DAVA UĞRUNA SOYLU BİR ÖMÜR
Dile kolay, MHP Liderliğinde geçen 30 yıl…
Liderimiz Sayın Devlet Bahçeli, 6 Temmuz 1997 tarihinde gerçekleşen MHP’nin 5. Olağanüstü Kongresi sonrasında Genel Başkan seçilmişti. 1967 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde öğrenci iken Ülkü Ocağı’nın kurucusu ve yöneticisi olarak başladığı dava adamlığı çizgisinden, bugün MHP Lideri olma noktasına gelinceye dek geçen süreye baktığımızda; bir dava uğruna şanla, şerefle, gururla ve hizmet dolu onlarca yılı görmekteyiz.
Yaşamının her anını “Benim aklım hep Türkiye’dir” düşüncesiyle şekillendirmiş olan Sayın Devlet Bahçeli’nin, 1967 yılından bugüne kadar MÇP ve MHP’nin yönetim kadrolarında kesintisiz sürdürdüğü görevi ve MHP Liderliğiyle taçlanan hayatı, bu davaya adanmış bir ömrün en somut göstergesidir.
Ülkücü Hareket’te var olduğu günden itibaren büyük bir titizlik, özveri ve sorumluluk duygusuyla sürdürdüğü dava adamlığının her aşaması; bir inanmışlığın, bir sadakatin ve tertemiz bir duruşun en güzel örneğidir.
2016 yılında İstanbul’da yaptığı duygu yüklü konuşmasında, davaya adanmış ömrünü ve duruşunu şu sözlerle tarif ediyordu: “Bilmiyorlardı ki, ömrümü verdiğim, 47 yılının her zerresinde bulunmaktan şeref ve onur duyduğum davamı dünyevi hiçbir menfaate değişmem, değişmedim. Çünkü ben, Merhum Başbuğumuzun hayat boyu yanında durmuş, feyzini Türk-İslam’ın ruhundan alan; kapı kapı siyasi gezintiye çıkmaktansa paşa paşa ölmeyi göze alacak inanmış bir Ülkücüyüm.”
Hakkı tutan, hakikati yaşatan, vefayı bilen ve Hz. Ali’nin “Fazilet sahibinin kıymetini ancak fazilet sahibi bilir” ölçüsünden yaşananlara bakan herkes, bu sözlerin şahitliğini yapacaktır.
“Devlet Bahçeli” ismi, Ülkücü Hareket bünyesinde ve Türk siyasetinde her daim dava adamlığı, temiz, dürüst ve ilkeli siyasetin sembolü olarak karşımıza çıkmaktadır. Onun bu karakteri, usta şair Cemal Safi’nin şiirlerine de ilham kaynağı olmuştur:
“Siyaset sahnesinde böylesini görmedim,
Böyle temiz, böyle saf huylusunu görmedim.
Tam isabet kaydeder karakter tahlillerim,
Dost Devlet Bahçeli’den soylusunu görmedim!”
Sayın Devlet Bahçeli’deki Türkiye sevgisi ve Türk dünyası sevdası, onu siyasette her zaman soylu bir çizgide tutmaktadır.
Yeri geldiğinde yaptığı çağrılar, ortaya koyduğu stratejiler ve dile getirdiği haklı öfkeler; hep bu derin sevgi ve sevda uğruna şekillenmekte, siyasi duruşunun temelini oluşturmaktadır.
Bütün bunların nihai hedefi ise birlik, beraberlik ve kardeşlik hukuku çerçevesinde Türk milletini yarınlara güçlü ve müreffeh kılmaktır.
“Tarih onu haklı çıkardı” sözü, Türk siyasetinde en çok onun ismiyle birlikte anılmıştır.
Türk milliyetçiliğine hizmet amacıyla kurduğu Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Merkezleri, enstitüler, medya kurumları ve siyaset okulları da aynı vizyonun somut ürünleridir. Bu kurumların tamamı, Lider Devlet Bahçeli’nin bilgeliğinde Türkiye ve Türk dünyası sevdasını besleyen, güçlendiren ve geleceğe taşıyan önemli yapı taşları olmuştur.
30 yıllık MHP liderliği dönemi ve öncesindeki dava mücadelesi, yeni nesillere “Yükselsin milletim, Yaşasın devlet” ölçüsünde ilham ve ışık olacak niteliktedir.
“Benim aklım hep Türkiye’dir” vizyonuyla yürüdüğü bu kutlu yolda Allah’tan ona sağlık, sıhhat ve uzun ömürler niyaz ediyoruz.
Şanla, şerefle, gururla, onurla ve tertemiz bir dava adamlığıyla MHP Liderliğinde geçen 30 yılı kutlu olsun.
Nice yıllara…
https://t.co/R5fq84lFmr
HÜSEYİN ÇELİK, KARGALARDAN SES VAR MI?
MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin yıllar önce “Hüseyin Çelik, Türk düşmanıdır, inkârcıdır, iftiracıdır ve nankördür” sözleriyle tarif ettiği Hüseyin Çelik, bu özelliklerini hiç değiştirmeden hâlâ “Ben hayattayım” çıkışları yapmaktadır.
AK Parti’nin atık sisteminden uzaklaştırıldıktan sonra da siyaset sahnesinde tutunabilmek adına adeta çırpınmaya devam eden Hüseyin Çelik, ne zaman bir kamera görse AK Parti’nin siyaset felsefesine saldırmakta, MHP düşmanlığını her cümlesine sıkıştırmaktadır.
“Cumhur İttifakı” ismini duyduğunda tansiyonunun düştüğü ise muhakkaktır.
Ne zaman unutulduğunu düşünse, ne zaman Türk siyasetinde bir hareketlilik olsa derhal kameraların önüne atılan Hüseyin Çelik, “CHP bölünür de, yeni kurulacak partiden bir davet alırım” düşüncesiyle geçtiğimiz günlerde CHP’li yazar ve yorumculara ait Onlar TV’nin YouTube kanalında yayınlanan programına konuk olmuştur.
