"Yuh bana! Çılgınlığımı yaşayamadığım için!
Yuh bana! Ayaklarım her zaman uygarlığın eteklerine dolandığı
Ve sırtıma bir çuval dantel yüklenmiş gibi
inceliklerle davrandığım için!"
#FernandoPessoa📖
İnsan ne zaman kendi sesiyle konuşmaya başlar?
Bu soru ilk bakışta basit görünür; çünkü hepimiz her an konuştuğumuzu, fikirler ürettiğimizi ve itiraz ettiğimizi sanırız. Savunduğumuz ya da karşı çıktığımız her cümlenin bize ait olduğundan neredeyse hiç şüphe etmeyiz. Oysa bazen ağzımızdan çıkan o kararlı sözler içimizden değil; yıllar önce bize öğretilmiş, ezberletilmiş bir yerden gelir:
“İnsanlar ne der?”, “Bizde böyle yapılmaz”, “Fazla düşünme, hayat böyle”, “Susmak en iyisidir” ve cinsiyetimizden yaşımıza, kimliğimizden rollerimize kadar üzerimize dikilen daha nice hazır kalıplar... Coğrafyanın, geleneğin ve mahallenin ürettiği bu ucu bucağı gelmeyen benzer nakaratlar, zamanla hayatımızın görünmez anayasası hâline gelir.
Bu kalıplar, duyulup unutulan sıradan sözler değildir. Öyle ustaca içimize yerleşirler ki, zamanla onları başkalarının sesi olarak değil, kendi öz düşüncemiz sanmaya başlarız. Kendimize ait olmayan bir fikri, kendi karakterimiz zannederiz.
Çünkü hiçbirimiz boş bir odada büyümedik. Ailenin, okulun, mahallenin ve toplumsal beklentilerin içinden geçerek kendimize varmaya çalışırız. Daha çocukken toplumda nasıl yer kaplamamız, nasıl görünmemiz ve hangi sınırlara razı olmamız gerektiği bize fısıldanır. Bir süre sonra bu dış sesler içeri taşınır ve insan kendi kendini denetlemeye başlar. Artık kimse bizi engellemeden biz kendi kendimizden vazgeçeriz. İçimizde kurulan o görünmez mahkeme, biz daha yola çıkmadan “Olmaz” diyerek bizi yargılar.
İşte tam da bu yüzden konu, kendimiz olma ve özgürlük mücadelesine dönüşür. Çünkü özgürlük, sadece zincirleri kırmak ya da istediğin her şeyi yapmak değildir; içimizde konuşan seslerin hangisinin gerçekten bize ait olduğunu fark etmektir. İnsan bazen kendisini sınırlayan o görünmez zincirleri bile toplumsal kalıplarla, yani başkalarının sesiyle savunur. “Ben zaten böyle yaşamak istiyorum” deriz ama bu isteğin kökleri nereye uzanır? Bir fikrin bize ait olması için onu sadece miras almış olmamız yetmez; onu sorgulamamız, yoklamamız ve gerekirse parçalamamız gerekir.
Toplum bizi sadece yasalarla değil, sevgi ve endişe maskesi takmış bu tarz cümlelerle de biçimlendirir. “Senin iyiliğin için söylüyorum” ifadesinin altında koca bir denetim tarihi saklıdır.
Peki, bu cümlelerden tamamen kurtulmak mümkün mü?
Sanmıyorum.
Zaten mesele geçmişi tamamen silmek değil, bizi kuran bu yapıyla cesurca hesaplaşabilmektir. Bu hesaplaşmayı göze almak ve bazı sözleri ilk sahibine iade edebilmek ise insanın zihnen ve ruhen büyümesi demektir. Çocukken o cümleleri sorgusuz sualsiz kabul ediyorduk; fakat büyümek, içimizdeki cümlelerin nüfus sayımını yapacak olgunluğa erişmektir. Kendimize şu soruları sorma cesaretidir:
Hangisi bana ait, hangisi bana giydirilmiş?
Hangisi beni korumuş, hangisi beni küçültmüş?
Hangisi o hazır toplumsal rolleri taşırken hala benim adıma konuşuyor?
Kendi sesini bulan insan, dünyaya bambaşka ve sıra dışı şeyler söylemek zorunda değildir. Sadece daha dürüst konuşur. Daha az ödünç yaşar, daha az başkasının korkusuyla veya toplumun dayattığı rollerle karar verir.
Ve nihayetinde insan, kendi içinde ilk kez gürültülü bir kalabalıkla değil, kendisiyle karşılaşır.
...
