Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar.
Platon
Kürd Kürdistan düşmanları saadece araplar farslar türk ırkıçarı değil, en büyük tehlikrli düşmanlar apove çetesidir. Bunu göremeyen hala embesil kürt kökenliler var..!
104 yıldır kandırılıyormuyuz..?
Bilinmeyen asıl Kürd/Kürdistan Düşmanları aPo ve çetesi olduğudur..!
Düşmanları dışardan baka milletlerden beklemek safdililiktir. En büyük düşman kürd görünümlü çete organizasyonudur…!
KÜRDİSTAN İDDİASI DEĞİL, BÜYÜK İHANET PROJESİ!
Ey Türk kökenli, farklı ırklardan oluşan büyük millet!
50 yıldır Kürdistan davası, özgürlük ve statü mücadelesi verdiğini iddia eden PKK çetesi ve onun önderi, sizin için asla samimi olmadı. Tarihin gerçekliğine baktığınızda açıkça görülür ki; bu yapı, iki gün sonra sizi de satmaktan, emperyal güçlere peşkeş çekmekten ve Kürdleri de tarihe gömmekten zerre çekinmeyecektir.
Kendi ırkına bile ihanet etmiş, sömürgecilerin maşası olmuş bir terör örgütünden medet ummak, safdillikten öte bir şey değildir. Bu çetenin size zarar vermeyeceğinin, tetikçiliğini yapmayacağının hiçbir garantisi yoktur.
TC’nin siyasetçileri, yöneticileri ve toplum mühendisleri bu gerçekliği görmeyecek kadar akılsız olamazlar.
Biz çok iyi biliyoruz ki siz de; “Kürt özgürlük hareketi” maskesi altında işgalcilere hizmet eden, tarihin en büyük ihanet ve işbirlikçi şebekesine güvenmiyorsunuz.
Bu vesileyle açık ve net çağrımız şudur:
Tarihin gerçekliğini görerek, Kürd ve Kürdistan gerçeğini kabul edin. Geleceği Kürd-Türk birlikteliği üzerine kurun. Bu birliktelik tarih boyunca devam edebilir ve güçlenebilir.
Aksi takdirde parçalanma ve bölünme kaçınılmazdır.
Kürd Kürdistan düşmanları saadece araplar farslar türk ırkıçarı değil, en büyük tehlikrli düşmanlar apove çetesidir. Bunu göremeyen hala embesil kürt kökenliler var..!
Bir halkın düşmanları tarafından aşağılanması utanç vericidir.
Ama bir halkın, kendisini aşağılayanların karşısında hâlâ ortak bir irade oluşturamaması daha büyük bir utançtır.
Rahmi Koç’lar ve Abdullah Öcalan’lar beni şaşırtmıyor.
Düşmanlarımızın bizimle ilgili ne düşündüğünü biliyoruz.
Yıllardır aynı şeyi söylüyorlar.
Rahmi Koç ve Öcalan bir sonuçtur.
Asıl mesele ve korkum, onları mümkün kılan koşulların hâlâ değişmemesidir.
Bu Gidişat Bir Kader Değildir
Türk devleti, tarihsel olarak Kürt ve Kürdistan karşıtlığı üzerine inşa edilmiş bir yapıdır. Bu sistem değişmediği sürece, Rahmi Koç ve Abdullah Öcalan ve benzerlerinin hakaretlerini, saldırılarını ve düşmanlıklarını daha çok duyacak, daha çok yaşayacağız.
Ancak içinde bulunduğumuz bu utanç verici tablodan kurtulmanın yolu da bellidir.
Ulusal birliğimizin, dilimizin, kültürümüzün ve ortak çıkarlarımızın şemsiyesi altında buluşmak; kişisel ve örgütsel egolarımızı geride bırakıp gücümüzü birleştirmek zorundayız. Bu gidişata son vermenin başka bir yolu yoktur.
Bu rezilliğin sürmesine izin vermek, yalnızca bugünümüzü değil, geleceğimizi de zayıflatmaktadır. Her geçen gün ulusal irademiz aşınmakta, halkımız yeni tehlikelerle karşı karşıya bırakılmaktadır.
Bu gidişat bir kader değildir.
Biz Kürtler, “Yeter artık!” diyebilecek güce, kültüre, siyasal bilince ve tarihsel deneyime sahip büyük bir ULUS-halkız. Yeter ki sahip olduğumuz bu gücü kendi iç çekişmelerimizde tüketmek yerine, ulusumuzun geleceği ve Kürdistan’ın özgürlüğü için ortak bir güce dönüştürelim.
Kürdistan’ın özgürlüğünü ortak yönümüz, ortak hedefimiz ve ortak vicdanımız haline getirelim.
Rahmi Koç, Abdullah Öcalan ve benzerlerinin Kürt düşmanlığını şiddetle kınıyorum.
Yaşasın yeniden uyanan Kürdistan ulusal birliği.
Silav û serkeftin.
İĞNE-ÇUVALDIZ
Belki de Rahmi Koç, Abdullah Öcalan'ın Nasıl Yaşamalı kitabını okumuş, bu cesareti oradan almıştır. Çünkü Öcalan bu başyapıtında(!) şöyle der:
"Belki bazılarına acayip gelebilir, ama açmakta yarar vardır. Kürt kadınlarının çoğunun bedenleri ölü, kokuşmuş, soğuk ve çok kabadır. Fizikleri biraz böyledir, ruhları donuktur. Fikri düzeyi hiç yoktur. Köylü kızını al, küçük burjuva kızını veya erkeğini al, söyle söyle, hiçtir; papağan kadar bile sözcükleri tekrarlayamaz. Neyi yaşayacaksın? Sevgi duyguda, düşüncede ve yaşamı paylaşmada katılım ister. Ama bizimki buzdağı gibidir veya donuktur, bir-iki sözcükle her şeyi kestirip atar. Böyledir, yani her türlü saygısızlığı dayatır. İnsan bu yaşamdan ne anlar...." (cilt 1, s. 91)
Bu ifadeler için ayağa kalkıldı mı? Hayır. Öcalan'ı mahkemeye veren oldu mu? Hayır.