Bitik ve çaresiz bir siyasetçi olarak CHP medyası üzerinden kendine ilgi arayan Hüseyin Çelik, “Siyasete girmeye çok meraklı değilim ama şimdi girmem diyerek de büyük konuşmak istemem” sözleriyle sağa sola sinyal yollamaktadır. Bazı gazetecilerin kulis bilgilerine göre kendine kapı açamayınca alternatif olarak oğluna siyasi zemin hazırlamaya çalışmaktadır. Bu yüzden Özgür Özel’in kuracağı partiyi dört gözle beklediği söylenmektedir.
AK Parti’den şutlandığı ve Cumhur İttifakı kurulduğu günden beri de papağan gibi sürekli “MHP kiminle ittifak yapmışsa bitirmiştir” cümlesini tekrarlamaktadır.
2016’dan bu yana senede ancak iki kez konuşma fırsatı bulan Hüseyin Çelik, muhalif gazete ve televizyonlara çıkarak varlığını hatırlatmaya çalışmaktadır. Bu medya kuruluşları da “Mal bulmuş Mağribî gibi” Cumhur İttifakı’na saldırmak ve fitne üretmek için onun papağanvari tekrarlarına gönüllüce katlanmaktadır.
Hüseyin Çelik, “MHP kiminle ittifak yapmışsa bitirmiştir” diyerek AK Parti cenahına fitne saçmakta; diğer yandan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni "Türk tipi başkanlık Türkiye'nin felaketi olmuştur. Rus Duması ile bizim Meclis arasında bir fark yoktur." sözleriyle hedef almakta ve aslında Cumhur İttifakı’nın birlikteliğini bozmayı amaçlamaktadır.
AK Parti’nin atık sisteminden uzaklaştırılmasa ve yeniden bakan yapılsa bu cümleleri kurar mıydı? Elbette hayır. FETÖ uyarılarına “Cemaat devlete sızmış, buna kargalar güler” diyerek savunma yapan vizyonsuz bir siyasetçiden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi hakkında yorum dinlemek, zaman kaybından başka bir şey değildir.
AK Parti ve MHP birlikteliğinden oluşan Cumhur İttifakı, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle girdiği 2018 ve 2023 seçimlerini, karşısında dünya birleşse de kazanmadı mı?
Hem sen, Cumhur İttifakı 2016 yılında kurulduğundan beri “MHP kiminle ittifak yapmışsa bitirmiştir” diyerek düşmanlık tatmini peşinde değil miydin?
Senin hesabın orada ise terazi ortada…
İşte iki seçimdir, kazanan kim?
Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük talihsizliklerinden biri de böyle bir adamın Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olmasıdır. Çünkü Türk milletinin tarihine, kültürüne ve milli değerlerine düşman bir şahsın bu bakanlık üzerinden milletin gençliğine hangi zehirleri enjekte ettiği malumdur. Türkiye Cumhuriyeti’ne düşmanlığı defalarca görülen bu adamın, şimdi de Osmanlı’ya kadar gidip padişah düşmanlığı yapması kimseyi şaşırtmamaktadır.
Geçmişte “Birkaç Mehmet şehit oldu diye Meclis toplanmaz” diyen Hüseyin Çelik’in bir kutsal ölçüsünün olması mümkün müdür?
Yine geçmişte “Atatürk de dini kullanarak insanların kendisine biat etmesini istiyordu” diyerek Atatürk düşmanlığı yapan Çelik, son katıldığı programda ise Atatürk’e övgüler dizmektedir. Bunu da muhtemelen Özgür Özel’e kendini pazarlamak için yapmaktadır. Ancak adı gibi bilmektedir ki, Özgür Özel’in de gerçek manada bir Atatürk sevgisi ve saygısı yoktur.
Hüseyin Çelik’teki MHP’ye dair kuyruk acısı, onun en büyük psikolojik yüküdür. Bu yük onu yavaş yavaş yer bitirir ve ruh sağlığını bozar. Belki de bu bozuk halidir.
Tekrar kameraların önüne çıkıp aynı siyasi papağanlığı yapana kadar psikolojisi ağır bir yük altında kalmaya devam edecektir. Sözcü TV ve Halk TV, insanlık adına bu süreyi uzatmadan Hüseyin Çelik’i kameralarının karşısına çıkarıp Cumhur İttifakı düşmanlığı yaptırmaya devam ederse, hem onun sağlığına hem de kendi kitlelerinin psikolojisine “fayda” sağlamış olur.
Sözcü TV ve Halk TV’nin misyonu zaten Cumhur İttifakı düşmanlığı üzerine kurulu olduğu için, yoldan geçen herkese mikrofon uzatmak işlerine geliyor. Bu açıdan Hüseyin Çelik onlar için bulunmaz bir Hint kumaşıdır.
Programa davet ederlerse, “Gülen kargalarla” arası nasılmış diye sormayı da ihmal etmesinler.
Çünkü onun “Gülen” kargalara karşı özel bir ilgisi olduğu malumdur. MHP düşmanlığı ile karga meselesi arasında direkt bir bağlantı vardır.
Hüseyin Çelik, seni en iyi MHP tanıyor.
Zaten tanınmanın psikolojisiyle MHP düşmanlığı yapıyorsun…
Ancak senden gelen ses, bitik bir siyasetçinin sinek vızıltısından öteye gidememektedir.
https://t.co/WqMf0Oi6ir
KUR’AN’I MİZAH KONUSU YAPAMAZSIN
Mizahı, komediyi, fıkrayı, güldürü programlarını ve stand-up gösterilerini seven, takip eden ve ilgiyle izleyen biriyim.
