir uzay üssü. Her tarafı havadaki gözle görülmeyen en küçük tozları, mikropları süzen hepafiltrelerle kaplı.
Doktorlar, hemşireler içeri girerken özel solüsyonlarla yıkanıyorlar, çok özel kıyafetler giyiyorlar.
Annemden başka kimse içeri giremiyor, o da dışarı çıkamıyor.
Adeta fanusta yaşıyordum. Kapıların birisi kapanmadan diğeri açılmıyor. Anlayacağınız, sağlığımız için dünyanın en steril Kemik İliği Nakil Merkezi’ndeydim. Bir gün hematoloji uzmanı profesör doktor odamıza geldi ve “Artık radyoterapi (ışın tedavisi) alacaksın, sonra da sonra da kemik iliği naklini gerçekleştireceğiz. Ama radyoterapi için başka hastaneye gideceksin” dedi. Hemen,
- Bizim hastanemizde yok mu, dedim.
- Var, hem de dünyanın en iyi radyoterapi cihazları var ama kullanamıyoruz, dedi
- Neden, diye sordum.
- Çünkü Sağlık Bakanlığı ruhsat vermiyor, yani çalıştırmamız yasak.
- Neden, kötü bir şey mi yaptınız?
- Hayır, her şey yönetmeliklere uygun. Hatta Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’ndan (TAEK) ruhsat da alındı ama kullanamıyoruz
Bağışıklık sistemim çökmüşken ve bu servisten dışarı adım atmamam gerekirken hem sabah hem de akşam (günde 2 defa) başka bir hastanede radyoterapi almak için dışarı çıktım ve ışın aldım.
Düşünebiliyor musunuz, hem milletin tuğla bağışlarıyla satın alınmış dünyanın en mükemmel
5 milyon dolarlık aleti LÖSANTE Hastanesi’nde çürüyor hem de ben aynı hastanede 2 kat aşağıdaki bu özel merkezde ışın tedavisi alabilecekken dışarıya yani mikrop dolu ortama çıkıp hayatımı tehlikeye atıyorum. En son olarak size şunu itiraf etmek istiyorum:
“Beni lösemi hastalığı öldüremedi ama bürokrasi canavarı öldürebilecek.” Belki de sayılı günlerim kaldı. Ben görmedim ama bu mektubu herkese iletirseniz, sizin sayenizde başka lösemili çocuklar bu cihazın çalıştığını görebilirler.
Saygı ve sevgilerimle..
(Kaan Özelçam)
Kılıçdaroğlu hakkımda suç duyurusunda bulunmuş. Haber kaynağımı basın etiği gereği açıklamayacağım. Umarım Silivri Cezaevi’nde tutuklu Belediye Başkanı Kılıçdaroğlu’nun teklifini açıklayacaktır. Haberin doğruluğundan şüphem yok. https://t.co/kCjhan1Rjy
Bugünkü "Paçavra ve paçavracılara yanıtımdır!" yayınım https://t.co/jSKDWZs1eG ve https://t.co/RyMm0kSP6d 'de.
NOT: Yayında da anlattım, bu iftirayı atanlara dava açıyorum ve alacağım tazminatla "nereden geldiği unutulmasın" diye Ankara/ Kuğulupark'ta KERHANE TATLISI dağıtacağım.
Evet Sayın AKİT mensupları soruyorum sizlere;
İBB davasında sahte faturalarla ve kaçak dökümden gelen paraları akladığı iddia edilen, etkin pişmanlıktan yararlanan Murat Gülibrahimoğlu’nun şirketinden seçimlerden sadece 2 ay önce hangi sponsorluk için 5 Milyon 700 bin TL aldınız?
Kalemini namus bilen gazeteciler öyle miş,müş diye yalan haber yapmaz.Bak böyle ortaya belge koyar .
