“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayanların mükâfatları Rableri katındadır…”
Bakara 2:274
*******
Elhamdülillah...
Gazze’miz de daha önce Kur’an-ı Kerim basımı yapıp öğrencilere dağıtmı...
Erzak dağıtımı...
Çadır alımı yaptım.
Elhamdülillah..
İmkânım oldukça yapmaya da devam ediyorum evelallah.
Bunları teşvik olsun diye paylaşıyorum.
Sizler de güvendiğiniz, emin olduğunuz yerlere sadakalarınızı ve yardımlarınızı ulaştırın.
Bir mazlumun derdine derman olun.
Hayırda yarışalım. Rabbim yapılan bütün yardımları kabul eylesin inşaAllah.
Seri Devam...
BÖLÜM 2 — KAPI
21 EYLÜL 2023...
Tarihi bir kenara yazın. Çünkü bazen tarihin yön değiştirdiği günü anlamak için savaşın başladığı güne değil, savaştan birkaç hafta önce söylenen bir cümleye bakmak gerekir. O gün Veliaht Prens Mohammed bin Salman kameraların karşısına geçmiş ve TELAVİV ile yapılması beklenen büyük anlaşma için çok açık konuşmuştu: Her geçen gün biraz daha yaklaşıyorlardı.
İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen ise fazla beklenmeyeceğini söylüyor, 2024'ün ilk aylarını işaret ediyordu. Yani mesele söylenti değildi artık. Masa kurulmuştu. Sandalyeler çekilmişti. Kalemler hazırlanıyordu. Geriye yalnızca kimin hangi şartla imza atacağı kalmıştı. Adına İBRAHİM ANLAŞMASI deniliyordu. Güzel bir isimdi.
İbrahim...
Üç büyük dinin ortak hafızasında bulunan bir peygamberin adı.
Barış deniliyordu.
Ticaret deniliyordu.
Teknoloji deniliyordu.
Yeni Ortadoğu deniliyordu. (BOP)
Ama siz devletlerin önünüze koyduğu dosyanın kapağına değil, son sayfasına bakacaksınız. Çünkü devletler ilk sayfaya insanların duymak istediğini, son sayfaya kendilerinin elde etmek istediğini yazar. Eğer Suudi Arabistan da İsrail ile aynı masaya oturursa yalnızca iki ülke birbirine el uzatmayacaktı. İslam dünyasının en önemli merkezlerinden biri Telaviv'i resmen kabul etmiş olacaktı. Ardından başka başkentlerin önündeki psikolojik duvar da yıkılacaktı. Filistin meselesi çözülmeden Telaviv ile normalleşilemeyeceğini söyleyen eski düzen sona erecekti. Önce Filistin, sonra normalleşme denilen denklem tersine dönecekti.
Önce normalleşme, Filistin sonra...
Belki de hiçbir zaman.
İşte birileri tam olarak bundan korkuyordu. Çünkü İBRAHİM ANLAŞMASI kurulursa yalnızca devletlerin ilişkileri değişmeyecek, bölgenin gelecek elli yılı değişecekti.
KIZIL DENİZ değişecekti.
BASRA değişecekti.
AK DENİZ değişecekti.
PERS DEVLETİ'nin çevresindeki çember değişecekti.
TÜRKİYE'nin önündeki masa değişecekti.
Ve en önemlisi GAZZE'nin dünyaya söyleyebileceği son sözlerden biri de elinden alınacaktı.
O nedenle birileri için İBRAHİM ANLAŞMASI yapılmalıydı.
Birileri içinse yapılmamalıydı.
Hikâyemiz tam burada başlıyor.
Selâmün aleyküm kardeşlerim.
1 EKİM 2023 — ŞAFAK OPERASYONU'NDAN 6 GÜN ÖNCE...
MARDİN.
Şehrin dışında, taş duvarları yılların rengini almış bilinmeyen bir ev. Ne kapısında tabela vardı ne önünde araç. Evin içinde ışıklar dahi dışarıdan fark edilmeyecek şekilde kapatılmıştı. Fakat alt kattaki odada Ortadoğu'nun geleceğini konuşan insanlar vardı. Masanın başında HF oturuyordu. HİÇ'in lideri.
HF önündeki dosyalara son kez baktı. Haftalardır aynı kâğıtların üzerinde çalışıyorlardı. KÖRFEZ KRALLIĞI'nın görüşmeleri... TALAVİV'in hazırlıkları... Washington'daki temaslar... Bölgedeki askerî hareketlilik... GAZZE'den gelen son raporlar... Her şey hazır görünüyordu. HF dosyanın kapağını kapattı fakat elini üzerinden çekmedi. Odanın diğer ucunda dış siyasi kanadın iki önemli ismi İsmail Haniye ile Halid Meşala oturuyordu. Yanlarında dış operasyon ve bağlantılardan sorumlu Salih el-Aruri vardı. HF'nin aklındaki soru dosyalarda yazmıyordu. Başını kaldırdı ve doğrudan sordu: “Her şey hazır diyorsunuz. Peki Gazze hazır mı?” Odanın içindeki hava bir anda değişti. Çünkü hazırlanan dosyalarla hazırlanacak insanlar aynı şey değildir. Bir operasyonun planını kâğıda yazabilirsiniz. Ama bir annenin oğlunu toprağa vermeye hazır olup olmadığını dosyaya yazamazsınız. Bir babanın evinin yıkılmasına hazır olup olmadığını istihbarat raporuyla ölçemezsiniz.
HF tekrar sordu: “Gazze hazır mı?”
İsmail Haniye başını hafifçe öne eğdi. “Gazze yıllardır hazırlanıyor.” HF hemen karşılık verdi: “Ben silahlı adamları sormuyorum. Gazze'yi soruyorum.” İşte mesele buydu. Silahlı adam başka şeydir. Halk başka. HF, Salih el-Aruri'ye döndü: “Yahya Sinvar ve Muhammed ed-Dayf Gazze'deki ailelerle görüşsün. Büyük aileler dinlensin. İnsanlara bedeli anlatmadan hiçbir cevap kabul etmiyorum.”
Masanın sol tarafında uzun süredir sessiz duran MAHMUD HÜSEYİN hafifçe gülümsedi. Önündeki mushafa baktı ve Bakara Suresi'nin 190'ıncı ayetini hatırlattı: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın; fakat haddi aşmayın.” Sonra mushafı kapattı. “Bu ayetin iki tarafı vardır,” dedi. “İnsanlar bazen yalnızca ilk tarafını duyar. Karşı koymayı. Oysa ikinci tarafı da aynı ayetin içindedir: Haddi aşmayın. Yani karşı koyma hakkı vardır, fakat ölçüyü kaybetmeme emri de vardır. Öfke ölçünün önüne geçerse insan Allah'ın emrini değil kendi öfkesini takip etmeye başlar.” Odadakiler sustu.
Mahmud Hüseyin ellerini masanın üzerinde birleştirdi. “Hasbunallahu ve ni'mel vekîl.” Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.
HF ona baktı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra yalnızca “Elhamdülillah” dedi.
Ama o gece kimsenin bilmediği bir gerçek vardı. Mardin'deki o küçük odada konuşulan mesele aslında GAZZE değildi. İBRAHİM MASASI'ydı. Çünkü Gazze'de olacak herhangi büyük bir kırılma, KÖRFEZ KRALLIĞI ile TALAVİV arasındaki masayı ya tamamen devirecek ya da yıllarca geriye atacaktı. Peki gerçekten amaç bu muydu? İşte bunu şimdilik cebinizde tutun. Çünkü makalemin sonunda yeniden bu soruya döneceğiz.
3 EKİM 2023 — ŞAFAK OPERASYONU'NDAN 4 GÜN ÖNCE...
SAAT 02.15.
GAZZE.