Ülkü Ocakları Genel Sekreteri olarak görev yaptığım dönemde, aynı zamanda Ülkü Ocakları bünyesinde yayımlanan dergilerin genel yayın yönetmenliğini de yürütüyordum. Bu süreçte “Paçoz” adlı bir mizah dergisi çıkarmak için hazırlıklara başlamıştım.
Derginin logosundan yazar kadrosuna, içeriğinden yayın sistemine kadar tüm çalışmalar tamamlanmıştı.
Ancak yaşanan görev değişikliği nedeniyle bu projeyi hayata geçirme fırsatı bulamadım. Eğer yayın hayatına başlayabilseydi, sayfalarında pek çok siyasi eleştiri karikatüre de yer verilecekti.
Türkiye’de stand-up ve mizah dünyasını yakından takip eden biri olarak izlemediğim çok az sanatçı kaldı. Ali Sunal’ın genel sanat yönetmenliğini üstlendiği Güldür Güldür Show başta olmak üzere Cem Yılmaz, Ata Demirer, Zafer Algöz ve Can Yılmaz’ın gösterilerini Ankara Congresium Kongre ve Sergi Merkezi’nde canlı izleme imkânı buldum. Diğer pek çok gösteriyi ise sosyal medya ve dijital platformlar üzerinden takip ettim.
Bütün bunları niçin anlattım?
Çünkü mizah konusunda belirli bir toleransa ve hoşgörüye sahibim. Ölçüler korunduğu, edep ve adap sınırları aşılmadığı sürece her siyasetçinin ve pek çok konunun eleştirilebilmesini demokrasinin bir gereği ve kazanımı olarak görüyorum.
Ancak stand-up gösterilerini ideolojik saplantıların ve siyasi yandaşlığın aracı hâline getirerek adaletsizliğe, hadsizliğe, bölücülüğe ve ahlaksızlığa dönüştürenlere elbette karşıyım. Bu çerçevede, canlı izleme fırsatı bulduğum Cem Yılmaz’ın çifte standart içeren tutumlarını birçok kez eleştirdim. Benzer şekilde Güldür Güldür Show hakkında da eleştiri yazıları kaleme aldım.
Cem Yılmaz ya da diğer sanatçılar diledikleri siyasi çizgide durabilir. Ancak onların belirli bir tarafta konumlanarak mizah yapmaları, eleştirilmeyecekleri anlamına gelmez. Tam tersine, ortaya koydukları mizahın içeriği, kullandıkları dil ve sergiledikleri tutum da kamuoyu tarafından eleştirilebilir.
Bununla birlikte hiçbir stand-up sanatçısına millî ve manevi değerleri alaya alma, küçük düşürme ya da inananların kutsallarını mizah malzemesi hâline getirme hakkı verilmemektedir.
Son günlerde stand-up sanatçısı Deniz Göktaş gündeme oturdu. Siyasi mizah yapan ve çeşitli kesimlere yönelik eleştirilerde bulunan Göktaş’ın son gösterilerinden birinde, milyarlarca insanın kutsal kabul ettiği ve inandığı Kur’an-ı Kerim hakkında kullandığı hadsiz ifadeler kamuoyunda geniş tartışma yarattı ve eleştiri sınırlarını aşarak imansızlık ve inananları alaya alma yönünde tepki çekti. Gösteri programında kullandığı hadsiz, ölçüsüz ve pervasız sözler şöyledir:
“İlk üç kitap iyi de dördüncüde çeviri zayıf. Dört kitap arasında en iyisi o bence, bir kere çok iddialı bir çıkış 600’lü yıllarda. Bu son kitap demek... Yazan için de çok zor, aklına yeni bir fikir gelse ‘son kitap’ dedik, ‘domuz da yemeyiversin’...”
Bu sözlerin ardından komedyen Deniz Göktaş hakkında “dini değerleri aşağıladığı” iddiasıyla soruşturma başlatıldığı da kamuoyuna yansıdı.
Bu noktada Hüseyin Nihâl Atsız’ın şu sözleri aklıma geliyor: “Bayrakla alay edemezsin. Millî tarihle eğlenemezsin. Kur’an’ı mizah konusu yapamazsın. Aile namusunu hiçe sayamazsın. Bunlar millî mukaddesattandır. Millî mukaddesâtı olmayan millet, millet değil, hayvan sürüsüdür.”
Özgür Özel taraftarı CHP merkezli ve yancı muhalefet, Deniz Göktaş’a sahip çıkmak için birbiriyle yarışıyor.
Gösteriyi yalnızca siyasi iktidar eleştirisi olarak göstermeye çalışarak kurnazca bir savunma yapıyorlar.
Özgür Özel’in “Sanata saygısı olmayan, şakadan espriden anlamayan bir anlayış var karşımızda” demesi de dini değerlere saygısının hangi boyutta olduğunu göstermesi açısından manidardır.
Zira bizzat kendisi daha önce 4-6 yaş grubu çocuklara Kur’an-ı Kerim öğretilmesiyle ilgili “Bir ortaçağ zihniyetine yönelmenin, bunu kurumsallaştırmaya çalışmanın millete ne faydası var?” demişti.
Ezcümle: Toplumu güldüreceğiz düşüncesiyle dini değerler alaya alınmaz, dalga geçilmez. Alaya alanlara, dalga geçenlere de sahip çıkılmaz. Bunun tartışılacak bir yönü de yoktur.
Mizaha toleransın da bir sınırı vardır.
https://t.co/L6y40si81H
MGK KARARI, ADALET BAKANI'NIN ADIMI VE DEVLET BAHÇELİ'NİN ÇAĞRILARI...