30.01.2024 tarihli e-faturada; “Kuzey İstanbul Modern İnşaat A.Ş.” tarafından, “AKİT TV SPONSORLUK HİZMETİ” açıklamasıyla, AKİT TV’ye 5 milyon 700 bin TL ödeme yapıldığı açıkça görülüyor.
Madem bu kadar büyük bir sponsorluk anlaşması yapıldı;
Hangi program için? Hangi organizasyon için?Hangi yayın karşılığında?
Kamuoyuna açıklayın.
Bugün sözde bir gazete, gerçekle hiçbir ilgisi olmayan iddialarla gazeteci arkadaşlarımın yanı sıra benim ismimi de hedef göstermiştir.
CHP’nin Adana’da düzenlediği Yerel Medya Buluşması’na, memleketimin etkinliği olması nedeniyle katıldım. Yüzlerce meslektaşımla gazetecilik üzerine konuştuk.
Herhangi bir otelde ya da organizasyon kapsamında konaklamadım. Adana benim kökümdür, toprağımdır. Yedi ceddim bu şehirdedir. Doğal olarak baba evimde kaldım.
Bu katılım karşılığında tarafıma teklif edilmiş herhangi bir telif ödemesi, maddi menfaat ya da başka bir karşılık söz konusu değildir.
Çok uzun yıllardır tek bir bankada hesabım bulunmaktadır. Defalarca soruşturma ve denetimden geçmiş biriyim.
Gazetecilik; dedikodu üretmek değil, belgeyle konuşmaktır. Elinde tek bir belge olmadan insanlara iftira atanlar gazetecilik değil, tetikçilik yapmaktadır.
Ben geçmişte AK-İT isimli paçavranın yaptıklarını belgeleriyle yazdım. İBB’den o günün 3 milyon lirası, bugünün yaklaşık 40 milyon lirasına karşılık gelen para aktarımını ortaya koydum. O gün sesiniz çıkmadı, çıkamadı.
Kaçak hafriyat döktüğü ve naylon fatura kestiği iddia edilen itirafçı -iftiracı Murat Gülibrahimoğlu’nun , seçimler öncesinde size yaptığı ödemeler ortaya çıktı; yine tek kelime edemediniz.
Şimdi ise hiçbir belge ortaya koyamadan iftira siyaseti yürütmeye kalkıyorsunuz.
Madem gazetecilik yapıyorsunuz, hodri meydan: Elinizde belge varsa yayınlayın.
Yoksa insanlara çamur atarak itibar suikastı yapmayı bırakın.
Murat Gülşnrahimoğlu’nun size sponsor olduğu faturalardan birini de paylaşayım. Hatta dilerseniz, diğer kurumlardan size reklam adı altında ödenen paraların faturalarını da paylaşabilirim.
Sevgili dostlar, adını ne burada ne yayınlarımda anmaya tenezzül ettiğim bir şey(!) "CHP'den para aldığımı ve bunun için yaşanan kayyım rezaletini eleştirdiğimi" yazmış. Gazeteci görünümlü çantacı- iş takipçileri de bunu alıntılamış. Elbette dava açıp hesabını çatır çatır soracağım.
Hayatım boyunca hiçbir siyasi partiden, partiliden, para almadım. Bu, bunu iddia eden paralı ahlaksızların asla anlayamayacağı ama benim için olmazsa olmaz bir kuraldır: Çünkü, siyasiden para alan, talimat da alır. Bana o talimatı verecek kişi daha doğmadı!
Çıtayı daha da yükseğe koyayım hatta; bırakın para almayı bir tane -herhangi bir siyasi görüş ya da partiden- siyasetçi "Ben O'na yemek ısmarladım" desin ve ispatlasın gazeteciliği bırakırım!
Haysiyetimi, adımı sokakta bulmadım kimseye de çiğnetmem!
Hukuk önünde hesap vereceksiniz!
ÖNEMLİ NOT: Okuyan sevgili dostlarım, bu pek yaptığım bir şey değil ama hepinizden bu açıklamayı RT yapmanızı rica ediyorum.