Adresi bilinmeyen bir bina. Pencereleri kapalı. Alt kattaki odada uzun bir masa. Masanın en uç noktasında Yahya Sinvar, yanında Muhammed ed-Dayf, biraz ilerisinde Mervan İsa oturuyordu. Fakat o gece masanın etrafındaki en önemli insanlar onlar değildi. Gazze'nin büyük ailelerini temsil eden yaşlı adamlar sağlı sollu dizilmişti.
Sinvar aşireti...
Haniye aşireti...
RAVİLER...
NECCARLAR...
ŞAMİLER...
Gazze'nin sosyal dokusunu bilenler bilir. Orada yalnızca örgütler yoktur.
Aileler vardır.
Mahalle vardır.
Aşiret vardır.
Aynı soyadını taşıyan yüzlerce insanın oluşturduğu görünmez ağlar vardır.
Bazı kapılar devlet kurumundan önce aile büyüğünün sözüyle açılır.
Bazı kavgalar silahla değil, bir ihtiyarın iki cümlesiyle biter.
O nedenle o gece masada yalnızca silahlı kanadın ne düşündüğü önemli değildi.
Gazze'nin ne düşündüğü önemliydi.
Ancak iki büyük aile özellikle çağrılmamıştı: Doghmush ve Hilles aşiretleri.
HİÇ'in elindeki dosyalarda bu ailelerin bazı kolları hakkında dış bağlantı şüpheleri bulunuyordu. Şüphe vardı; kesin hüküm yoktu.
Fakat dört gün sonra ne olacağını bildiğiniz bir gecede şüphe bile bazen insanı kapının dışında bırakmaya yeter.
Aşiret ve aile temsilcileri tek tek söz aldı. Hepsi mahalleleriyle, aileleriyle, insanlarıyla konuştuklarını söylediler. Hazır olduklarını söyleyenler vardı. Korkanlar vardı. “Başka yol kalmadı” diyenler vardı.
Mervan İsa uzun süre dinledi. Sonra aniden ayağa kalktı. Sandalyesini arkasına itti. “Ben size hazır olup olmadıklarını sormuyorum,” dedi. “Ben size neye hazır olduklarını anlayıp anlamadıklarını soruyorum.”
Masadakiler ona baktı. Mervan devam etti: “Evlatları ölecek. Analar ölecek. Babalar ölecek. Evler yıkılacak. Elektrik kesilecek. Su kesilecek. Aç kalabiliriz. Dünya bizi seyredebilir. Yardım beklediğimiz devletler gelmeyebilir. TÜRKİYE gelene kadar dediğiniz gün hiç gelmeyebilir. Bütün bunları söylediniz mi?” İşte o zaman odadaki sessizlik Mardin'deki sessizlikten daha ağır oldu. Çünkü savaş uzaktan konuşulduğunda kahramanlık hikâyesidir. Evinizin üzerine geldiğinde başka bir şeydir. HANİYE ailesinin yaşlı temsilcisi gözlerini kapattı. Dudaklarından yalnızca şu söz çıktı: “Lâ tahzen innallâhe me'anâ.” Üzülme. Şüphesiz Allah bizimle beraberdir. Tevbe 9:40. ve gözlerinden damla damla yaş aktı.
Yahya Sinvar o ana kadar tek kelime etmemişti. Sert bakışlarıyla masadakileri izliyordu. Arkasına yaslandı. Önündeki çaydan küçük bir yudum aldı. Sonra bardağı yavaşça masaya bıraktı. “Hayber'i hatırlayın,” dedi. Herkes ona döndü. “Ama yalnızca kapıyı değil. Hikâyenin tamamını hatırlayın.” Hayber kuşatması sırasında Müslümanlar kaleleri almaya çalışırken Hz. Muhammed'in ertesi gün sancağı Allah'ı ve Resûlü'nü seven, Allah ve Resûlü'nün de kendisini sevdiği bir kişiye vereceğini bildirdiğini anlattı. Ertesi gün sahabiler sancağın kime verileceğini beklerken Resûlullah, “Ali nerede?” diye sormuştu. Hz. Ali'nin gözlerinden rahatsız olduğu söylenmiş, getirildiğinde Resûlullah ona dua etmiş ve ardından sancağı vermişti.
Fakat Sinvar burada durdu. “İnsanlar Hayber'i anlatırken kapıyı anlatıyor,” dedi. “Ali'nin cesaretini anlatıyor. Fakat Resûlullah'ın ona ne söylediğini unutuyor.
Acele etme...
Önce git, anlat, davet et.
İşte bizim hatırlamamız gereken budur.” Sonra tarih boyunca Hz. Ali'ye nispet edilen meşhur Hayber kapısı rivayetini anlattı. Kalkanının elinden düşmesi, kale kapısını kendisine siper yaptığına dair anlatılar...
Sinvar önündeki haritayı kendisine doğru çekti. Parmağını Gazze'nin kuzeyine götürdü. Erez/Beit Hanoun geçişi. Birkaç saniye orada tuttu. Sonra başını kaldırdı. “Hayber'in kapısı neyse bizim için yıllardır bu bariyer de odur,” dedi. “Ama kapıyı açmak kolaydır. Asıl mesele kapının arkasında ne olduğunu bilmektir.” Mervan İsa gözlerini Sinvar'dan ayırmadan sordu: “Peki arkasında ne var?” Sinvar'ın cevabı kısa oldu: “Bunu yedinci gün göreceğiz.” Sohbet sabaha kadar sürdü.
7 EKİM 2023 — SABAH.
Gazze yine ablukanın içinde uyandı. Aslında uyandı demek ne kadar doğru, bilmiyorum. Çünkü bazı şehirler uyur. Bazı şehirler yalnızca gecenin geçmesini bekler. Gazze yıllardır sınırlarla çevriliydi. İnsanların giriş çıkışının ağır biçimde kısıtlandığı, savaşların, yoksulluğun, mülteci kamplarının ve kaybedilmiş evlerin hafızasını taşıyan küçücük bir toprak parçası.
Orada 1948 yalnızca tarih değildi.
Dededen toruna anlatılan bir evdi.
Bir bahçeydi.
Bir anahtardı.
1967 yalnızca tarih değildi.
İntifadalar yalnızca tarih değildi.
2007'den sonra ağırlaşan abluka yalnızca siyasi bir kavram değildi.
Bir çocuğun denizi görüp denizin ötesine geçememesiydi.
Bir hastanın izin beklemesiydi.
Bir gencin dünyayı telefon ekranından izlemesiydi.
Sonra sabahın sessizliği bozuldu.
Gökyüzüne roketler yükseldi. Sınır bariyerinin çeşitli noktalarında gedikler açıldı. Erez/Beit Hanoun hattı dahil olmak üzere farklı geçiş noktaları saldırıya uğradı. Silahlı gruplar karadan geçti. Denizden hareket eden unsurlar vardı. Gökyüzünde motorlu yamaç paraşütleri görüldü. TALAVİV'in yıllardır milyarlar harcayarak oluşturduğu elektronik gözetleme sistemi, sensörler, kuleler, kameralar ve askerî noktalar bir anda çok sayıda ihlalle karşı karşıya kaldı. Bazı askerî mevziler kısa sürede basıldı. Haberleşme zincirleri şaşkınlık yaşadı. Gazze'de gökyüzüne bakan insanların bir kısmı yıllardır değişmeyeceğini düşündükleri bir görüntünün değiştiğini görüyordu.
Duvar aşılmıştı.
Yıllardır “geçilmez” denilen bariyerin içinden insanlar geçiyordu.
İşte o görüntünün Gazze'deki sembolik anlamı buydu.
Mesele birkaç metre tel değildi. Mesele yıllardır kendilerini dünyanın geri kalanından ayırdığını düşündükleri çizginin bir sabah ortadan kalkabileceğini görmekti.
Ama...
Buraya dikkat edin.
Çünkü tarihin yönünü değiştiren şey bazen saldırının başladığı an değil, başladıktan sonra ortaya çıkan kontrolsüzlüktür.
Sabah ilerledi.