Son yıllarda bu milletin çocukları ve gençleri üzerinden ciddi tehlike sinyalleri alıyoruz. Kimisi “Suça Sürüklenen Çocuklar”, kimisi ise “Suçu Sürükleyen Çocuklar” diyor. Ancak ne denirse densin, sonuç ortada: Suça bulaşan çocuk ve gençlerin sayısı hızla artıyor. Özellikle pandemi sonrası bu artış dikkat çekici boyutlara ulaştı.
Resmî verilere göre, güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı olay sayısı 2024 yılında 612 bin 651’e, 2025 yılında ise 497 bin 162’ye yükseldi.
Okul sıralarında olması gereken çocuklar ve gençler artık karakollarda, adliye koridorlarında ve mahkeme salonlarında boy gösteriyor. Bu manzara karşısında insanın içinden “Gençliğim eyvah!” demek geliyor.
Suça karışan çocukların en sık yer aldığı olaylar adli kayıtlara şöyle yansıyor:
• Cinayet ve yaralama
• Hırsızlık
• Uyuşturucu kullanımı ve ticareti
• Tehdit
• Genel güvenliği tehlikeye düşüren suçlar
• Diğer suçlar
Bu gidişat, toplumda gelecek kaygılarını derinleştirmiş; mesele artık yalnızca adli bir sorun olmaktan çıkıp millî güvenlik boyutuna ulaşmıştır.
Nitekim konu, devletin en üst güvenlik organlarının da gündemindedir. Millî Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında ilk defa doğrudan işaret edilen başlıklardan biri hâline gelmiştir. 18 Haziran 2026 tarihinde yapılan son MGK toplantısının resmî bildirisinin üçüncü maddesinde şu ifadeler yer almıştır:
“Organize suçlarla mücadele kapsamında gerçekleştirilen operasyonlar ele alınmış; başta çocuklarımız ve gençlerimiz olmak üzere tüm vatandaşlarımızın huzur ve güvenliğinin mutlak surette muhafazası hedefiyle atılan adımların kararlı bir şekilde sürdürüleceğinin altı çizilmiştir.”
***
Olayların üzerine sorumluluk duygusu ve cesaretle giden Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek de MGK kararlarından kısa bir süre sonra yaptığı açıklamada, çocuklarımızı ve gençlerimizi tuzağa düşüren, onları suç aleti olarak kullanan “yeni nesil çeteler” olarak bilinen organize suç örgütlerine karşı kararlı mücadele mesajı verdi:
“Bu kapsamda talimatımızla, Ceza İşleri Genel Müdürlüğümüz tarafından 81 ildeki 175 Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığına ‘Organize Suç Örgütleri ile Mücadele’ konulu yeni ve kapsamlı bir genelge gönderilmiştir. Genelgeyle; şehirlerde yapılanan, evlatlarımızı ve gençlerimizi istismar eden, sosyal medya üzerinden suç propagandası yapan, haraç, tehdit, yağma ve silahlı eylemlerle vatandaşlarımızı korkutmaya cüret eden suç örgütlerine karşı adli süreçlerin daha hızlı, daha etkin ve topyekûn yürütülmesi hedeflenmiştir.”
***
Millî Güvenlik Kurulu’nun bu yöndeki kararı ile Adalet Bakanı Akın Gürlek’in attığı adım, Türk milletinin uzun süredir beklediği somut gelişmeler olmuştur. Artık alınan kararların ve başlatılan operasyonların sonuçlarının açıkça ortaya konulması, çocuklarımızı ve gençlerimizi suça sürükleyenlerin, uyuşturucu batağına saplayanların hesap verdiğinin milletçe görülmesi gerektiğine inanmaktayız.
Çocuklarımızın ve gençlerimizin suça bulaştırılmasının “Millî Güvenlik Meselesi” hâline gelmesiyle ilgili olarak 11 Eylül 2025 tarihinde “Son Günlerde Devamlı Gündemde Tutulan Çocuk Suçlular” başlıklı bir açıklama yapan MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin, gidişatı öngörerek yaptığı çağrılar ve tespitler, gelişen her olayla birlikte daha da önem kazanmıştır ve bu yönde şimdi somut adımlar atılması, Türk milleti adına umut verici bir gelişmedir:
“İnternet mecrasında; görsel medya, yazılı medya ve sosyal medya sahalarında suç ve suçluyu özendiren, kışkırtan, tahrik ve motive eden bütün fiil veya provokatif söz, eylem ve düşüncelerin tanım, tasnif ve tespitinin yapılması,
Çocukların suça sürüklenmesini önlemek maksadıyla soruşturma, kovuşturma ve infaz aşamalarıyla ilgili yeni yasal tedbirlerin alınması,
15-18 yaş grubundaki çocuklar için öngörülen ceza indirimlerinin yeni baştan değerlendirilmesi,
Çocukları suç işlemeye yönlendiren sokak çeteleriyle amansız mücadelenin biteviye sürdürülmesi,
Suçluların suç delilleriyle birlikte ele geçirilmesi,
Adil, hakkaniyete bağlı, vicdanları kanatmayacak yargılamaların hukukun temel ilkelerine müzahir ölçüde süratle tamamlanması,
Kamuoyuna yerleşen ‘cezasızlık algısının’ bütünüyle kaldırılması,
Yapanın yanına kâr kalacağına dair yerleşmiş kanaatlerin mutlaka yıkılması,
Devletin adalet dağıtmadığına ilişkin ezberlerin yayılmasıyla yasa dışı bireysel hak arama yollarına başvurulmasının engellenmesi önerimizin ana başlıklarıdır.”
***
Sayın Devlet Bahçeli’nin önerdiği bu başlıklar birer birer hayata geçirilerek, çocuklarımızı ve gençlerimizi geleceğimizin huzuru ve güvenliği adına kurtarmalıyız. Onun özellikle dikkat çektiği ‘cezasızlık algısı’ ve ‘yapanın yanına kâr kalacağına dair yerleşmiş kanaatler’ vurgusu son derece önemlidir. Bir insanın hayatına son vermenin karşılığı 10-20 yıllık bir ceza olmamalıdır. Aynı şekilde, cinayete teşebbüs niteliğindeki ağır yaralama suçlarının cezası da birkaç ayla sınırlı kalmamalıdır. Aksi takdirde, hukuk sistemi caydırıcı olmak yerine suç işlemeyi özendirici ve teşvik edici bir etki doğurabilir.