🔗Read “BAŞKALARININ CÜMLELERİYLE YAŞAMAK“ by Emine Baysak on Medium: https://t.co/hGFBqm6Gab
Bir insanın yurdundan, dilinden ve eski hayatından kopunca kendini nasıl yeniden kurmaya çalıştığının hikayesidir 'Okumaz Yazmaz'. Agota Kristof için okumak, çocukluktan gelen bir tutunma alanı; yazmak ise kaybolmamak için bulduğu bir yoldur. Yurdundan ve ana dilinden uzak düşünce, önce derin bir sessizliğe gömülen yazar, sığındığı o yeni dünyadaki mutlak yabancılaşmayı şu cümleyle özetliyor:
“...gülümsüyorlar, konuşuyorlar bizimle fakat hiçbir şey anlamıyoruz. Çöl burada başlıyor işte. Sosyal çöl, kültürel çöl.”
Kristof’un sonradan Fransızcayı öğrenip o dilde yazmayı sürdürmesi, yazma eylemini onun hayatında bir ayakta kalma mücadelesine dönüştürüyor. Ancak bu edebi mücadele, aslında o kültürel çölün ortasında kendi vahasını yeniden inşa etme çabasından başka bir şey değil...
Kitabı kapatınca şu soruyu sordum: Bir insan yurdundan ve ana dilinden kopunca, yeni bir dilde ne kadar zirveye çıkarsa çıksın, o çölden gerçekten kurtulabilir mi; yoksa sadece o çöle teslim olmayı mı öğrenir?
#okumazyazmaz
#Ágotokristóf
📚☕️
Son zamanlarda şunu fark ediyorum: İnsanların en çok korktuğu şeylerden biri belirsizlik. Herkesin bir fikri, bir tarafı, bir kimliği ve bir cevabı olsun isteniyor. Sanki hayat ancak net olduğunda anlamlıymış gibi. Oysa dönüp kendi hayatıma baktığımda beni en çok değiştiren dönemlerin hiçbirinde net değildim. Ne olmak istediğimi tam bilmiyordum. Okuduğum kitaplar beni bir düşünceden diğerine sürüklüyordu. Bazen savunduğum bir fikri birkaç ay sonra yeniden sorguluyordum. Kendimi ait hissettiğim yerlerle yabancılaştığım yerler iç içe geçiyordu. Belki de bu yüzden 'arada kalmak' fikri uzun zamandır aklımı meşgul ediyor.
Arada kalmak genellikle olumsuz bir durum gibi anlatılır. Kararsızlık, zayıflık ya da yönsüzlük olarak görülür. Oysa insanın kendini gerçekten tanıdığı yer biraz da burası değil midir? Kesin cevapların değil, soruların olduğu yer.
Bugün geriye dönüp baktığımda, hayatımı şekillendiren birçok şeyin belirsizlik dönemlerinde ortaya çıktığını görüyorum. Bir fikre tam olarak ait hissedemediğimde, kendime yeni sorular sormaya başladım. Bir yere ait olmadığımı düşündüğümde, aidiyetin ne olduğunu yeniden düşündüm. Bazen kaybolmuş gibi hissettiğim zamanlarda aslında yeni bir yolun eşiğinde olduğumu sonradan fark ettim.
Belki de sorun, arada kalmakta değil; arada kalmayı bir eksiklik olarak görmemizde. Çünkü içinde yaşadığımız dünya bizden sürekli kesinlik talep ediyor. Hızlı karar vermemiz, net olmamız, kendimizi tanımlamamız bekleniyor. Bir görüşümüz varsa sonuna kadar savunmalı, bir kimliğimiz varsa onu tereddütsüz sahiplenmeliyiz. Oysa insan hayatı çoğu zaman bu kadar düz çizgilerden oluşmuyor.
Bir süredir edebiyat, sosyoloji, psikoloji, felsefe ve siyaset arasında dolaşırken fark ettiğim şey şu oldu: Bu alanların hepsi farklı sorular soruyor gibi görünse de aslında aynı meseleye dönüyor. İnsan kimdir? Toplum bizi nasıl şekillendirir? Düşüncelerimiz, tercihlerimiz ve hayatlarımız ne kadar bize aittir?
Belki de bu yüzden kendimi hiçbir zaman tek bir alanın içinde düşünemedim. Bazen bir romanın satırlarında karşıma çıkan bir soru, bazen gündelik hayatta rastladığım bir olay ya da siyasal bir tartışma beni aynı yere götürüyor: İnsan olmanın ne anlama geldiğini anlamaya çalıştığımız yere.
...
Artık şuna inanıyorum: İnsanı dönüştüren şey her zaman cevaplar değil. Bazen uzun süre peşinden gidilen sorular da insanı değiştiriyor. Belki büyümek, her şeyi çözmek değil; bazı belirsizliklerle yaşamayı öğrenmek demek.