Askerî hedeflerin ötesinde sivillerin de öldürüldüğüne ilişkin haberler gelmeye başladı. Rehineler vardı. Evlerden görüntüler geliyordu. Aksa Tufanı'nı hazırlayan çekirdek kadronun neyi planladığıyla sahada farklı grupların ne yaptığı birbirine karışmaya başlamıştı.
İşte HİÇ'in Mardin'deki merkezinde alarm tam burada verildi.
Saatler sonra HF'nin önüne ince, kırmızı bir dosya bırakıldı.
Üzerinde tek kelime vardı:
ÇAKAL.
ÇAKAL, Gazze'nin güneyindeki milis ağının kod adıydı.
Abu Shabab Bedevi milis grubu...
Lideri Yasser Abu Shabab.
HİÇ'in elindeki istihbarat dosyasına göre bu yapı uzun süredir kaçakçılık, sınır ticareti ve İsrail bağlantılar üzerinden takip ediliyordu. Fakat dosyanın içindeki en önemli şey geçmişi değildi.
Aksa Tufanı'ndan önce gerçekleştiği değerlendirilen bir dış temas vardı. Yasser Abu Shabab tüm bilgileri MOSSAD'a aktarmış.
HF dosyayı okudu.
Bir kez.
Sonra tekrar.
Başını kaldırdı.
“ÇAKAL” dedi...
Dosyanın üzerine kırmızı kalemle şu not düşüldü:
ÇAKAL — DIŞ SERVİS TEMASI?
Soru işareti özellikle bırakıldı.
Çünkü istihbaratta soru işareti bazen bir kelimeden daha değerlidir.
HİÇ'in raporu şuydu: TALAVİV'in servisleri hazırlığın tamamını Yasser Abu Shabab tan öğrenmiş. İsrail'in planı devreye girmiş ve Askerî hedeflerle başlayan saldırının içine Abu Shabab Bedevi milis grupları dahil olarak sivillere yönelik saldırılar başlatmış görüntüler ise dünyaya yayılmıştı.
Ve artık TALAVİV'in elinde Gazze'ye karşı çok büyük bir savaş başlatmak için kullanacağı siyasi zemin vardı.
Ardından savaş başladı.
Gazze vuruldu.
Ve o sabah açılan gedik yalnızca çelikten ve betondan yapılmış bariyerde değildi. Bölgenin yıllardır üzerine kurulduğu siyasi düzende de büyük bir gedik açılmıştı. TALAVİV'in güvenlik doktrini sarsılmıştı. Filistin meselesi birkaç hafta önce normalleşme masasının altında kaybolmaya yaklaşmışken yeniden dünyanın merkezine oturmuştu.
Peki İBRAHİM MASASI?
İşte asıl sorumuz bu.
21 Eylül'de “yaklaşıyoruz” denilen masa neredeydi şimdi?
KÖRFEZ KRALLIĞI'nın sandalyesi hâlâ orada mıydı?
Kalem hâlâ masada mıydı?
Yoksa 7 Ekim sabahı EREZ'de açılan gedik, aslında bin kilometre uzaktaki başka bir masayı mı parçalamıştı?
HF aynı gece Mardin'deki evde tek başına otururken 21 Eylül tarihli dosyayı yeniden açtı. İlk sayfadaki cümlenin altını çizdi:
HER GÜN BİRAZ DAHA YAKLAŞIYORUZ.
Sonra altına başka bir tarih yazdı:
7 EKİM 2023.
Kalemi bıraktı.
Pencerenin önüne geçti.
Dışarıda Mardin karanlıktı.
HF kendi kendine konuşur gibi fısıldadı:
“Onlar birbirlerine yaklaşıyordu...”
Bir süre sustu.
“Gazze araya girdi.”
Fakat sonra yüzü değişti.
Çünkü istihbaratçıların en büyük hatası, görmek istedikleri sonuca çok erken inanmaktır.
Masaya geri döndü.
İBRAHİM dosyasını kapatmadı.
Tam tersine yeni bir sayfa açtı.
Üzerine şunu yazdı:
İBRAHİM ANLAŞMASI OLMAMALI.
Altına ikinci cümleyi ekledi:
PEKİ KİM İSTEMİYORDU?
İşte mesele şimdi başlıyordu.
Çünkü anlaşmayı istemeyen yalnızca Gazze değildi.
İran Türk DEVLETİ istemiyordu.
Bölgedeki bazı yapılar istemiyordu.
Bazı devletlerin işine gelmiyordu.
Bazılarının ise anlaşmanın kendisine değil, kendi dışlarında yapılmasına itirazı vardı.
Bir anlaşmaya karşı olmakla o anlaşmanın yerine kurulacak düzeni istemek aynı şey değildir.
HF haritayı açtı.
GAZZE.
TALAVİV.
KÖRFEZ KRALLIĞI.
PERS DEVLETİ.
KIZIL DENİZ.
AK DENİZ.
Ve kuzeyde TÜRKİYE.
Parmağını Türkiye'nin üzerinde tuttu.
İşte bundan sonrası başka bir hikâyeydi.
Çünkü 7 Ekim sabahı Gazze'de açılan kapının ardında yalnızca TALAVİV yoktu.
Türkiye de vardı.
Mısır da vardı.
Körfez de vardı.
İran da vardı.
Amerika da vardı.
Avrupa da vardı.
Enerji yolları vardı.
Ticaret yolları vardı.
Ordular vardı.
İstihbarat servisleri vardı.
Ve en önemlisi, henüz kimsenin görmediği ikinci bir masa vardı.
O sabah duvar gerçekten aşılmıştı.
Fakat Gazze'deki sıradan insanların büyük bölümü kapının nereye açıldığını henüz bilmiyordu.
Belki TALAVİV'e...
Belki büyük bir savaşa...
Belki İBRAHİM MASASI'nın sonuna...
Belki de çok daha büyük bir İBRAHİM MASASI'nın başlangıcına.
HF dosyayı kapatırken saate baktı.
Gece yarısını geçmişti.
Önlerinde yalnızca yirmi beş gün vardı.
Çünkü HİÇ'in Ankara'ya gönderdiği son raporun altında tek bir tarih bulunuyordu:
1 KASIM 2023.
Ve raporun son cümlesi yalnızca üç kelimeydi:
“TÜRKİYE BEKLEMELİDİR.”
Neden?
İşte orası...
Bir sonraki kapıydı.
(DEVAM EDECEK)
1 KASIM 2023 — SAAT 07.00
O sabah Türkiye'de güneş henüz tam doğmamıştı.
Fakat gökyüzünde başka bir şey doğuyordu.
Altı ayrı noktadan KIZILELMA'lar havalanmıştı. Arkalarında KAAN'lar vardı. AKDENİZ'in üzerinde ise MARLIN SİDA'lar sessizce ilerliyordu. Daha geride Türkiye donanmasının büyük gövdeleri bekliyordu.
Hedef TALAVİV'di.
Haftalardır masada duran dosyanın son sayfası açılmış, kırmızı mühür kaldırılmıştı.
Fakat operasyonun başlamasından kısa süre sonra, KIZILELMA'lar henüz KARPAZ hattını tamamen geride bırakmadan bütün askerî haberleşme ağlarına aynı kod düştü.
GERİ DÖNÜN.
İki kelime.
Ne açıklama vardı ne gerekçe.
Harekât merkezindeki subaylardan biri emri tekrar okudu. Yanlışlık ihtimaline karşı ikinci doğrulamayı istedi.
Cevap daha sert geldi:
DEVLET İSTİHBARAT BAŞKANLIĞI — ACİL KOD. OPERASYON İPTAL. BÜTÜN UNSURLAR GERİ DÖNECEK.
Dakikalar önce TALAVİV'e yönelen gökyüzü, bu defa Türkiye'ye dönüyordu.
Peki ne olmuştu?
İşte hikâyenin asıl başladığı yer burasıydı.
Çünkü Türkiye o sabah yalnızca TALAVİV'i görüyordu.