Öncelikle, ‘Yeni Nesil Çeteler’in en önemli motivasyon kaynaklarından biri olan ‘cezasızlık algısı’ ve ‘yaptığımız yanımıza kâr kalır’ düşüncesi ortadan kaldırılmalıdır. Sosyolojik, eğitimsel, hukuki ve ekonomik alanlarda Türk devletinin atması gereken hangi adımlar varsa, bunların acilen hayata geçirilmesi gereken bir dönemdeyiz.
Vakit kalmamıştır.
Artık çocuklarımızı ve gençlerimizi kurtarmak için mücadele zamanıdır.
https://t.co/Ju9UDkBzmA
ABD’nin örtülü toplantılarına resmi davetli sıfatıyla katılarak Türkiye’yi pazarlamaya yeltenen, Türkiye’nin huzur ve birliğine kast edecek girişimlere çanak tutan, 15 Temmuz’da sinsice FETÖ’cüler ve Barkey ile aynı safta buluşan bir şahsın, hiçbir konuda ağzına ABD yada İsrail’i almayıp sürekli Ülkü Ocakları’nı aklınca hedef göstermesi bizim nazarımızda tabi ancak beyhude bir durumdur.
Ne garip tesadüftür ki bu şahsın hizmet ettiği ülke ve çevrelerle beraber kendisi de her fırsatta Ülkü Ocakları’na düşmanlık etmektedir.
Bu haliyle Türkiye’nin göz bebeği ve dünyanın en büyük gençlik organizasyonu olan, Türk gençliğinin kalbinin attığı Ülkü Ocakları’nın Türkiye üzerinde hesap kuranların korkulu rüyası olduğu gerçeği bir kez daha ortaya çıkmıştır.
Türkiye’nin huzur ve bütünlüğünü hedef alarak, Kayseri’de gerçekleşen 2024 tarihindeki olayları çıkarıp, kışkırtmaktan mahkum olmuş bir şahsın, yeniden Kayseri’de boy göstermesi ve tekrar yeni provokasyonlara meyledecek tutumlara tevessül etmesi girişimlerine hemşerilerimiz uyanık ve teyakkuzdadır.
Bu provokatör şahsın ne Kayseri nede aziz milletimiz nazarında kıymeti harbiyesi yoktur.
AÇ-KAPA MÜSAVAT: BAYRAK KAPATIYORUM, BAYRAK AÇIYORUM
Ankara’da yolda giderken billboardlarda, kendi güneş logosu altında eriyen İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun elinde bayrak tuttuğu “Bayrak Açıyorum” yazılı afişlerini gördüm. Direkt aklıma Şener Şen’in efsane Artema reklamı geldi.
Şener Şen musluk reklam filminde şöyle diyordu:
Açıyorum… açılıyor.
Kapıyorum… kapanıyor.
Ufak bir hareketle… açıyorum, kapıyorum.
Ben bunu hep yapıyorum.
Aç kapa, aç kapa… Tamamen kontrolüm altında!
Aç kapa, aç kapa…
Müsavat Dervişoğlu da tıpkı öyle: İşine gelince bayrak açıyor, işine gelmezse bayrak kapatıyor.
Şimdi neye karşı miting düzenliyor?
“Terörsüz Türkiye” projesine karşı…
Neye karşı ki?
DEM’e “Gelin Türkiye partisi olun, gelin teröre cephe alın” denmesine, Kandil’in, DEM’in, YPG’nin ve diğer uzantıların “Kurucu Önder” gördüğü Öcalan’a “Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykır” çağrısına karşı…
İşte o yüzden bayrak açıyor.
İyi de…
Bu parti, terör örgütü PKK’nın bir önceki siyasi uzantısı olan HDP’nin 2019 yerel seçimlerinde ve 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ittifak ortağı değil miydi?
Hem HDP hem İYİ Parti, Ankara, İstanbul, Mersin, İzmir, Antalya, Adana, Bursa, Aydın, Hatay, Çanakkale ve daha birçok il ve ilçede aday çıkarmayarak CHP’nin belediye başkan adaylarını desteklemedi mi?
HDP Eşbaşkanı Sezai Temelli “Kürdistan’da biz kazanacağız, Batı’da da AK Parti ve MHP’ye kaybettireceğiz” demedi mi?
Müsavat Dervişoğlu’nu o günlerde bayrak açarken gören olmuş muydu?
Hayır, o günlerde “bayrak kapatma” modundaydı.
Ekrem İmamoğlu İstanbul’da “HDP’nin başımın üzerinde yeri var. HDP’lilere layık olmaya çalışıyorum” dediğinde, Vahap Seçer Mersin’de “Mersin’deki zafer aynı zamanda HDP’nin başarısıdır” dediğinde, Mansur Yavaş Ankara’da “Ajans izin verirse HDP ile görüşürüm” derken, Tunç Soyer İzmir’de “HDP’lilerin gücüne güç katmaya geldim” dediğinde bayrak hep kapatma modundaydı.
Müsavat Dervişoğlu, bayrak kapattığı o dönemde bu belediye başkanlarının seçilmesi için canla başla çalışıyordu. Hiçbirine toz kondurmuyordu. Hele HDP’nin “İzmir’de profilinize en uygun aday” dediği Tunç Soyer için ortaya koca gövdesini koyuyordu.