Ve belki de insan, kendine en çok tam ortada dururken yaklaşıyor.
Bir yere tam ait olmadan. Bir düşünceye bütünüyle yerleşmeden. Yolun sonuna varmadan.
Sadece yürümeye devam ederek.
Çünkü bazen insanı büyüten şey bir yere varmak değil, bir süre o arada kalabilmektir.
İnsan bazen kötülükten değil, yeterince sevilmemekten yoruluyor. Nazan'ın hikayesi yalnız bir kadının değil; anlaşılmadan yargılanan, ait olmak isterken sınıfsal önyargılarla dışlanan ve ötekileştirilen herkesin hikayesi. Okurken bazı satırlarda insanın boğazına bir düğüm oturuyor; en çok da tanıdık gelen kırgınlıklar acıtıyor. El Kızı, büyük acılardan çok toplumsal ikiyüzlülüğün ve insanı içten içe tüketen sessiz kırgınlıkların romanı. Bazı yaralar bağırmaz; hayatın içine usulca yerleşir. Geriye ise, sadece sevgisizlikten yorulmuş kırık bir hayat kalır.⤵️
📍"Demek, ruh yıkıntıları insanı fena yoruyor!"
📍"Hayat, gerçekten de akıp giden bir su.
Bizler de o suyun içinde, suyun istediği tarafa gitmeye mecbur odun parçaları…" 📖📚💫
#orhankemal
#elkızı
Sürekli 'daha iyi' olmaya çalışırken, kendimizi gerçekten dinlemeyi ne zaman bıraktık?
Bazen iyileşmek dediğimiz şey bile bir yarışa dönüşüyor. Daha sakin olmalıyız, daha bilinçli davranmalıyız, daha güçlü hissetmeliyiz, daha hızlı toparlanmalıyız…
Ama insan her zaman gelişmek zorunda mı?
Bazen sadece durmaya, yorulduğunu kabul etmeye ve kendine yetişmeye ihtiyacı olmaz mı?
Belki de asıl mesele, kendimizi sürekli düzeltmeye çalışmak değil; biraz da olduğumuz halimizle kendimize kulak verebilmek.
Bir Burjuvanın İtirafları, Marai’nin kendi hayatından yola çıkarak bir dönemin ruhunu, burjuva dünyasının inceliklerini ve aynı zamanda kırılgan taraflarını anlattığı sakin ama düşündürücü bir metin. Yazar, geçmişe yalnızca özlemle bakmıyor; ailesini, sınıfını, büyüdüğü çevreyi ve zamanla değişen Avrupa’yı mesafeli bir dikkatle anlamaya çalışıyor. Marai’yi özel kılan da bu berraklık: Yaşadıklarını dramatize etmeden, kendini temize çıkarmadan, ait olduğu dünyanın hem terbiyesini hem yükünü göstererek yazması. Bu nedenle Bir Burjuvanın İtirafları, yalnızca bir anı kitabı değil; hafıza, sınıf, köksüzlük ve insanın kendini anlama çabası üzerine sade ama güçlü bir okuma.
Kitabı okurken bende en yoğun kalan duygu şuydu:
İnsan, ait olduğu yerden uzaklaşsa bile onun izlerini içinde taşımaya devam ediyor.
"Acemiler için iki hayat vardı, biri resmî olanı, denetlenen, yukarıdaki güçlerin atmaca bakışları altında gerçekleşen, daha kolay ve katlanılır olan hayattı; diğeriyse görünmeyen, gizli hayattı; çıkarların, güçlerin beklenmedik ölçüde coşkulu, gaddar ve iyi niyetli yeteneklerin karşılıklı ilişkilerinde belirlenen hayat."
"Zaman büyük bir duyarsızlaştırıcıdır, bazen yaralar tümüyle iyileşmiş gibi görünür ama çok sonraları, on beş-yirmi yıl sonra şaşırtıcı biçimde 'nedensiz yere' kanar ve katlanılamaz derecede ağrır, sonra yine uyuşur."
"...mesela, akılcı bir yaşam düpedüz çılgınlıktır. Sadece zaman tasarrufu yapmakla, hava kötü olduğunda dışarı çıkmamakla, mümkün olduğunca uzun süre yaşamak istemekle, dolayısıyla gıdada ve aşkta aşırıya kaçmamakla uğraşarak geçen bir yaşamdır bu. Aklı sınırlarına doğru itelemenin sonu sayıklamaya, hezeyana varır."
#GüleGüleEdgarMorin
🫶🏻