Devlet ise haritanın tamamını.
İstihbarat merkezinin yerin metrelerce altındaki salonunda dev ekran açıldığında TALAVİV ekrandaki en küçük meselelerden biri hâline gelmişti.
KIZIL DENİZ...
BASRA geçişleri...
AK DENİZ...
Güneydeki askerî üsler...
Batılı filolar...
Kuzey ittifakının unsurları...
Ve doğuda sessiz duran PERS DEVLETİ.
Hepsi ayrı ayrı işaretlenmişti.
Başkan dosyayı masaya bıraktı.
“Bize TALAVİV'i gösterdiler,” dedi.
Kimse konuşmadı.
Başkan parmağını haritanın üzerinde gezdirdi.
“Biz TALAVİV'e bakarken onlar Türkiye'ye bakıyormuş.”
Odanın havası değişti.
İstihbaratın ulaştığı değerlendirmeye göre Türkiye'nin Telaviv'e karşı büyük bir askerî harekâta girişmesi yalnızca iki devlet arasında kalmayacaktı. İlk saatlerin ardından meydana gelecek diplomatik boşluk, bölgedeki güçlerin aynı anda pozisyon almasına yol açacaktı.
Daha kötüsü vardı.
Türkiye'nin yıllardır karşı karşıya olduğunu düşündüğü bazı devletlerle, dost veya tarafsız kabul ettiği bazı devletlerin çıkarları ilk kez aynı noktada kesişmişti.
Türkiye savaşı başlatacaktı.
Ama savaşın nerede biteceğine Türkiye karar veremeyecekti.
İşte operasyon bunun için durduruldu.
Fakat hikâye burada bitmedi.
Tam tersine...
Silahların sustuğu yerde diplomasi başladı.
Aradan aylar geçti.
Türkiye kamuoyu 1 Kasım sabahı yaşananlardan hiçbir şey öğrenmedi.
KIZILELMA'ların uçuşları eğitim faaliyeti olarak kayıtlara geçti. Donanmanın hareketliliği rutin tatbikat dosyalarının arasına gömüldü. O sabah verilen emir birkaç kişinin bildiği devlet sırrı olarak kaldı.
Sonra takvimler 14 Şubat 2024'ü gösterdi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan , sürpriz sayılabilecek bir kararla Mısıra'a gitti.
Onu havaalanında yıllardır ilişkilerin gergin olduğu Mısır Başkanı SİSİ karşıladı.
Gazeteler başka şeyler yazdı.
“Normalleşme.”
“Yeni dönem.”
“Ekonomik iş birliği.”
“Bölgesel barış.”
Kameraların önünde tokalaştılar.
Gülümsediler.
Heyetler masaya oturdu.
Ticaret konuşuldu.
Enerji konuşuldu.
AK DENİZ konuşuldu.
Gazze konuşuldu.
Fakat devletler bazen kameraların önünde konuştukları şey için değil, kameralar kapandıktan sonra konuşacakları şey için birbirlerini ziyaret ederler.
Asıl toplantı akşam başladı.
Masada yalnızca dört kişi vardı.
TURGAY KARAHAN.
SELİM NASR.
Türkiye Devlet İstihbarat Başkanı.
Ve Mısır'ın askerî istihbarat şefi.
Önlerinde anlaşma metni yoktu.
Harita vardı.
Selim Nasr sessizce sordu:
“1 Kasım'da neden döndünüz?”
Karahan birkaç saniye cevap vermedi.
Demek biliyorlardı.
Asıl önemli olan buydu.
Dosyasını açtı.
Önce Ak Deniz'i gösterdi.
Sonra KIZIL DENİZ'i.
Ardından Basra hattını.
En sonunda TALAVİV'in üzerine kalemi bıraktı.
“Çünkü mesele TALAVİV değildi.”
Nasr gözlerini kaldırdı.
“Peki neydi?”
Karahan'ın cevabı kısa oldu:
“Türkiye'yi savaşa sokmak.”
Odada sessizlik oluştu.
İşte o gece iki ülke arasındaki ilişki değişti.
Dost olmadılar.
Müttefik de olmadılar.
Bundan daha eski bir devlet geleneğine döndüler:
Çıkarları kesişen iki eski devlet oldular.
İlk mutabakat AK DENİZ üzerineydi.
İkinci mutabakat GAZZE üzerineydi.
Üçüncüsü ise hiçbir resmî metne yazılmadı...
Bölgenin hiçbir devleti, başka bir devletin hazırladığı savaşın piyonu olmayacaktı.
Bir saldırı gerçekleşmeden önce istihbarat paylaşılacak, olağan dışı askerî hareketlilik karşılıklı bildirilecek ve bölge dışından gelen büyük kuvvet hareketleri birlikte değerlendirilecekti.
Fakat dördüncü konu çok daha büyüktü.
İBRAHİM ANLAŞMASI.
Yıllardır TALAVİV ile Arap başkentlerini aynı masaya oturtmaya çalışan büyük proje...
KÖRFEZ KRALLIĞI'nın TALAVİV'le anlaşması hâlinde bölgenin siyasi haritası değişecekti.
Sonra ŞAFAK OPERASYONU yaşanmıştı.
Her şey durmuştu.
En azından görünürde.
Türkiye istihbaratının önündeki soru artık şuydu:
ŞAFAK OPERASYONU gerçekten İbrahim Masası'nı mı devirmişti?
Yoksa masanın şeklini mi değiştirmişti?
Karahan haritanın başında uzun süre durdu.
Sonra yalnızca şunu söyledi:
“Biz aylardır savaşı inceliyoruz. Belki yanlış yere bakıyoruz.”
Nasr kaşlarını kaldırdı.
“Nereye bakmamız gerekiyor?”
Karahan, KÖRFEZ KRALLIĞI'nı işaretledi.
“Masaya.”
Ertesi sabah iki lider birlikte İMAM ŞAFİ TÜRBESİ'ne gittiler.
Basın bunu sembolik bir ziyaret olarak gördü.
Fotoğraflar çekildi.
İki lider yan yana yürüdü.
Dışarıdan bakıldığında yıllar süren gerginliğin ardından verilen bir dostluk fotoğrafından ibaretti.
Fakat bir gece önce konuşulanları bilen dört kişi için o yürüyüşün anlamı başkaydı.
Çünkü devletler bazen anlaşmaları masalarda imzalar.
Bazen de hiçbir şey imzalamadan anlaşırlar.
TÜRKİYE o gece bir karar vermişti:
Bölgedeki yangının içine koşmayacaktı.
Yangının etrafında kimlerin odun taşıdığına bakacaktı.
Mısır başka bir karar vermişti:
AK DENİZ'in geleceğinin yalnızca Batılı başkentlerde çizilmesine izin vermeyecekti.
Ve ikisi de aynı şeyi fark etmişti.
TALAVİV...
ŞAFAK OPERASYONU...
İBRAHİM MASASI...
KÖRFEZ KRALLIĞI...
AK DENİZ...
KIZIL DENİZ...
Bunlar ayrı dosyalar değildi.
Aynı masanın farklı kâğıtlarıydı.
Fakat henüz masada açılmamış bir dosya daha vardı.
Üzerinde ülke adı yoktu.
Lider adı yoktu.
Yalnızca Türkiye istihbaratının kırmızı mührü ve üç kelime bulunuyordu:
“İKİNCİ SAFHA BAŞLADI.”
(DEVAM EDECEK)
Sayı tamamlandı.
Doğu uyandı.
Hilal tek başına yürümüyor artık.
Şimdi sıra Turan ellerde.
Merkez: Anadolu.
Masalar kuruldu.
Mühürler vuruldu.
Şimdi herkes haritaya bakıyor.
İlk çatlak Akdeniz'in Kilidinde.
Elhamdülillah, imkânımız doğrultusunda bir çadır almaya vesile olduk.
Bu bir övünç değil, bir hatırlatmadır.
Siz de güvendiğiniz vakıf veya yardım kuruluşu aracılığıyla bir mazlumun elinden tutun.