Tunç Soyer’in HDP/PKK yakınlığını, Kıbrıs’a Rum bakışını, milli konulardaki ihanet ve gafletlerini geçtim. Müsavat Dervişoğlu, 12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra sorgu odalarında Ülkücülere işkence yaptıran Tunç Soyer’in savcı babası Nurettin Soyer tartışmaları gündeme geldiğinde, “Ben şimdi nasıl çıkıp da babasından ötürü oğlunu suçlarım veya sorumlu tutarım?” demişti. Oysa Tunç Soyer, babasının yaptıklarıyla ilgili “Demokrat bir adamdı. Babam olmasıyla gurur duyuyorum. Onun oğlu olmak kolay değildi” diyerek hukukun gereğini yaptığını söylüyordu.
Gerçi şimdi “Bayrak Açıyorum” dediği de hikâye…
Çünkü daha geçtiğimiz aylarda, “DEM’le hiçbir sıkıntımız yok. Bizim DEM’le ilişkileri bozma lüksümüz yok. DEM’le CHP ayrı ayrı düşemez” diyen Özgür Özel’e mutlak butlan kararı sonrası şöyle yanıt vermişti:
“Her basın açıklamasının başında ifade ettiğim gibi, mevkidaşlık hukukunun yanı sıra aramızda bir de abi-kardeşlik hukuku vardır. Ben Özgür Özel ile bu denli yakın olmaktan iftihar ediyorum. Herkes öncelikle bunu bilsin. Aramızdaki kardeşlik hukuku sıradan bir hukuk değildir.”
Demek ki Müsavat Dervişoğlu’nun “bayrak açıyorum, bayrak kapatıyorum” dönemleri sadece siyasi ve kişisel menfaatleri söz konusu olduğunda devreye giriyor. Yarın Özgür Özel, yeni kuracağı partide “Hadi toplanın, DEM’le yeniden ittifak yapıyoruz” derse, bayrak yine kapanacaktır.
İYİ Parti’nin kurucu Genel Başkanı Meral Akşener, “Kürtlerin siyasal temsilcisi HDP” dediğinde bayrak kapalı değil miydi?
2021 yılında bir basın mensubunun “Kemal Kılıçdaroğlu’nun tezkereye ‘hayır’ deyip sonra Kandil’i bombalama vaadinde bulunmasının çelişkili olduğu söyleniyor” demesi üzerine “Kapsamlı bir çelişki de görmüyorum. Kandil başka bir yer, Suriye’nin kuzeyi başka bir yer” diyerek sınır ötesi terörle mücadele operasyonlarına karşı çıkmasına destek verirken de bayrak kapalı değil miydi?
Cumhurbaşkanlığı seçimleri arifesinde YSK önünde basın açıklaması yapan 6’lı ittifakın temsilcileri arasında iken, bir muhabir “PKK, Kandil ve Yeşil Sol bileşenleri Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleme kararı aldı. Bu gelişmeye ne diyorsunuz?” sorusunu sorunca “Dağılın beyler!” diyerek apar topar kaçanlar arasında da bayrak kapalı değil miydi?
CHP’nin Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, HDP ile anayasa taslakları hazırladıklarını itiraf ederek televizyon ekranlarına bağlandığında, “Bu konu 2018’in ocak ve nisan aylarında 4 parti arasında yapılan anayasa çalışmasına ilişkin bir bilgidir. Doğrudur. Cumhuriyet Halk Partisi, HDP, Saadet Partisi ve İYİ Parti uzmanları ve yetkilileriyle ortak fayda sağlayan bir anayasa raporu hazırlandı. Ama bu 2018 yılının başlarında yapılan bir çalışmaydı” dediğinde de bayrak kapalı değil miydi?
Emperyalizmin ürettiği “Kürt sorunu” kavramı için “HDP’yi meşru organ olarak görebiliriz. Eğer bu sorun çözülecekse meşru bir organla çözebiliriz” diyen Kemal Kılıçdaroğlu’na, “HDP yasal ve meşrudur. Kemal Kılıçdaroğlu’nun çözüm süreci için Meclis’i işaret etmesini destekliyorum” mealinde destek verdiğinde de bayrak kapalı değil miydi?
Türk bayrağını istismar etmek için aç-kapa sistemi kuran Müsavat Dervişoğlu, aslında “Terörsüz Türkiye” sürecinde de bayrak açmış değildir. Eski gaflet ve ihanetlerini sürdürmeye devam ederken yine suçüstü yakalanan o olmamış mıydı?
Mesela “Terörsüz Türkiye” süreci içinde terör örgütü YPG’nin Suriye’nin devlet ve toprak bütünlüğünü kabul etmemesi üzerine terörle mücadele operasyonları başladığında Müsavat Dervişoğlu şöyle diyordu:
“Şimdi kalkmışlar, Suriye’deki gelişmeleri sanki bir zafermiş gibi sunmaya çalışıyorlar… PKK’yı perdelemek için uydurdukları SDG, Fırat’ın batısından süpürülünce bunu uluslararası bir başarı gibi pazarlıyorlar.” (21 Ocak 2026)
Tam da o günlerde MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli şu açıklamayı yapmıştı:
“Bu nedenle sadece Fırat’ın batısı değil, Fırat’ın doğusu da; Ayn el Arap’tan Kamışlı’ya kadar faal hâlde bulunan terörist faaliyetlerin kökü kurutulmalı, mıntıka temizliği bütüncül ve eşgüdüm hâlinde hayata geçirilmelidir. Ne yurt içinde ne de yurt dışında terörizmin ve terör örgütlerinin kanlı kumpas ve komplikasyonlarına tahammül etmeyeceğiz, boyun eğmeyeceğiz, alttan almayacağız.” (20 Ocak 2026)
***
Bu açıklamadan haftalar öncede Sayın Devlet Bahçeli şu açıklamayı yapmıştı:
“SDG/YPG’nin İsrail’in tetikçisi, uzaktan kumanda edilen, yemlenip imkânsız hayallere itilen bir kukla olmak yerine Suriye’nin 10 Mart Mutabakatı’na müzahir bir parçası hâline gelmesi herkesin ortak menfaatinedir. Aksi hâlde Türkiye’nin ve bölge ülkelerinin güvenlik damarını tarumar edecek her münafık mülahaza ve müzmin hazırlığın sonu, fail ve figüranları için vahim olacaktır.” (31 Aralık 2025)
***
Gördünüz değil mi, kimin Türk bayrağı elinde ve gönlünde sürekli açık ve dalgalanıyor?
Müsavat Dervişoğlu, terör örgütü PKK’ya karşı yürütülen silahlı mücadeleye dün de karşı çıkmış, bugün de karşı çıkmaktadır. MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli ise terör örgütü PKK’ya karşı her daim anladığı dilden konuşmayı bilmiş, “Terörsüz Türkiye” sürecinde olduğu gibi bu meseleyi kökten çözecek strateji ve kararlılığı ortaya koymuştur.
Müsavat Dervişoğlu, senin bu siyasi siciline bakıldığında “Bayrak açıyorum” pozların hem komik hem de boş duruyor.
Gel sen, Türk bayrağı üzerinden “açıyorum-kapatıyorum” istismarlarını bırak da, Şener Şen’in Artema musluk reklamındaki gibi “Aç kapa, aç kapa… Tamamen kontrolüm altında!” repliğiyle rol verelim sana…
Ya da Özgür Özel “Al sana şu kadar milletvekilliği kontenjanı” derse, bu “Bayrak açıyorum” rollerini de artık bırak.
Harbi baydın vesselam…
Sicil ortada, kime rol kesiyorsun ki?
https://t.co/v8O0Cq76E0
SEN NASIL GEÇMİŞTİN MANSUR YAVAŞ?
Siyasette sık sık parti değiştiren milletvekilleri ve belediye başkanları, kamuoyuna ahlaki olarak güven vermemektedir. Çünkü bu tür geçişler, genellikle kişisel menfaatlerin ön planda olduğu yönünde bir algı oluşturmaktadır. Ancak Türk siyasetinde bu durum artık sıradanlaşmış, hatta gelenekselleşmiştir. Kimi “fikirlerim uyuşmadı”, kimi de “daha iyi hizmet edebilmek” gerekçesini öne sürerek bir partiden diğerine geçmektedir. Elbette, gerçek niyeti doğruda, hakta ve millete hizmette buluşmak olanlar da hatalarından ders çıkararak siyasi tercihlerini değiştirebilmektedir. Bu niyetini somut biçimde ortaya koyabilen siyasetçilere yönelik eleştiriler de doğal olarak daha sınırlı kalmaktadır.
Son günlerde milletvekili ve belediye başkanı transferleri yeniden siyasetin en sıcak gündem maddelerinden biri hâline gelmiştir.
CHP’de yaşanan ayrışma, bölünme ve iç çekişmeler, doğal olarak partiden milletvekili ve belediye başkanlarının kopuşunu hızlandırmaktadır. Nitekim geçtiğimiz hafta bir CHP milletvekili, geçtiğimiz günlerde ise bir CHP belediye başkanı iktidar partisine katılmıştır. Önümüzdeki günlerde de bu katılımların artacağı konuşulmaktadır.
Geçmişte başka partilerden milletvekili ve belediye başkanı transfer etmiş olan CHP’nin Özgür Özel kanadı ise AK Parti’ye geçen milletvekili ve belediye başkanlarına sert tepki göstermektedir. Bu kadro ve medyası bu transferler konusunda neler diyor neler…
Bir de bu konuda konuşan CHP’nin tembel ve vizyonsuz Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş var.
Geçmişte farklı siyasi partilerde siyaset yapmış olan Mansur Yavaş da, CHP’den AK Parti’ye geçen Haymana Belediye Başkanı hakkında “Cumartesi geldi. Elimi öpmek istedi, öptürmedim. Hiçbir şey yokmuş gibi gitti. ‘Sırtımı sıvazlayın yeter, kimseyle işim yok. İyi yaptığım zaman iyi yaptın deyin, yeter’ dedi.” ifadelerini kullanarak eleştiride bulunmuş…
Haymana Belediye Başkanı böyle davranmış olabilir; geçer gider. Ancak senin MHP’den CHP’ye geçişin, siyaset tarihinin en şaibeli, en tartışmalı ve en tuhaf parti değişikliklerinden biri olarak hafızalara kazınmış; gerçek karakterini de ortaya koymuştur. Unuttun mu Mansur Yavaş?
12 Eylül 2010 referandumu sürecinde, MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’ye gönderdiğin mektupta şu ifadeler yer alıyordu:
"Ülkücü harekete yabancı dar bir kadronun elinden çıkan politikalarla 'CHP'yle özdeş parti' suçlamalarına çanak tutan bir anlayış sergilenmiştir. İçinde maneviyatı barındırmayan bir milliyetçiliğin halk tarafından CHP'yle aynı kategoride değerlendirildiğini fark edemeyen bir siyaset tarzıyla bu hareketi iktidara taşıyamayız."
Aynı mektupta, dönemin AK Parti hükümetine yönelik şu destek çağrılarını de yapıyordun:
"Haziran ayından itibaren ülkede yeni bir parlamento teşekkül edecektir. Bizzat iktidar partisi tarafından restorasyon dönemi olacağı ilan edilen bu dönemde, ülkücülerin bulunmaması, bu süreçte etkili olamaması elbette kabul edilebilir bir durum değildir. Dolayısıyla hiçbir şey yokmuş, her şey mükemmel gidiyormuş gibi davranıp görevden kaçamayız."
Sonra ne mi yaptın?