Depremin ikinci günü Hatay'a girdiğimizde her yer yıkılmıştı..
Armutlu'da bir pazar tentesinin altında yüzlerce insan acı içinde, çaresizce birilerinin gelmesini bekliyordu..
Enkazdan çıkmış yaralı insanlar, enkaz altındaki sevdiklerini çıkarabilmek için çırpınıyordu..
Yardım için şehre her giren aracın peşinden koşuyordu insanlar.. babam şu apartmanda, annem şurada diyerek yalvardılar hiç unutmam..bir yetkili yoktu.. bir genç kız bana bir çekiç bulur musun dedi..ne yapacağını sordum..annem çekyatın altında olabilir hava açmam lazım dedi..
ilk gittiğimde tam 15 gün kaldım orada...ben bu adamı bir kez bile görmedim.
Ölüler battaniyelere sarılı yerlerde bekletildi.. Gece başında nöbet tutardık araçlar çarpmasın diye.. Bir tek kişi vardı Armutlu muhtarı o da çaresizce koşturuyordu... Araç yoktu.. dördüncü gün orman bakanlığının pikap aracı geldi..bir genç vardı hiç unutmam bacağı kırık enkazdan çıkartılmıştı...tüm ailesi yedi kişi battaniyeye sarılı yerde, araç bul kendine dediler..
hayatımda duyduğum en acı sözlerden biriydi..psikolog var demişlerdi bir çadırda koştum oraya gelin dedim tüm ailesini kaybetmiş bir gence böyle söylediler...sen yoktun. Bir abiye serum takmışlar.. serum yere bakıyor.. akmıyor.. fırça sapına tutturdum serumu sen yoktun.
Sol partiler vardı orada, aracına atlayıp yola koyulan yurttaşlar vardı, yurt dışından gelen arama kurtarma ekipleri vardı ben seni görmedim.. elinde bir kazma ile gelmiş inşaat işçisi vardı sen yoktun..
Üçüncü gün şehre jak geldi, dördüncü gün madenciler.. Armutlu, Defne, Antakya her enkazın başında umutla ve acıyla bekleyen ailer vardı sen yoktun.. Tüm şehir bağırdı "sesimi duyan var mı?" sen yoktun...
Karanlıktı tüm sokaklar günler sonra gelen vinçler vardı sen yoktun..
Bir kadın tam dokuz gün boyunca nişanlısının bulunduğu enkaz başında yalvardı herkese..
"sesini duydum konuştum yaşıyor" dedi..
apartman tam yıkılmadığı için kimse girmeye cesaret edemedi..
dokuz gün sonra her şeyi göze alan madenciler çıkardı bedenini...sıcaktı bedeni..sen yoktun.
Suriyeli bir ailenin bebekleri çıkarıldı enkazdan.. akrabaları yağmacı sanılıp sorgulanmıştı..
"gel" dedi bana "bak yeğenim hala sıcak" bakamadım..sen yoktun..
Pazar yerinin karşısında apartman yerle bir olmuştu..kendi kepçesi ile yakını çıkarmak isteyen bir yurttaş vardı..yolu kesmek istemiyordu çünkü yol boyunca her apartman yıkılmıştı..bir düdük bulmuştum trafiği kontrol etmek için..
bir enkazdan blok çıkarıyorduk, bir araç geçiyordu...sen yoktun.
Üçüncü gün öğlen saati jak komutanı bundan sonrası bizde dedi.. sen yoktun.
Çok acı biriktirdik..taş kesildiğimiz çok an oldu..sen yoktun. Köylerde insanlar seralarda yattı..çadır için günlerce bekledi sen yoktun.. Nereye baksam İstanbul'dan tanıdık bir yüz vardı ama sen yoktun.
Çok şey var unutmak istediğim..
Demek senin hassasiyetin var öylemi...