Mühim olan kimin vesile olduğu değil, bir mazlumun duasına ortak olabilmektir.
NOT: Gazze’de erzaklar, çadırlar ve ilaçlar bşr takım vakıflar aracılığıyla Gazze’li kardeşlerimize satılıyor.
Gazze’li kardeşlerimizin parası varsa alabiliyor. Yoksa....
Hatırlıyor musunuz?
Sözler unutulur sanılır...
Ama zaman onları tekrar hatırlatır.
Şimdi herkes " #sondakikahaberi " diye geçiyor...
Ben ise bunu size haftalar / ayler önce net olarak söylemiştim.
2024 ve öncesinde tek kelime yazdım: "Basra."
2025'te dedim ki:
"Şimdi sıra El-Fav'da..."
Bugün ise Türkiye-Irak enerji koridoru, Basra hattı ve bölgesel iş birliği herkesin konuştuğu başlıklar arasında.
O gün tek kelimeydi...
Bugün manşet oldu.
Bunları ilk kez bugün söylemiyorum.
Telegram kanalımızda, aylar öncesinden çok daha açık şekilde anlatmıştım.
(devam edecek)
Ve artık...
Bundan sonra ne olacağını sizlerle paylaşacağım.
Zaman geçecek...
Sonra dönüp birlikte değerlendireceğiz.
Hazırlanın...
BUGÜN GERÇEK CİHAT BAŞLIYOR!
Hiç düşündünüz mü...
Bir kelime...
Sadece tek bir kelime...
Nasıl olur da milyonlarca insanın zihninde aynı anda farklı anlamlar uyandırabilir?
Mesela "cihat"...
Bugün bu kelimeyi duyduğunuzda kaç kişinin aklına önce merhamet geliyor?
Kaç kişinin aklına bir yetimin başını okşamak geliyor?
Kaç kişinin aklına bir annenin gözyaşını silmek geliyor?
Kaç kişinin aklına bir hastanın ilacını almak, bir öğrencinin okul masrafını karşılamak ya da gecenin bir vakti kimsenin haberi olmadan edilen samimi bir dua geliyor?
Çok az...
Çünkü yıllardır bu kelimenin etrafına öyle kalın duvarlar örüldü ki insanlar artık kelimenin özünü değil, sadece gölgesini görmeye başladı.
Oysa bazen gölgeye bakmak, güneşi unutmaya sebep olur.
Gelin bugün gölgeyi değil, özünü konuşalım.
Çünkü cihat denildiğinde İslam'ın anlattığı ilk şey savaş değildir.
İlk şey...
Gayrettir.
Çabadır.
Emektir.
Allah'ın rızasını kazanmak için insanın bütün gücüyle iyiliğin tarafında durmasıdır.
Kur'an-ı Kerim'i baştan sona okuduğunuzda çok önemli bir gerçeği fark edersiniz.
Allah, insanı yeryüzünü imar etmek için gönderir.
Bozmak için değil...
Yakıp yıkmak için değil...
İnsan onurunu korumak...
Adaleti ayakta tutmak...
Mazlumu yalnız bırakmamak...
İşte asıl mücadele budur.
Kur'an'ımız da müminlerin mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda gayret etmeleri övülür. Ancak bütün ayetlere birlikte bakıldığında görülen büyük tablo şudur: Amaç savaşın kendisi değildir. Amaç hakkın korunması, zulmün engellenmesi ve insanın onurunun yaşatılmasıdır. Savaş ise belirli şartlarda ve belirli kurallarla ele alınan istisnai bir durumdur. Asıl olan, hayrın çoğalmasıdır.
Şimdi size küçük bir hikâye anlatayım.
Kışın en sert günlerinden biri...
Soğuk, insanın iliklerine kadar işliyor.
Yaşlı bir adam, elindeki eski montu çıkarıp sokakta titreyen bir çocuğun omzuna bırakıyor.
Kimse alkışlamıyor.
Kimse fotoğraf çekmiyor.
Kimse sosyal medyada paylaşmıyor.
Yaşlı adam yoluna devam ediyor.
Çocuk ise ilk defa o gece üşümeden uyuyor.
Sizce o yaşlı adam ne yaptı?
Belki dünyaya göre küçük bir iyilik...
Ama Allah katında kocaman bir mücadele...
Belki de gerçek cihat tam olarak buydu.
Çünkü cihat sadece meydanlarda verilmez.
Bazen insanın kendi içinde başlar.
Öfkelendiğiniz hâlde susabiliyor musunuz?
İntikam almak isterken affedebiliyor musunuz?
Size kötülük yapan birine iyilik yapabiliyor musunuz?
Kibrinizi yenebiliyor musunuz?
İşte en zor savaş budur.
İnsan bazen bin kişiyi yener...
Ama kendi nefsine yenilir.
Hz. Muhammed'in (sav) hayatına baktığınızda bunu açıkça görürsünüz.
O sadece savaş meydanlarında bulunan bir lider değildi.
Bir yetimin başını okşayan bir merhamet insanıydı.
Aç kalanı doyuran bir gönül insanıydı.
Komşusunun hâlini soran bir dosttu.
İnsanların kalplerini kazanmaya çalışan bir öğretmendi.
Sabretmeyi öğretti.
Affetmeyi öğretti.
Güzel söz söylemeyi öğretti.
İnsanların birbirini kırmak yerine ayağa kaldırmasını öğretti.
Çünkü kalpleri fethetmek, bazen şehirleri fethetmekten daha zordur.
Bugün etrafımıza bakalım.
Bir öğrencinin okul masrafını karşılayan insanlar var.
Bir engellinin tekerlekli sandalyesini alan insanlar var.
Kimse görmeden burs veren insanlar var.
Her ay maaşından küçük bir miktarı ihtiyaç sahipleri için ayıran insanlar var.
Bir sokak hayvanını aç bırakmayan insanlar var.
İnsanların umudunu yeniden yeşertmeye çalışan gönüllüler var.
Bunların hangisi küçüktür?
Hangisi Allah katında değersiz olabilir?
Belki de hiçbiri...
Çünkü Allah yapılan işin büyüklüğüne değil, niyetin samimiyetine bakar.
İşte cihat tam da burada anlam kazanır.
Bir çocuğun eğitimine destek olmak...
Bir yetimin başını okşamak...
Bir hastanın ilacına vesile olmak...
Bir yaşlının poşetini taşımak...
Bir borçlunun yükünü hafifletmek...
Doğru bilgiyi yaymak...
Yalanın önüne geçmeye çalışmak...
İnsanları umutsuzluğa değil umuda çağırmak...
Bunların hepsi Allah rızası için verilen bir gayrettir.
Ve evet...
Bunların her biri bir cihattır.
Bugün Gazze'ye baktığımızda bunu daha derinden hissediyoruz.
Orada insanlar sadece ekmek beklemiyor.
Hatırlanmayı bekliyor.
Unutulmamayı bekliyor.
Bir annenin çocuğuna süt alabilmesi...
Bir yaralının ilacına ulaşabilmesi...
Bir ailenin çadırını kurabilmesi...
Bir çocuğun temiz su içebilmesi...
Bunlara vesile olmak sadece bir yardım değildir.
Allah rızası için verilen büyük bir mücadeledir.
Maddi gücü olan infak eder.
Zekâtını verir.
Sadakasını ulaştırır.
Bir aileyi ayağa kaldırır.
Maddi gücü olmayan ise ellerini semaya açar.
"Allah'ım onları yalnız bırakma." der.
Belki cebinde verecek parası yoktur.
Ama kalbinde taşıdığı samimiyet vardır.
Ve bazen samimiyet, dünyanın en büyük servetinden daha değerlidir.
Osmanlı'nın asırlar boyunca kurduğu vakıfları düşünün.
Yollar boyunca inşa edilen kervansarayları...
Aşevlerini...
İmarethaneleri...
Çeşmeleri...
Medreseleri...