17-25 Aralık FETÖ operasyonlarının tam ortasında, 21 Aralık 2013 tarihinde CHP’ye üye oldun. AK Parti’ye destek çağrısı yapıp MHP’ye tavır aldın, sonra gittin CHP’ye üye oldun… Ne kadar da dikkat çekici, hatta tuhaf bir tablo değil mi?
Mansur Yavaş, artık siyaset tartışmalarının içinde figüran olma alışkanlığını bırakmalı ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevine odaklanmalıdır. Bugüne kadar yapmadığı hizmetlerle yüzleşmelidir. En azından gözle görülür bir-kaç proje hayata geçirmelidir. Yoksa ikinci dönemi de boş geçecek…
Ankara’nın sorunları çözülmeden yapılan siyasi figüranlıklar, sadece “cambaza bak” oyunu olmaktadır.
Onun tembelliğini alkışlayan kim varsa Ankara halkına en büyük düşmanlığı o yapmaktadır. Oysa o şişirilmiş balon ABB Başkanlığı döneminde defalarca patlamıştır.
https://t.co/aOYONidbkb
YILMAZ ÖZDİL, ÖZGÜR ÖZEL'İN AŞKLARINI ANLATMIŞ !
Özgür Özel ile mesela bu havlucu arasında büyük bir aşk vardı. Yok muydu?
Milletvekili listesinde birinci sıraya koyuyorlardı, otelinden çıkmıyorlardı.
Havlucu sonra poşet moşet deyince ne oldu?
Bize sınır ötesinden ayar vermeye kalkan her kim varsa Türkiye Cumhuriyeti’nin hürriyetine ve egemenliğine yan gözle bakmamayı öyle ya da böyle öğrenecektir.
FETÖ’NÜN CHP’DEKİ HAREKETLİLİĞİ
FETÖ’nün tüm unsurları, 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra kurulan Cumhur İttifakı’nı ve hükümeti zayıflatmak, hatta iktidardan uzaklaştırmak amacıyla ittifakın karşısında yer alan siyasi parti ve adayları desteklemiştir. Bu tutumlarını büyük ölçüde değiştirmeden, sistematik bir şekilde sürdürmektedirler.
Muharrem İnce’yi, Meral Akşener’i ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu cumhurbaşkanı adayı olarak bir umut ve çıkış yolu gördükleri için onları aktif biçimde desteklediler. 2023 seçimlerinin ardından ise tartışmasız bir şekilde Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’na yöneldiler. Seferberlik hâlinde destek verdikleri Kemal Kılıçdaroğlu’nu ise “mutlak butlan” kararının hemen ardından sosyal medyada adeta linç ettiler. Çünkü Türkiye’de kendilerine alan açacak, nefes aldıracak bir siyasi iklim beklentileri, mevcut tablo karşısında ağır bir darbe almıştı.
FETÖ’nün Cumhur İttifakı’ndan intikam alma kini ve öfkesi onları hâlâ diri tutmaktadır. Elebaşı Fethullah Gülen ölse de yurt dışındaki binlerce unsur ve Türkiye’deki kripto yapılar bu hedeften asla vazgeçmemiştir. FETÖ, adeta parçalanmış kıtalarını Türkiye’de yeniden birleştirmeye çalışmaktadır.
Son umutlarını Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olmasına bağlamışlardı. Ancak o da yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarıyla cezaevine düşünce, Özgür Özel’e aynı ilgiyi göstermeye devam ettiler; zira Özel, onlar nezdinde onun emrinde bir isim olarak görülmektedir.
Bu bakış açımızı güçlendiren somut açıklamalar da mevcut CHP yönetiminden gelmiştir.
CHP İletişim Koordinatörü Ali Haydar Fırat, 34 bin trol hesap belirlediklerini açıklayarak şöyle demiştir: “577 ana hesap tespit ettik. Bu hesapların tüm içerik üretimini yaptığını belirledik. Hem FETÖ’cü hesaplar hem Ekrem İmamoğlu hesapları çoğu zaman birlikte hareket etmiş. FETÖ’nün bin 900 doğrudan hesabı ile İmamoğlu ekibi arasında çok ciddi şekilde aynı içeriklerin ortak olarak dolaşıma sokulduğunu belirledik. Bunlara para ödenmiş.”
CHP Milletvekili Hasan Öztürkmen de kısa süre önce trol hesaplara ilişkin yaptığı açıklamada, Özgür Özel’in genel başkanlığı döneminde medya kuruluşlarına ve sosyal medya hesaplarına parti kasasından 755 milyon TL gönderildiğini vurgulamıştır.
Görüldüğü gibi bizim bakış açımız ve tespitlerimiz CHP’li yöneticilerin direkt suçlaması haline gelmiştir.
Ali Haydar Fırat ve Hasan Öztürkmen gibi isimlerin CHP’liliği sorgulanmayacağına göre, Anavatan Partisi’nde siyasete başlayıp CHP’yi dizayn etmeye kadar güçlenen Ekrem İmamoğlu’nun FETÖ’nün sembol kanalı Samanyolu’nda spor yorumculuğu yapmasını da tekrar hatırlamakta fayda vardır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun “mutlak butlan” kararının hemen ardından yaptığı ilk konuşmada, “Arkamızdan sinsice sızan, ruhunu satmış FETÖ ajanlarını zamanında fark edemediğim için sizlerden özür diliyorum. Biz ‘vatan, millet’ dedikçe kapalı kapılar ardında dış odaklardan medet uman, onlardan icazet ve yardım dileyen o gafilleri koynumda beslediğim için sizlerden özür diliyorum” demesi, CHP’nin FETÖ tarafından ahtapot gibi sarıldığının açık bir itirafı olmuştur.
CHP’deki ayrışma ve arınma hamleleri bakalım daha hangi gerçekleri ortaya çıkaracak?
https://t.co/kOSgsDQ8Bd