Değerli dinleyenler, merhaba.
Enes radıyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre, Hz. Muhammed (S.A.V.) ile Hayber’den dönüşümüzde Medine-i Münevvere’yi görebilecek bir yere gelince Resûlullah şöyle buyurdular:
“Seferden dönüyoruz, günahlardan tövbe ediyor, Rabbimize ibadet ve hamd ediyoruz.”
Ve Medine’ye girinceye kadar bu sözleri tekrar ettiler. Hadisi Müslim rivayet etmiştir.
Bu hadis-i şerif, Müslümanın dünyadaki duruşunu anlamamız açısından son derece düşündürücüdür. Çünkü Resûlullah (S.A.V.) en hayırlı amellerden biri olan bir seferden, bir cihaddan dönmektedir. Biz olsak, böyle bir işin ardından bir başarı hissi, bir tamamlanmışlık duygusu yaşarız. Fakat Allah Resûlü (S.A.V.) bunun yerine tövbeyi, ibadeti ve hamdi zikretmektedir.
Bu bize şunu öğretir: İnsan, yaptığı iş ne kadar doğru ve ne kadar hayırlı olursa olsun, onun Allah katındaki karşılığını ve dünyada ne tür etkiler meydana getirdiğini tam olarak bilemez. Bu bilinmezlik, Müslümanın içinde sürekli bir dikkat, bir titreme, bir sorumluluk hali doğurur. Bu yüzden Müslüman, yaptığı işten sonra kendini temize çıkarmak yerine Allah’a yönelir, O’na sığınır ve tövbe eder.
Dikkat edersek, biz en basit bir işi yaparken bile “Bismillahirrahmanirrahim” deriz. Neden? Çünkü dünyada yaşamak, ister istemez başka canlıların hayat alanlarıyla bir temas, hatta bir çatışma içerir. Yediğimiz her şey, içtiğimiz her şey bir şekilde başka bir varlığın hayatıyla ilgilidir. Biz bu eylemleri yaparken, bunu bir fesat niyetiyle değil, hayatımızı sürdürmek için yaptığımızı Allah’ın adıyla ilan ederiz. Yani bir bakıma kendi varlığımızı meşru bir zemine oturturuz.
İşte Resûlullah’ın Hayber dönüşünde söylediği sözler de bu bilinçle ilgilidir. Müslüman, dünyada bulunduğu sürenin bir azgınlık ve bozgunculuk süresi olmadığını, aksine Allah’ın sınırları içinde yaşanan bir sorumluluk süresi olduğunu sürekli hatırlamak zorundadır. Tövbe, ibadet ve hamd, bu bilincin ifadesidir.
Bu noktada İslam’ın temel karakterine dair önemli bir husus ortaya çıkar:
İslam bir çıkış, bir dağılma değil; bir giriş, bir toparlanma ve bir bütünlenmedir.
Müslümanın hayatı da bu yüzden sürekli kendine çekidüzen verme, kendini toparlama ve Allah’a yönelme sürecidir.
Bir diğer önemli husus ise mekân meselesidir. Medine-i Münevvere, hicretten önce Yesrib adıyla bilinen bir yerdi. Ancak Hz. Muhammed (S.A.V.)’in oraya yerleşmesiyle “Medine-i Nebî” yani “Peygamber’in şehri” adını aldı ve manevi bir merkez haline geldi. Bu bize şunu gösterir: Bir yerin değeri, onun üzerinde yaşanan hayatla ve taşıdığı anlamla ilgilidir.
Bu çerçevede bizim Türkler olarak yaşadığımız Türkiye topraklarının da çok özel bir yeri vardır. İslam’ın ilk dönemlerinde ilim ve medeniyet merkezleri daha çok Bağdat, Şam ve Halep gibi şehirlerdi. Ancak Anadolu’nun Darülislam haline gelmesiyle birlikte, özellikle İstanbul’un fethinden sonra bu topraklar da İslam dünyasında önemli bir merkez haline gelmiştir. Sivas, Amasya, Manisa, Edirne, Trabzon gibi şehirler hem ilmi hem de sosyal hayat bakımından büyük bir canlılık kazanmıştır.
Dolayısıyla yaşadığımız topraklara bakarken de bu bilinçle bakmamız gerekir. Bu topraklar sadece bir coğrafya değil, aynı zamanda bir sorumluluk alanıdır. Bu yüzden Müslüman, bulunduğu yere sahip çıkarken bile bir gururla değil, bir tevbe, ibadet ve hamd haliyle yaklaşır.
Sonuç olarak, bu hadis bize şunu öğretir:
Müslüman, yaptığı en hayırlı işten sonra bile kendini yeterli görmez; aksine Allah’a yönelir, tövbe eder, ibadet eder ve hamd eder. Çünkü onun hayatı bir iddia değil, sürekli bir arınma ve toparlanma sürecidir.
Hepinize hayırlı zamanlar diliyorum. Sabahsa sabah, akşamsa akşam, öyleyse öyle.
Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş, Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân imiş. Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü, Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş. Öyle sanırdım ayriyem dost gayrıdır ben gayriyem, Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş. Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin, İnsân‐ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş Kande gelir yolun senin ya kande varır menzilin, Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş. Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana Hakk’al‐yakîn, Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş. Her mürşide dil verme kim yolun sarpa uğratır, Mürşidi Kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş Anla hemen bir söz durur yokuş değildir düz durur, Âlem kamû bir yüz dürür gören anı hayrân imiş. İşit Niyâzî’nin sözün bir nesne örtmez Hakk yüzün, Hakk’dan ayân bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş