@srkninci ""Eğer çok anormal gelişmeler olmaz, süreç böyle devam ederse, Cumhurbaşkanlığı seçiminde;
Kemal Kılıçdaroğlu’nun vs Erdoğan karşısında alacağı oy oranı %60.4
Herkes şok olacak,
Türk milleti yine ters köşe yapacak.""
Bu ne yaman çelişki Seko.
Çiğ ve vasat insan, her şeyi yüzeysel okur. İnsanı makamıyla tanır.
Kitabı kapağıyla değerlendirir. Başarıyı parayla ölçer. Dostluğu çıkarla karıştırır.
Saygıyı güç karşısında gösterir. Kendisinden daha donanımlı biriyle karşılaştığında öğrenmek yerine küçümser.
@ihsanfazlioglu Biz Türkler tarih boyuca kısmi zamanlar hariç hiç bir zaman kendi ağımız da gidememiş bir toplumuz.Dönemin,ruhun ve şartların olgunluğuna göre mevcut ağlar üzerinden paralel,hakikat dışı,önceki neslin ağlarının üzerinden devam ediyoruz.
Bazı hayatlar dümdüz bir ovada başlamaz. Kimi insan kayaların arasına düşer; toprağı az, yolu dar, yükü ağırdır. Yine de bir yerden kök salar. Kimse görmeden büyür, rüzgarla eğilir, güneşte kavrulur ama vazgeçmez.
Bu ağaca bakınca insan kendi hayatından bir şey buluyor. Çünkü hepimizin tutunmaya çalıştığı bir kaya, taşıdığı bir yük, kimseye anlatmadığı bir yorgunluğu var.
Belki güçlü olmak hiç sarsılmamak değildir. Bazen güçlü olmak, bütün zorluklara rağmen hala yeşerecek bir dal bırakabilmektir. Bazen hayat, bize en güzel manzarayı tam da en zor yerde gösterir.
Jack London’ın "Martin Eden" romanında, Martin hakkında gazetelerde asılsız bir haber çıkar ve bir anda tüm şehrin hedefi hâline gelip dışlanır. O güne kadar sırf ona lâyık olabilmek için açlığa ve sefalete katlandığı nişanlısı Ruth'un, bu linç ortamında ona inanmasını, yanında durmasını bekler. Fakat Ruth, itibarının zedelenmesinden korkarak ona kestirip atan soğuk bir mektup gönderir ve Martin'i o kargaşanın ortasında yalnız bırakır. Aylar sonra rüzgâr tersine dönüp de Martin herkesin peşinden koştuğu, zengin ve şöhretli bir yazar olduğunda ise Ruth gizlice onun otel odasına gelir, her şeyi geride bırakıp ona dönmek için yalvarır. Ancak Martin, karşısında gözyaşı döken bu kadına baktığında sadece koca bir hiçlik hisseder çünkü o çaresiz ve karanlık günlerinde elini bırakan kadının, şimdi şöhretine sunduğu bu tutkunun artık hiçbir anlamı kalmamıştır.
İnsan, kalbini bütünüyle açtığı birinin, hayat zorlaştığında da aynı cesaretle yanında duracağına inanır. Kurulan bağın gücüne aldanıp bütün dünya karşısına dikilse bile o kişinin kendisiyle aynı yolda kalacağını sanır. Oysa bir duygunun ne kadar gerçek olduğu rahat günlerde değil tam uçurumun kenarındayken sırf kendi konforu bozulmasın diye seni gözden çıkarıp çıkarmamasında gizlidir. En çok şefkate ve desteğe ihtiyaç duyduğun o kırılma anında yalnız bırakıldıysan, kendi başının çaresine bakıp o enkazdan tek başına çıktıktan sonra kapına gelen kimsenin artık o boşluğu doldurması mümkün değildir. Fırtına dindikten sonra sunulan hiçbir sevgi gösterisinin ya da pişmanlığın, ilk terk edilişin açtığı yarayı kapatmaya gücü yetmez. “Eğer insanlar hayatında en olmaları gerektiği yerde yoklarsa hayatının hiçbir ânında olmamaları gerekir.”
Ben cahil kalabalığa itaat etmedim. Onlara göre itaat etmek, "uyumlu olmak"tı. Yani ses çıkarma, baş eğ, herkes ne yapıyorsa sen de onu yap.
Ben yapmadım. Haksızlığa boyun eğmedim, adaletsizliğin karşısında susmadım. Konuşmam gereken yerde konuştum, durmam gereken yerde durdum. Bedeli neyse ödedim. O yüzden beni susturmak, yalnızlaştırmak, yok saymak için ellerinden geleni yaptılar. Sonra anladım. Mesele gerçek değildi. Cahil kalabalık gerçeği sevmez. Gerçeği söyleyeni hiç sevmez. Sadece kendisine itaat edeni, kendisine benzeyeni sever.