Darüşşifaları...
Bir yolcu gece korkmadan uyusun diye yapılan hanları...
Bir kuş susamasın diye yapılan sebilleri...
Bir öğrenci ilim öğrensin diye kurulan medreseleri...
İşte bunlar bize çok önemli bir hakikati anlatıyor.
Medeniyet sadece taş üstüne taş koymak değildir.
İnsanın kalbine umut koyabilmektir.
Onlar biliyordu ki Allah yolunda hizmet, sadece eline kılıç almak değildir.
Bir köprü yapmak da Allah yolunda hizmettir.
Bir hastane kurmak da...
Bir çeşme açmak da...
Bir yetimi okutmak da...
Çünkü gerçek güç yıkmakta değil, yaşatmaktır.
Şimdi gelin aynaya bakalım.
Kimseyi değil...
Kendimizi...
Bugün Allah rızası için neyin mücadelesini veriyoruz?
Bir kırgınlığı bitirebildik mi?
Bir yetimin yüzünü güldürebildik mi?
Bir hastaya umut olabildik mi?
Bir komşumuzun kapısını çalıp "Bir ihtiyacın var mı?" diyebildik mi?
Bilgimizi paylaşabildik mi?
Vaktimizi hayra ayırabildik mi?
Belki de cihat tam burada başlıyor.
Sessizce edilen bir duada...
Kimsenin görmediği bir sadakada...
Gece yarısı yapılan bir bağışta...
Bir öğrencinin omzuna dokunan şefkatte...
Bir annenin duasında...
Bir babanın alın terinde...
Bir çocuğun gülümsemesinde...
Çünkü Allah bazen büyük görünen işleri değil, ihlasla yapılan küçük iyilikleri büyütür.
Ve belki de bir gün...
Hepimiz geriye dönüp hayatımıza baktığımızda şunu anlayacağız.
Asıl kazandığımız savaş, kimseye karşı verdiğimiz savaş olmayacak.
Asıl kazandığımız savaş...
Nefsimize karşı verdiğimiz savaş olacak.
Çünkü gerçek cihat; insanın Allah'ın rızasını kazanmak için malıyla, vaktiyle, bilgisiyle, duasıyla ve merhametiyle iyiliğin tarafında durma gayretidir.
Ve bazen...
Bir ekmek, bir dua, bir yetimin tebessümü...
İnsanlık tarihinin en büyük zaferlerinden daha ağır gelebilir.
Bomba 1
Öcalan ile PKK, 2 aydır görüşüyor.!
Öcalan, PKK'yı silah bırakması için ikna etmeye çalıştı. Fakat PKK, Öcalan ile hiç bir bağı olmadığını öne sürerek silah bırakmayı kabul etmedi.
....
"Rojava" merkezli olan YPG ve YPJ ile de görüşüldü.
YPG'ye silah bırak denilmedi. Tam aksine silah bırakma ve bizden ol denildi.
Rojava yönetimi (YPG) ve yine Rojava yönetimi olan YPG'li kanatlardan Türkmenler ve Araplarla ile görüşüldü.
Görüşme sonunda YPG Türkiye ile anlaşmak için ŞARTLARINI dile getirdi.
▪️ Öcalan'ın serbest bırakılması.
▪️ Topraklarının özgürlüğünü sağlaması. (Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Bölgesi, Cizre, Deyrizor, Rakka, Fırat, Menbic, Afrin-Şehba ve Tabka)
TBMM'de, CHP, DEM, MHP ve AKP anlaştılar.
Birlikte yol alacaklar ve tek sözleri TÜRKİYE olacak.
Bugünlerde t'ror'st başı Öcalan vurgusu yapılıyor. Bu sizin için bir alıştırma olarak görün. Çünkü başınızı döndürecek çok daha büyük ve etkili gelişmeler olacak.
Kandil, DEM tarafından lav edilecek. DEM, Silahsız ve PKK'sız sadece "MİLLİYETÇİ KÜRT" hareketi ile devam edecek. Dem içinde tabii ki çatlak sesler çıkacak onların temizlenmesine de yardım edilecek.
Devlet oyunu kurdu. İç birliği sağlama amacı ile herkesin yol haritasını çizdi. Uymayanlar bizzat DEVLET tarafından yok edilecek.
Özellikle Türkler ve Kürtlerin bir araya gelmesinden en çok rahatsız olacak kesimlerden birisi de Persler.
İçeride bunların sözcüleri Saadet Partisi, Yeniden Refah Partisi ve AK Partinin içindeki kriptololarıda önümüzdeki günlerde ses çıkarmaya başlayacaklar.
Kim Siyonist uşağı, kim İran'cı, kim NATO'cu tek tek gün yüzüne çıkacak.
Bazen devletleri anlamaya çalışırken en büyük hatayı insan gibi düşünerek yapıyoruz.
Oysa devletlerin hafızası vardır ama duyguları yoktur.
Kızarlar gibi görünürler, severler gibi görünürler, dost olurlar, düşman olurlar... Fakat perde arkasında bütün bu görüntülerin üzerinde duran tek bir gerçek vardır: Çıkar.
*******
Türkiye ile İsrail yeniden aynı masaya oturdu.
Üstelik o masada üçüncü bir ülke yok.
Sadece Türkiye ve İsrail...
Anlaşmaya göre;
Sürecin başlaması için önce önemli bir kırılmanın yaşanması gerekiyor.
İlk kırılma İsrail siyasetinde olacak.
(daha önce anlattıklarım)
Bugünkü yönetim devam ettiği sürece yeni bir sayfanın açılmasının oldukça zor. Çünkü mevcut siyasi atmosfer hem içeride hem dışarıda çok yüksek bir gerilim üretiyor. Bu gerilim devam ettiği müddetçe Türkiye ile yeni ve güçlü bir diplomatik zeminin oluşması bana göre kolay görünmüyor.
Ancak siyasette hiçbir dönem sonsuza kadar sürmez.
Seçimler gelir...
Hükümetler değişir...
Öncelikler değişir...
İşte asıl dönüm noktası da burada başlıyor.
Yeni kurulacak bir İsrail hükümetinin Gazze konusunda farklı bir yaklaşım benimsemesi, insani yardım koridorlarını genişletmesi, ilaç ve gıda girişlerini kolaylaştırması, uluslararası toplumun tansiyonunu düşürecek bazı adımlar atması; yalnızca bölgesel atmosferi değiştirmekle kalmayacak, aynı zamanda yeni bir diplomatik kapıyı da aralayacaktır.
Elbette bütün sorunlar bir gecede çözülmeyecek.
Kimse geçmişi unutmayacak.
Kimse yaşananları silmeyecek.
Fakat devletlerin önünde bazen geçmişten daha ağır basan bir gelecek vardır.
İşte ikinci perde tam burada açılıyor.
Çünkü devletler, duygularla değil çıkarlarla hareket eder.
Bu cümle yıllardır söylenir ama çoğu zaman gerçek anlamı gözden kaçar. Bir devlet, masaya oturduğu ülkeyi sevdiği için değil; oturmadığı takdirde daha büyük kayıplar yaşayacağını düşündüğü için masaya gelir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Bu yeni dönemin merkezinde Doğu Akdeniz bulunuyor.
Daha doğrusu Levant Havzası...
(daha önce anlattıklarım)
Son yıllarda enerji başlığı çoğu zaman sadece doğal gaz üzerinden konuşuluyor. Oysa mesele yalnızca yer altındaki kaynaklardan ibaret değil. Enerji hatları, deniz güvenliği, ticaret yolları, yatırım koridorları, limanlar, uluslararası finans ve bölgesel güç dengesi birbirine bağlı başlıklar hâline geldi.
Levant Havzası tam da bu nedenle önümüzdeki yılların en kritik bölgelerinden biri olmaya aday görünüyor.
Bölgedeki her yeni gelişme, sadece enerji şirketlerini değil; devletlerin güvenlik politikalarını da etkileyecek.
