Yeni Youtube kanalımızda, ikinci videomuzu yayınlamış bulunmaktayız. Bu kez, sevgili Konstantinos Xypolytos (@_Maneas_) ile birlikte Maduro Olayını konuştuk. Askerî meselelerden siyasete doğru giden, bolca da tarih dolu bir bölüm oldu. İzleyiniz :) https://t.co/JBhc4IAtxy
Kılıçdaroğlu CHP’ye üye katılımı töreninde şu konuşmayı yaptı:
❝Parayla satın alınmayacak adamların CHP'de olması lazım. Bir daha ifade edeyim, parayla, pulla, rüşvetle satın alınmayacak adamların CHP'de olması lazım. Bizim görevimiz budur.❞
Birgün muhabiri Ebru Çelik katılımcı gözlemci olarak yaptığı haberde törene götürülenlerin cast ajansı tarafından 950 liraya tutulduğunu gösterdi.
Ajansla kim anlaştı belli değil. Genel merkez bizim haberimiz yok diyor.
Fıkra bu kadar…
Koç Üniversitesi Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Merkezi proje koordinatörü alacaktır, başvuru için, bkz.:
Koç University Sevgi Gönül Center for Byzantine Studies is hiring a project coordinator, for application, see:
https://t.co/grFK9lFMkX
Bunun faturasını sol liberalizmin ya da genel olarak liberalizmin göçmen dostu entegrasyon politikalarına kesmek pek hakkaniyetli bir çıkarım değil gibi geliyor bana.
Hocam aşırı sağ partilerin yükselişini tek cümleyle sol liberalizmin kültür siyasetine tepki üzerinden açıklamanız ne kadar doğru? Bu biraz suçu sol liberalizme yıkma kolaycılığı gibi geldi bana. Geçtiğimiz 15 yılda göç çok daha genel bir olgu olarak ortaya çıkmadı mı?
Son dönemde iktidar basınında, hatta bazı muhalif çevrelerde bile, yeni dünya düzeninde demokrasiler döneminin kapandığı ve dolayısıyla Türkiye'de de siyasal değişim ihtimalinin ortadan kalktığı yönünde bir söylem giderek yaygınlaşıyor. Trump'ın yeniden ABD başkanı seçilmesiyle birlikte otoriter popülist iktidarların kısa vadede daha geniş bir hareket alanı kazandıkları ve dış baskının azaldığı doğru. Ancak bunun orta ve uzun vadede nasıl bir sonuç doğuracağını söylemek için henüz çok erken. Demokrasi çağının kapandığı iddiası ise fazlasıyla abartılı.
Bu yıl İsrail, Brezilya ve ABD'de sonucu şimdiden öngörülmesi güç seçimler yapılacak. Özellikle savaşın yeniden başlamasının ardından desteği belirgin biçimde gerileyen Trump'ın Cumhuriyetçi Partisi ara seçimlerde büyük ihtimalle kaybedecek. Sol liberalizmin kültür siyasetine tepki üzerinden yükselen aşırı sağ partilerin İngiltere ve Fransa'daki yükseliş ivmesi de son dönemde yavaşlamış görünüyor. Meloni geçen yıl iki kritik konuda istediğini elde edemedi. Üstelik bu tarz iktidarlar zamanla ekonomik performans üretmekte de zorlanıyor. Örneğin, Rusya, Çin ve ABD'den aynı anda destek gören Orbán bu sene seçimi farkla kaybetti. Rusya Ukrayna'da yıpratıcı bir savaşa saplanmış durumda.
Bütün bunlar, solun yükselişe geçtiği anlamına gelmiyor. Ama bazı ülkelerde otoriter popülist iktidarlar güçlerini korumaya devam etse de bunun evrensel ve geri döndürülemez bir eğilim olduğunu düşünmüyorum. ABD merkezli tek kutuplu düzen çökerken yerine nasıl bir uluslararası ve siyasal düzenin kurulacağını henüz bilmiyoruz. İçinden geçtiğimiz dönem belirsizliklerle dolu. Her ülkede demokrasi güçleri bu yeni düzeni daha iyi bir yere taşımak için mücadeleye devam edecek.
Öte yandan başta Rusya gibi revizyonist güçlerin örneğin Suriye'de zorla teşvik ettikleri göçü, göçe ihtiyacı olan Avrupa'nın siyasi haritasını bilinçli bir şekilde değiştirmek için kullandıkları da bir veri değil mi?
Duran Kalkan'ın röportajını dinledim. Ömrümde bu kadar az şey söylenen bir röportaj daha dinlememiş olabilirim. Ya çok iyi saklamış kendini, ki Kürt hareketi üyelerinin yapmadığı şey değil. Ya da süreçte bir aktör değil, pek bir şey bilmiyor.
S-400 tedarik süreci, Türkiye Cumhuriyeti dış politika ve güvenlik tarihinde en yüksek maliyet üreten hatalı stratejik kararlardan biridir.