—Emre Valez
@1Sehitoglu Merhaba kardeşim, babanın ruhu şad olsun, babanın adına sadakayı cariye yap yani öldükten sonra onun adına hayrı devam edecek işler yap mesela ağaç dik, çeşme yap, ilimle ugrasabilirsen bir köy okulu yap gücün nispetinde burası dünya burada yapılanlar hep yarım kalmıştır. 🙏
"Dine fazla derin dalma, aklını kaybedersin" derler. Oysa korktukları şey akıl kaybı değil, bilincin uyanışıdır.
İnsan inancın derinliklerine indikçe, din adına hayatına dayatılan pek çok katı hükmün aslında ilahi kaynaklı olmadığını fark eder. Asırlardır din zannedilen şeylerin; temelsiz içtihatlardan, birbiriyle çelişen dogmalardan ve insan üretimi yorumlardan ibaret olduğunu görür.
Bu büyük yüzleşme insanı inancından koparmaz; aksine, aradaki tüm aracıları kaldırarak Allah’a olan bağını saf bir sevgi ve teslimiyetle yüceltir. Din, bir pranga olmaktan çıkıp; insanı özgürleştiren, esnek, şefkatli ve yaşamı kolaylaştıran bir nefese dönüşür. İşte o an, zihni körleştiren o kapkara örtü yırtılır; insan dini de hayatı da tüm hakiki renkleriyle, ilk defa gerçekten görmeye başlar.
Çiğ ve vasat insan, insanlarla bağ kurmaz; bağlantı kurar. Kimin ne işe yarayacağını hesaplar, çevreleri birbirine ekleyerek kendisine alan açar. İşine yarayan insanı över, ihtiyacı kalmayanı değersizleştirir. Bu davranış zekâ değil, karakter yoksulluğudur. İnsan ilişkilerinin en ucuz biçimlerinden biridir.İnsanları birer basamak gibi gören bir insan tipidir. Dostluğu bağlantı, insanı ise fırsat olarak görür. Çiğ ve vasat bir karakterin bundan daha açık göstergesi yoktur.
Hala inanamıyorum. Bize tertemiz bir gezegen hediye ettiler: meyve veren ağaçlar, içilebilir berrak sular, her sabah bedavaya doğan bir güneş, yaban hayatıyla dolup taşan ormanlar. Ne borç vardı, ne kira, ne de bir patron. Tek şartı şuydu: yaşa, paylaş ve koru. Biz ne yaptık? Önce her şeye etiket yapıştırdık. Ağacı keresteye, suyu pet şişeye, toprağı tapuya çevirdik. Sonra doğada hiç var olmayan bir şeyi icat ettik: borcu. Borcu korumak için kapitalizmi, kapitalizmi korumak için sınırları, sınırları korumak için de savaşı icat ettik.
Sonuç ortada. Cennet bedavaydı, biz içinde kendi cehennemimizi taksitle satın alıp adına modern hayat dedik ve hala buna ilerleme diyoruz.
Ter dökersin, düşünürsün, ararsın, yanılırsın. Her cevap yeni bir kapı açar.
Sonunda anlarsın: İnsanı insan yapan, bildikleri değil; uğruna bedel ödeyerek sorduğu sorulardır.
Hayatta kalabilmek için havaya, suya ve yemeğe muhtaç olduğumuzu çok iyi biliyoruz. Ama ruhumuzu ayakta tutan o görünmez bağların ne kadar farkında olduğumuz koca bir boşluk.
Bütün bir ömrü bu devasa boşluğu doldurmaya çalışarak tüketiyoruz. Planlar yapıyor, para biriktiriyor ve hayatı tamamen kontrol edebileceğimiz yanılgısına düşüyoruz.
İçimizdeki o eksiklik hissini başarılarla, şöhretle ve tükenmek bilmeyen hırslarla onaracağımıza inandırıldık. Kendi çabamızla, sadece kendi aklımızla yaşadığımızı zannediyoruz.
Oysa Tolstoy bizi on dokuzuncu yüzyıl Rusya’sında derme çatma bir kunduracı dükkanına götürüp o sarsıcı gerçeği yüzümüze vuruyor. Bedenimizi tıka basa beslerken ruhumuzu aç bıraktığımızda, nefes alan birer ölüden hiçbir farkımız kalmıyor.
Kitaptaki o yeryüzüne sürgün edilmiş meleğin dudaklarından dökülenler, modern insanın egosuna atılmış bir tokat gibi. Hiç kimseye kendi bireysel ihtiyaçlarını bilme yetisi verilmemiştir.