İşte bu noktada ilerleyiş farklılaşıyor.
Bugün birbirinden uzak görünen aktörler, yarın aynı masada oturacaklar.
Çünkü enerji, bazen yıllarca kurulamayan diplomatik köprüleri birkaç ay içinde kurabilir.
Tarih bunun örneklerini defalarca gösterdi.
Bir dönem birbirine sert açıklamalar yapan ülkelerin, birkaç yıl sonra milyarlarca dolarlık anlaşmalar imzaladığına defalarca şahit olduk. Çünkü uluslararası sistemde kalıcı olan dostluklar veya düşmanlıklar değil, değişen şartlardır.
Türkiye ile İsrail arasında benzer bir süreç yaşanacak.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bunun bir yakınlaşma hikâyesinden çok bir çıkar dengesi hikâyesi olacağıdır.
İki ülke geçmişi değil; geleceğin zorunluluklarını konuşmaya başladılar.
Diplomasi bazen kameraların önünde yürür.
Bazen ise sessiz odalarda...
Kapalı kapılar ardında...
Resmî açıklamalardan çok önce başlayan temaslarla...
Tam olarak böyle bir süreç yaşanıyor.
Önce sessizlik...
Sonra küçük temaslar...
Ardından teknik görüşmeler...
Ve en sonunda herkesin gördüğü o masa...
Haritalar bazen değişmez...
Ama masalar değişir.
Suriye'de darbe olmadı.
Suriye'de yüksek öncelikli bir askerî durum da bulunmuyor.
Bazı "son dakika" sayfaları, doğrulanmış bilgi yerine duydukları iddiaları ve kendi yorumlarını haber gibi paylaşabiliyor.
Bu tür paylaşımlara itibar etmeyin.
Bugün, 4 Ağustos 1922'de hayatını kaybeden Enver Paşa'yı rahmetle anıyorum.
Mekânı cennet olsun.
Enver Paşa, tarihimizin en çok tartışılan isimlerinden biridir.
Aldığı kararlar eleştirilebilir, hataları konuşulabilir.
Ancak bir tarihî şahsiyeti değerlendirirken eleştiri ile ihanet suçlamasını birbirine karıştırmamak gerekir.
Onu seven de olur, eleştiren de.
Fakat ülkesini satmış bir isim değil; inandığı dava uğruna mücadele etmiş, hayatını cephede kaybetmiş bir Osmanlı subayıdır.
Rabbim rahmetiyle muamele eylesin.
Algoritma...
Gazze varsa yoksun.
Gazze yoksa varsın.
Vicdan sustukça görünür oluyorsun, mazlumu anlattıkça görünmez oluyorsun.
Peki ya Telegram grubu?
İşte o, tam da bugünler için kuruldu.
"Algoritma göstermedi." bahanesi olmasın diye...
Gazze'ye destek çağrıları doğrudan ulaşsın diye...
Birlikte hareket edelim diye...
Ama orada da sessizlik hâkim.
Demek ki mesele yalnızca algoritma değilmiş.
Asıl mesele, vicdan harekete geçmediğinde hiçbir bildirimin insanı harekete geçirememesi.
Hiç düşündünüz mü...
Bir insan neden her şeyini kaybetmeyi göze alır?
Makamını...
Servetini...
Özgürlüğünü...
Ailesini...
Hatta canını...
Çünkü bazı yolculuklar makam için başlamaz.
Bazı yürüyüşler alkış için yapılmaz.
Bazı insanlar, dünyanın vereceği hiçbir makamın; inandığı davadan daha büyük olmadığına inanır.
İşte Muhammed Mursi'nin hikâyesini anlamaya çalışırken de önce buradan başlamak gerekir.
Onu yalnızca bir cumhurbaşkanı olarak okursanız, hikâyenin büyük bölümünü kaçırırsınız.
Onu yalnızca siyasetin içinde değerlendirmeye çalışırsanız, milyonlarca insanın neden hâlâ adını gözyaşıyla andığını anlamakta zorlanırsınız.
Çünkü bazı insanlar için Mursi, sadece bir siyasetçi değildi.
Bir duruştu.
Bir semboldü.
Bir inancın temsilcisiydi.
Onu sevenlerin dilinde sıkça tekrar edilen ortak bir düşünce vardı.
Peygamber sevgisi...
Öyle bir sevgi ki ne seçimle kazanılır ne de seçimle kaybedilir.
Öyle bir sevgi ki insanı yalnız kaldığında bile ayakta tutar.
Öyle bir sevgi ki, dünyanın bütün makamlarını bir kefeye; inandığı davayı ise diğer kefeye koydurur.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
İnsanlar servetleri için değil...
İnandıkları uğruna ödedikleri bedeller kadar hatırlanırlar.
Kimileri saraylarda yaşadı.
Kimileri zindanlarda...
Kimileri alkışlarla uğurlandı.
Kimileri sessiz koridorlarda, demir kapıların ardında ömrünü tamamladı.
Fakat zaman, insanların nasıl öldüğünü değil; ne uğruna yaşadığını hatırlar.
Belki de bu yüzden bazı isimler yıllar geçse de unutulmaz.
Çünkü onların hikâyesi yalnızca kendilerine ait değildir.
Onlara umut bağlayan milyonların da hikâyesidir.
Bugün size sadece Muhammed Mursi'nin siyasi hayatını anlatmayacağım.
Bir seçim sürecini...
Bir darbeyi...
Ya da bir mahkeme salonunu...
Bunların hepsi tarihin görünen yüzüdür.
Asıl konuşacağımız şey, bir insanın hangi inançla bu kadar büyük bedelleri göze alabildiğidir.
Bir sabah erkenden evinizden çıktığınızı düşünün. Sokakta insanlar işe yetişmeye çalışıyor. Simitçi tezgâhını açıyor. Bir baba çocuğunu okula bırakıyor. Trafik her zamanki gibi ağır ilerliyor. Hayat, kimsenin fark etmediği küçük ayrıntılarla akıp gidiyor. İşte tam da böyle sıradan sabahlar bize önemli bir gerçeği hatırlatır. Dünyayı değiştiren büyük hikâyeler, çoğu zaman böyle sıradan günlerin içinde başlar. Kimse o günün tarihe geçeceğini bilmez. Kimse birkaç yıl sonra milyonların aynı günü tekrar tekrar konuşacağını tahmin etmez. Çünkü tarih, gelirken ses çıkarmaz.
Aslında Mursi'nin hikâyesi de biraz böyledir. Bir sabah uyandığında milyonların hafızasına kazınacak bir isme dönüşeceğini muhtemelen o da bilmiyordu. Yıllarca akademisyen olarak çalışmış, mühendislik eğitimi almış, ailesiyle yaşayan sıradan bir insan görünümündeydi. Fakat bazen insanın hayatındaki en büyük dönüşüm, kendi planıyla değil, zamanın önüne koyduğu imtihanlarla başlar.
Burada ilginç olan yalnızca bir kişinin yükselişi değildir. Asıl dikkat çeken, milyonlarca insanın ona yüklediği anlamdır. Çünkü bazı toplumlar, liderlerinden sadece ekonomi beklemez. Sadece güçlü bir devlet yönetimi de beklemez. Bazen onların gözünde bir lider, kendi inançlarının, umutlarının ve kırılmış hayallerinin taşıyıcısına dönüşür.
İşte tam bu noktada karşımıza tarih çıkar.
Geçmişe dönüp baktığınızda farklı coğrafyalarda birbirine benzeyen hikâyeler görürsünüz. İsimler değişmiştir. Bayraklar değişmiştir. Başkentler değişmiştir. Fakat insanların uğruna bedel ödediği değerler çoğu zaman aynıdır. Kimi adalet demiştir. Kimi özgürlük. Kimi bağımsızlık. Kimi de inancını yaşayabilme hakkı...
Belki de bu yüzden tarihin sayfalarını sadece savaşlar doldurmaz. En az savaşlar kadar insanların kalbindeki davalar da tarihi şekillendirir.