Aradan geçen yıllar, bu kararın siyasi, diplomatik, askerî ve ekonomik sonuçlarını bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması, CAATSA yaptırımlarına maruz kalması ve NATO içindeki savunma iş birliğinin zarar görmesi, bu sürecin en somut sonuçları olmuştur.
Bu nedenle, bugün gelinen noktada geçmişte alınan bu kararın çeşitli gerekçelerle yeniden savunulmaya çalışılması veya ortaya çıkan maliyetlerin göz ardı edilmesi, kamuoyunun sağlıklı bir değerlendirme yapmasına katkı sağlamamaktadır. Daha doğru olan yaklaşım, yaşanan sürecin bütün yönleriyle objektif biçimde değerlendirilmesi ve benzer hataların tekrarını önleyecek kurumsal derslerin çıkarılmasıdır.
Türkiye’nin jeostratejik konumu nedeniyle güçlü ve çok katmanlı bir hava savunma sistemine ihtiyaç duyduğu tartışmasızdır. Ancak aynı ölçüde açık olan bir diğer gerçek de, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip bir müttefik olarak Türkiye’nin hava savunma mimarisinin İttifak’ın ortak komuta, kontrol ve savunma sistemleriyle tam uyum içinde olması gerektiğidir. Bu nedenle Rusya veya Çin menşeli sistemlerin uzun vadede sürdürülebilir bir çözüm oluşturamayacağı başından itibaren öngörülebilecek stratejik bir gerçeklikti.
Nitekim son bölgesel krizler, NATO’nun entegre hava ve füze savunma mimarisinin önemini bir kez daha göstermiştir. İran’dan ateşlenen bazı balistik füzelerin Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO unsurlarınca SM-3 önleyici füzeleriyle etkisiz hale getirilmesi ve geçmiş yıllarda Türkiye’nin hava savunmasının müttefikler tarafından Patriot ve SAMP/T bataryalarıyla desteklenmiş olması, kolektif savunma mekanizmalarının pratik değerini ortaya koymaktadır.
Bugün için en gerçekçi seçenekler, NATO ile tam uyumlu Patriot veya Avrupa ortak üretimi SAMP/T sistemlerinin tedarik edilmesi ve bunların yerli sistemlerle bütünleştirilmesidir. Orta ve uzun vadede ise HİSAR, SİPER ve geliştirilecek yeni millî sistemler üzerine inşa edilecek çok katmanlı ve entegre bir ulusal hava savunma mimarisi oluşturulması Türkiye açısından doğal ve stratejik bir hedeftir.
Bununla birlikte, böylesine önemli bir stratejik kararın sonuçlarına ilişkin sağlıklı bir kamuoyu muhasebesi yapılabilmesi için sorumluluğun kurumsal ve siyasi düzeyde açık biçimde değerlendirilmesi gerekir. Türkiye’de dış politika ve güvenlik alanındaki temel stratejik kararların hangi mekanizmalar tarafından alındığı bilinmektedir. Dolayısıyla, S-400 sürecinin siyasi ve stratejik sorumluluğunun da bu çerçevede ele alınması demokratik hesap verebilirliğin gereğidir.
Bu nedenle, geçmişte alınan kararları sonradan gerekçelendirmek amacıyla kariyer diplomasi mensuplarının kamuoyu önünde savunma pozisyonuna itilmesi, hem devlet kurumlarının tarafsızlığı hem de diplomasi mesleğinin kurumsal itibarı açısından son derece yanlıştır.
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, geçmişi yeniden yorumlamaya çalışmak değil; yaşanan tecrübelerden ders çıkararak geleceğe yönelik daha sağlam, öngörülebilir ve müttefikleriyle uyumlu bir güvenlik stratejisi geliştirmektir.
Erdoğan; Babacan'ı, Davutoğlu'nu, Arınç'ı hatta Abdullah Gül'ü bile tasfiye etti, ancak Ömer Üründül'ü tutuyor. Burada biz fanilerin anlayamayacağı müthiş bir siyasi zeka, hesap uzmanlığı ve 16000 yıllık devlet aklının damıtılmış bir hali bulunuyor olmalı diye düşünüyorum.
Bu yazıyı çok önemli buldum. Sol gerçekten de "tehlikeli sayılmasının fikri kaynaklarına" dönmeli. "Kuşkusuz ki bunu istiyoruz" diyebilmeli. Ancak başta soğuk savaş hantallığını ve her gündemi bir dikotomi saçmalığına hapsetmeyi de bırakmalı herhalde.
NATO zirvesini liberal, muhafazakar, utangaç ya da açık Erdoğan severlerin abartmasına, övgüler yağdırmalarına bakmayın. Milletin gözü halen Özgür Özel'de. Siz istediğiniz kadar görmezden gelin, bu adam nerede bir taşın üzerine çıksa binler on binler toplanıyor.
NATO Zirvesi’nde içki ikram edildi mi?
“2014’den beri ikram edilmiyor”
https://t.co/1NjT4dkrzq
🔺Yılmaz Özdil, NATO Liderler Zirvesi’ndeki yemekte alkollü içki ikramının gizlendiğini iddia etmişti.