Çünkü insan sadece kendi için yaşadığını sandığı sürece daima eksik kalmaya mahkumdur. İçimizde büyüttüğümüz kin, öfke ve bencillik bizi içten içe çürüten o sinsi hastalıktır.
Bizi bu zehirden kurtaracak yegane panzehir ise sevginin ta kendisidir. Ama bu sadece bizi sevenleri sevmek gibi konforlu ve tanıdık bir eylem değil.
Asıl mesele bir yetimi, bir yoksulu ya da bize hiçbir faydası dokunmayacak bir yabancıyı kalbimizde hissedebilmektir. İnsanlık, sevgi denilen o muazzam ağ ile birbirine kopmaz bağlarla örülmüştür.
Sadece kendi derdiyle kavrulan, dünyayı kendi etrafında dönüyor sanan insan evrensel denklemde sıradan bir 'nesne' olmaktan öteye gidemiyor. Başkasının acısını göğsünde hissettiği o kırılma anında ise nihayet bir 'özne'ye dönüşüyor.
Ve en sonunda bizi bu yorucu hayata bağlayan şey göğüs kafesimizde sakladığımız o bencil hırslarımız değil. Bir ruhun diğerine uzattığı, zamanı ve mekanı aşan o şefkat dolu köprüdür.
Belki de yaşamak denilen o ağır işçilik, kendi bitmek bilmeyen telâşımızdan çıkıp bir başkasının yarasına usulca dokunabilmekte gizlidir.
Kendini yetiştirmiş, bu çağın içinde tertemiz kalabilmiş çok güzel insanlar var.
Pencere önünde açan çiçekler gibiler
Dua ederken aklına gelince bile tebessüm ediyorsun. Kim ne almış kim ne satmış zerre umurlarında değil. Dünyada parmak uçlarında yürüyorlarmış gibi sakin, ama kalplere kök salacak kadarda derin insanlar. Rabbim yanımızdan yamacımızdan ayırmasın onları.
“Vefa sadece bir semt ve boza adı değildir.”
1996-98 Maden Kaymakamlığımda ilçenin kısıtlı imkanlarında demir doğrama, ferforje, korkuluk vbg. işlerimizi Mahir Usta’ya yaptırırdık. Babacan, hoş sohbet, üçü beşi aramayan çok iyi bir esnaftı. Dükkanına gidince de bize çay ikram eden, altımıza kürsü getiren saygılı genç bir delikanlı, oğlu vardı. İşte o genç bugün bana geldi. Şaşırdım. Ama inanılmaz mutlu oldum.
Karamürsel’e yerleşmiş, Tersane bölgesinde kaynakçılık yapıyor. Sosyal medyadan görmüş Yalovada olduğumu. “ Vali bey hatırlar mı ben Madenden Mahir Ustanın oğluyum.” diyerek çatkapı gelmiş sevgili Fethi Cumadan sonra. Sanırsınız bir iş için gelmiş. Hiç bir talebi yok. Sadece beni görmeye ve sevgisini ifade etmeye.
Otuz yıl önce Mahir Usta ve kendisiyle dükkana yaptığım ziyaretlerde aramızda geçen konuşmaları, diyalogları olayları anlattı,
hatırlattı. Kâh güldük, kâh hüzünlendik. Bu vesileyle 2021’de vefat eden Mahir Ustama Allahtan rahmet, vefalı dost sevgili Fethi Özdemir kardeşime de teşekkür ederim.
erzurum'da bir sarhoş, "allah'ım bana
cennet ver" diye dua edermiş. bunu duyan biri, "bu sarhoş halinle cennet mi istiyorsun?" deyince, sarhoş; "sene ne oğlum, senden mi istirem?" demiş. herkesin kendini din zabıtası zannettiği dünyamızda, çok yerinde bir cevaptır bu.
Her sabah bahçeye indiğimde beni ilk onlar karşılıyor.
Şehirde insanlar birbirinden uzaklaştı; doğada ise dostluk hâlâ aynı sıcaklıkta...
Sadakat ve sevginin ne olduğunu her gün yeniden hatırlatıyorlar
İnsan isterse dağları yerinden oynatır, imkânsızı mümkün kılar, gerektiğinde en büyük hayallerinden bile vazgeçebilir. Fakat insanı gerçekten büyük yapan; ne kazandıklarıdır ne de kaybettikleri… Onu büyük yapan, bütün bunları hangi değerlerle yaptığıdır.
Çünkü ahlakın olmadığı yerde başarı sadece gürültüdür. Etiğin olmadığı yerde güç, zulme dönüşür. Vicdanın sustuğu yerde ise kazanılan her zafer, aslında kaybedilmiş bir insanlığın sessiz ilanıdır.