Peygamber sevgisi de birçok Müslüman için yalnızca duygusal bir bağlılık değildir. O sevgi, hayata bakışı belirleyen bir ölçüdür. Adalet anlayışını, merhameti, sabrı ve fedakârlığı besleyen bir kaynaktır. Bu yüzden bazı insanlar için siyaset gelip geçicidir ama dava kalıcıdır. Makam değişir ama inanç değişmez. Alkış biter ama sadakat bitmez.
Mursi'yi seven birçok insanın onu anlatırken ilk olarak siyasi başarılarını değil, samimiyetini anlatması belki de bundandır. Onun hakkında konuşurken seçim sonuçlarından önce dua eden elleri, meydanlarda edilen duaları, gözyaşlarını ve sabrı hatırlamaları da tesadüf değildir.
Elbette herkes aynı düşünmek zorunda değildir. Aynı olaylara bakan iki insan farklı sonuçlar çıkarabilir. Tarih zaten biraz da bunun için ilginçtir. Aynı fotoğrafa bakan iki kişi farklı ayrıntıları görebilir. Fakat bazı görüntüler vardır ki, hangi pencereden bakarsanız bakın hafızaya kazınır.
Bir mahkeme salonu...
Uzun süren yargılamalar...
Ve dünyanın dört bir yanından gelen haberler...
Bunlar yalnızca siyasi gelişmeler değildi. Milyonlarca insan için bunlar bir dönemin sembolleriydi.
Belki de burada asıl konuşmamız gereken şey şudur...
İnsan neden vazgeçmez?
Önünde daha kolay yollar varken neden zor olanı seçer?
Neden bazı insanlar rahat bir hayatı değil, bedeli ağır olan bir yolu tercih eder?
Bu soruların cevabı yalnızca Mursi'de aranırsa eksik kalır. Çünkü bu sorular aslında insanlık tarihi kadar eskidir.
Bir düşünün...
Hz. Yusuf'un kıssasında da makam vardı.
Hz. Musa'nın mücadelesinde de güç vardı.
Hz. İbrahim'in ateşinde de bir tercih vardı.
İmkân ile inanç arasındaki tercih...
Rahatlık ile sorumluluk arasındaki tercih...
İşte asırlardır değişmeyen soru budur.
Belki bu yüzden bazı isimler, sadece yaşadıkları dönemin insanlarını değil, kendilerinden sonra gelen nesilleri de etkiler.
Bugün Ortadoğu denildiğinde çoğu insanın aklına haritalar geliyor.
Sınırlar geliyor.
Enerji hatları geliyor.
Diplomasi geliyor.
Fakat bütün bunların altında görünmeyen başka bir katman daha vardır.
İnanç...
Kimlik...
Hafıza...
Ve nesilden nesile aktarılan hikâyeler...
Bir toplumun hafızasını sadece okul kitapları oluşturmaz. Dedelerin anlattıkları, annelerin duaları, babaların çocuklarına bıraktığı cümleler de oluşturur. İşte bu yüzden bazı isimler, resmi tarihten çok insanların gönlünde yaşamaya devam eder.
Bugün sosyal medyada birkaç saat konuşulup unutulan yüzlerce olay görüyoruz. Gündem değişiyor. Başlıklar değişiyor. Tartışmalar değişiyor. Ama bazı isimler yıllar geçmesine rağmen hâlâ aynı duyguyla anılıyor. Bunun sebebi yalnızca siyaset olabilir mi?
Belki olabilir.
Belki olmayabilir.
İşte burada herkes kendi cevabını vermek zorunda.
Çünkü bazen tarih, kesin cevaplardan çok sessiz sorular bırakır.
Dikkat ederseniz, dünyanın farklı coğrafyalarında benzer hikâyeler tekrar eder. Bir yerde bir lider gider, başka biri gelir. Bir yönetim değişir. Bir rejim değişir. Fakat insanların kalbindeki beklenti değişmez. Adalet arayışı değişmez. İnandığını özgürce yaşayabilme arzusu değişmez. Belki de devletleri ayakta tutan sadece kurumlar değildir. İnsanların o kurumlara yüklediği anlamdır.
Mursi'nin adı bugün hâlâ konuşuluyorsa, bunun nedeni yalnızca bir dönem cumhurbaşkanlığı yapmış olması değildir. Onu sevenlerin hafızasında o isim, başka kavramlarla birlikte anılıyor. Sabırla... Dua ile... Bedel ödemekle... Vazgeçmemekle...
Bütün bunlar doğru mudur, yanlış mıdır?
Bu sorunun cevabını tarih vermeye devam edecektir.
Fakat tarih bazen çok acele etmez.
Bazen elli yıl bekler.
Bazen yüz yıl...
Çünkü bazı dosyalar hemen kapanmaz.
Bazı hikâyeler yaşanırken değil, üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra anlaşılır.
Belki bugün de öyle bir dönemin içindeyiz.
Belki gördüklerimiz, daha büyük bir tablonun yalnızca küçük parçalarıdır.
Belki bugün anlam veremediğimiz bazı olaylar, yıllar sonra birbirine bağlanacaktır.
Kim bilir...
Belki de tarih hiçbir zaman yüksek sesle konuşmadı.
Biz sadece gürültünün arasında onu duymayı unuttuk.
Ve belki de asıl soru şudur...
Bir insanı gerçekten yaşatan şey, oturduğu makam mı; yoksa öldükten sonra bile yaşamaya devam eden davası mı?
(SERİ DEVAM EDECEK)
Bugün bir kız çocuğu, çocuklarla oynayacağı yerde...
Gazze'deki Şifa Tıp Kompleksi'nin yakınında, tek başına cansız bedenlerin önünde oturuyor.
Ne oyuncağı kaldı...
Ne kahkahası...
Ne de güvenle sarılacağı bir dünya...
Bir çocuğun hafızasında oyunların değil, kefenlerin yer ettiği bir çağın tanıklarıyız.
Sessiz kalan her vicdan, bu acının biraz daha büyümesine ortak oluyor.
Allah Gazze'nin mazlumlarını muhafaza etsin inşaAllah.
Bölgede Yeni Denklem mi Kuruluyor?
Sizlere anlatmıştım.
Gündem Olduktan Sonra Değil, Önce...
Konular gündem olunca herkes analiz yapıyor.
Peki, asıl mesele analiz yapmak mı...
Yoksa gündem olmadan önce izi göstermek mi?
Ben size gündemi anlatayım.
• Irak'taki ABD Patriot hava savunma sistemleri Türkiye'ye getirildi.
• Haşdi Şabi ve diğer silahlı guruplar silahlarını bırakıyor.
• Irak'taki Şii gruplar İran'ın etkisi altında kalmaya devam ederlerse HİÇ tarafından sindirilecek. Açık emir HF den.
• Suriye-Irak hattında yıllardır süren İran bağlantısı zayıflamaz ise HİÇ tarafından sindirilecek. Açık emir HF den.
Uzun vadede Suriye ve Irak'ın siyasi dengesi artık Sünni olarak devam edecek.
Gazze...
Şehit olan bir bebeğin cansız bedeni bu hâlde bulundu.
O kurtuldu...
Rabbimize kavuştu.
Allah onu mükâfatlandırdı.
Emin olun..
Bu şehadet onun kurtuluşu.
Ailesinin kurtuluşu.
Peki ya biz?
Bugün kendisine "İslam ümmeti" diyen milyarlarca insan ne yapıyor?
Dua ediyoruz...
Üzülüyoruz...
Paylaşıyoruz...
Ama Gazze'de bir çocuk daha aç yatıyor, bir anne daha evladını toprağa veriyor.
Asıl hesap, belki de sadece orada yaşananlardan değil; bizim sessizliğimizden, imkânımız varken ne yaptığımızdan da sorulacak.
Allah Gazze'deki bütün şehitlerimize rahmet eylesin, geride kalanlara sabır ve yardım ihsan etsin.