🔺Cevap Erdoğan’ın eski danışmanı AK Parti Bursa Milletvekili Mustafa Varank’tan geldi:
“İçilmedi. 28 Ağustos 2014 itibarıyla alkollü içecek ikramı kaldırıldı.”
2023 seçimi öncesi iki tane de ben eklemek isterim:
- CHP'nin siyaset yapmasına gerek yok, zaten sosyoloji değişti. Susup hata yapmadan seçime ulaşabilirlerse kazanacaklar. (Ağırdır)
- Devlet çoktan karar verdi, Kılıçdaroğlu seçilecek. (Mahçupyan)
Bu tartışmayı başlatırken amacım kimin haklı kimin haksız olduğu sorgulaması yapmak değil. Zaten siyasi gelişmeleri biraz düzenli takip eden herkes bu soruların cevabını biliyor. Bence muhaliflerin asıl üzerinde durmaları gereken nokta, sıklıkla Türkiye siyasetini yorumlayan analist, gazeteci, akademisyen ve anket şirket yöneticilerinin ortaya attıkları, yanlış olduğu bariz ve raf ömrü dolunca sessizce terk edilen tezlerin muhalif kamuoyunu nasıl manipüle ettiği olmalı.
Geçtiğimiz birkaç sene içinde çok çarpıcı bulduğum şu birkaç argüman muhalif seçmenleri (hatta bazı siyasetçileri) açık şekilde yanlış siyasi tercihler yapmaya yöneltti:
2023 seçimi öncesi:
1) ANAP'lı müteahhit İmamoğlu 2. Erdoğan'dır; halbuki Kılıçdaroğlu dürüst bir emekli bürokrat ve koltuk hırsından arındığı için kendi adına güç kovalamıyor.
2) Anketlerde Yavaş ve İmamoğlu önde çıkıyor olabilir, ama sandık önümüze gelince tüm Erdoğan muhalifleri Kılıçdaroğlu'na oy verecek. Kim aday olursa olsun, bu seçimi kazanır.
2023 seçimi sonrası:
3) Süreci devlet aklını temsil eden Bahçeli başlattı ve Erdoğan karşı çıkmasına rağmen yürütmeye çalışıyor. MHP, CHP ve DEM birlikte hareket ederse süreç demokratikleşme yönüne evrilebilir.
4) AKP-MHP arasında büyük çatlak var. Bahçeli İBB davasından ve mutlak butlan davasından hiç memnun değil; bir çağrı yaparak ülkeyi erken seçime götürecek.
5) Kılıçdaroğlu mutlak butlan davasının tarafı değil. Keşke Özel ile Kılıçdaroğlu çay içip aralarındaki sorunu çözseler.
Bu tezlerin ortak özelliği, iktidarın stratejik tercihlerini, muhalefeti dizayn etme operasyonlarını ve güç ilişkilerini tartışmak yerine, temenniyi analiz gibi sunmalarıydı.
İktidarın son 23 yılda önümüze siyasi başarı olarak sunduğu çoğu şey, bizzat kendisi tarafından bozulan şeyleri düzeltmekten ibaret.
Üstelik ısrarla hata yaparken, uyaranları linç etmek, aşağılamak ve hatta cezalandırmaktan; U dönüşü yaparken ise hiçbir özeleştiri vermemekten, o süreçte oluşan maliyetleri millete yükleyip aradan sıyrılmaktan ibaret.
'Bu mu zafer'
Gazeteci İsmail Saymaz
"Biz F-35 projesinin müşterisi değildik. Biz üreticisiydik, kurucu paydaşıydık.F-35 projesinin belli ekipmanları Türkiye'de üretiliyordu. Bak bu yetmiyor.
Biz 5 ya da 6 tane pilot eğitmiştik. O pilotlar da emekli olup gittiler. Şimdi dönüyor diyor ki "Bir gün F-35'e biz geri dönersek, kurucu ortak olarak dönemeyebiliriz, müşteri olarak dönebiliriz" Zaten parasıyla alıyoruz biz bunu. Bunu şimdi zafer diye kutlamamızı istiyorlar. Biz projenin parçasıydık. Bu mu zafer?"
Başarı diye yutturulmaya çalışılan müthiş Ankara zirvesinin sonucunda, biz şimdi kimden hangi uçağı alıyoruz ve Ruslara -daha- ne vereceğiz soruları cevaplanmayı bekliyor diye anlıyorum.
CAATSA & F-35 konusunda zaten bilinen ama sıkça unutulan hususları yetkililere dayandırarak hatırlatmış @handefrt. Ama Aşağıdakiler önemli:
• F-16V'deki aksamanın nedeni,
• Türkiye’nin S-400'ü satmak için Rusya'nın iznini almaya çalıştığı, "yarı resmî" olarak "teyit" edilmiş
Yargılamalar başlayınca torbadaki turpun büyüğü ortaya çıkacak dediler. Turp çıkmayınca Ekrem İmamoğlu’nun savunma yapmasını engellediler. Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının bu davanın kumpas olduğunu ortaya koymasından korktular. Buldukları çare savunma hakkını elinden almak oldu.