Omurga; rüzgâra göre eğilmemektir. Karakter; menfaate göre değişmemektir. Utanma duygusu ise insanı insan yapan son kaledir. O kale yıkıldığında geriye ne makamın, ne servetin, ne de alkışların bir anlamı kalır.
İnsan, elini attığı her işe önce ahlakını koymalıdır. Çünkü dürüstlük olmadan güven, adalet olmadan huzur, vicdan olmadan medeniyet inşa edilemez.
Gerçek başarı, zirveye çıkmak değil; zirveye çıkarken kimseyi ezmemektir. Gerçek güç, korku salmak değil; güven vermektir. Gerçek zenginlik ise hesaplarda biriken servet değil, ardında bırakılan temiz bir isimdir.
Unutmayın; zaman herkesin ne kadar güçlü olduğunu değil, ne kadar karakter sahibi olduğunu hatırlar. Makamlar değişir, servet el değiştirir, alkışlar diner. Fakat ahlakıyla yaşayanlar, öldükten sonra bile saygıyla anılır.
Çünkü insanın en büyük eseri yaptığı işler değil, yetiştirdiği karakterlerdir. En büyük mirası bıraktığı servet değil, yaşattığı adalettir. Ve en büyük zaferi, ne olursa olsun doğru kalabilmektir…
“Gri kirlenmiş beyaz mıdır, yoksa iyileşmeye çalışan siyah mıdır?”
Belki de gri, ikisinin de hikâyesını taşır. Kimi zaman saflığını hayatın sert rüzgârlarında yitirmiş bir beyazdır; kimi zaman karanlığın içinden ışığa yürümeye çalışan bir siyah. Çünkü insan da renkler gibidir. Kimse bembeyaz kalamaz, kimse sonsuza dek kapkara da yaşayamaz. Yaşadıkları, kırıldıkları, affettikleri ve vazgeçemedikleri herkese biraz gri bırakır.
Hayat bize çoğu zaman siyah ile beyaz arasında seçim yaptırmaz; ikisinin arasındaki o sessiz renkte yaşamayı öğretir. En büyük savaşlar da dışarıda değil, insanın kendi içinde verilir. Bir yanın geçmişin gölgesinde kalmak isterken, diğer yanın yeniden doğacak bir sabahı bekler.
Cemal Süreya’nın şu sözü bunu ne güzel anlatır: “Yaralı olmak başka, yenilmiş olmak başka.” İnsan yaralanabilir; fakat her yara, yenilgi değildir. Bazen en derin acılar, en güçlü dönüşümlerin başlangıcı olur.
Edip Cansever’in dizelerindeki gibi, “İnsan yaşadığı yere benzer.” Ama insan, yaşadığı acılara benzemek zorunda değildir. Çünkü insanın en büyük kudreti, kendini yeniden inşa edebilmesidir.
Mevlânâ’nın yüzyıllar öncesinden söylediği hakikat ise hâlâ yol gösterir: “Yara, ışığın içeri girdiği yerdir.” Belki de gri dediğimiz renk, ışığın karanlıkla ilk kez buluştuğu yerdir.
Özdemir Asaf’ın hissini taşıyan bir gerçekle de yüzleşmek gerekir: İnsan bazen en çok kendine geç kalır. Başkalarını affetmek kolaydır da, aynaya bakıp kendini affetmek yıllar sürebilir.
Bu yüzden griyi küçümseme. O, belki kirlenmiş bir beyaz değildir; belki de karanlıktan çıkmak için son gücüyle yürüyen bir siyahtır. Çünkü önemli olan hangi renkten geldiğin değil, hangi renge doğru yürüdüğündür.
İnsan, hatalarıyla eksilmez; onlarda ısrar ettiğinde eksilir. Acılarıyla kirlenmez; acılarından hiçbir şey öğrenmediğinde karanlıkta kalır. Herkesin içinde biraz siyah, biraz beyaz ve ikisinin arasında suskun bir gri vardır.
Belki de hayatın en büyük olgunluğu, ne tamamen beyaz kalabilmekte ne de siyaha teslim olmaktadır. Asıl olgunluk, gri olmayı utanılacak bir eksiklik değil; yaşanmışlığın, sabrın ve değişimin rengi olarak görebilmektir.
Çünkü bazı insanlar beyaz görünür ama kalpleri karanlıktır. Bazıları ise dışarıdan kapkara sanılır; oysa içlerinde kimsenin görmediği bir aydınlık büyütürler. Renkler gözün gördüğüdür; hakikat ise insanın yüreğinde saklıdır.
Belki de gri, kirlenmiş bir beyaz ya da iyileşmeye çalışan bir siyah değildir. Belki gri, hayatın insana öğrettiği en sessiz derstir: Hiç kimse tek renkten ibaret değildir.