Demek ki "beyimdir ne dese yeridir, elin adamıdır ne dese dövülür" mantığı ile davranılıyor.
KÜRTD ULUSAL KİMLİĞİ ve MİLLİYETÇİLİĞİNİN SOSYOLOJİK ve TARİHSEL TAHLİLİ
Kürd ulusal kimliği, modern çağın birçok ulusal kimliği gibi etnik kökenin değil, ortak tarihsel hafızanın, kültürel sürekliliğin, dilsel aidiyetin ve kolektif kader algısının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu kimlik, yüzyıllar boyunca farklı siyasi yapılar içerisinde yaşayan Kürd topluluklarının, modern dönemde kendilerini ortak bir tarihsel özne olarak tanımlama sonucudur.
Sosyolojik açıdan millet, biyolojik bir topluluk değil, ortak anlamlar etrafında birleşmiş tarihsel bir bilinçtir. Dil, kültür, folklor, kolektif hafıza ve tarihsel deneyimler bu bilincin temel yapı taşlarını oluşturur. Kürd ulusal kimliği de bu bağlamda, farklı coğrafi bölgelerde yaşayan Kürdlerin ortak bir tarihsel anlatı ve kültürel aidiyet etrafında kendilerini tanımlamalarıyla şekillenmiştir.
Sosyolojik olarak kimlik, insanın “Ben kimim?” sorusuna verdiği cevabın toplumsal düzeydeki karşılığıdır. Birey kendisini yalnızca bireysel özellikleriyle değil, ait olduğu tarihsel ve kültürel topluluğun bir parçası olarak da tanımlar. Bu nedenle ulusal kimlik, bireyin geçmişle kurduğu ilişkinin ve geleceğe yönelik tasavvurunun önemli bir parçasıdır. Kürd düşünsel geleneğinde ulusal kimlik, çoğu zaman dilin korunması, tarihsel hafızanın sürdürülmesi ve kültürel devamlılığın sağlanması bağlamında ele almak zorundayız.
Tarihsel perspektiften bakıldığında Kürd milliyetçiliği, 19. ve 20. yüzyıllarda dünyanın birçok bölgesinde görülen modern uluslaşma süreçlerinin bir parçası olarak görülmektedir. Modernleşme, merkezi devletlerin güçlenmesi, iletişim araçlarının gelişmesi ve eğitim ağlarının yaygınlaşması, Kürdler arasında ortak ulusal bilinç fikrinin gelişmesine katkı sağlamıştır.
Kürd milliyetçiliğini bir milletin varoluş sebebi olarak görmek ise, milliyetçiliği yalnızca siyasi bir ideoloji olarak değil, kolektif varlığın korunmasına yönelik tarihsel bir refleks olarak yorumlamak şsttır. Bu bakış açısına göre milliyetçilik, başka topluluklar üzerinde üstünlük kurma arayışından ziyade, bir halkın kendi dilini, kültürünü, tarihsel hafızasını ve toplumsal sürekliliğini koruma iradesinin ifadesidir.
Bu yaklaşımın milli kürd bakış açısından milliyetçilik, bir milletin kendisini unutmaya karşı geliştirdiği kolektif hafıza mekanizmasıdır. Dilin kaybolması, kültürel üretimin zayıflaması ve tarihsel hafızanın silikleşmesi, yalnızca kültürel değişim değil, aynı zamanda toplumsal varoluşun aşınması olarak değerlendirilir. Bu nedenle ulusal bilinç, milletin tarih sahnesindeki sürekliliğini sağlayan temel unsurlardan biri olarak görülür.
Bununla birlikte çağdaş siyaset felsefesi, her ulusal kimliğin ve milliyetçilik anlayışının demokratik çoğulculuk, insan hakları ve diğer toplulukların eşit meşruiyeti ilkeleriyle birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Böylece ulusal kimlik, hem kendi kültürel varlığını koruyan hem de farklı kimliklerin varlığını tanıyan bir çerçeve içerisinde anlam kazanır.
Kürd ulusal kimliği, tarihsel hafıza, kültürel süreklilik ve ortak aidiyet duygusunun oluşturduğu bir toplumsal gerçeklik olarak incelenebilir. Kürd milliyetçiliği ise, benimseyenler tarafından çoğu zaman bir siyasi tercihten öte, kolektif varoluşun, tarihsel hafızanın ve kültürel devamlılığın korunmasına yönelik bir bilinç biçimi olarak görülmektedir.
Bu dikkatli ve derin okumaların için @IHSANDENZwan
teşekkür ederim. Renklerin, figürlerin ve sembollerin arkasında kurmaya çalıştığım dünyaya bu kadar zaman ayırman beni mutlu ediyor.
Bir resim tamamlandıktan sonra artık yalnızca ressama ait olmuyor; farklı gözlerle yeniden okunmaya başlıyor, sizin gibi dikkatli bakışlarla yeni anlamlar kazanmaya devam ediyor. Her hebî, silav û serkeftin🙏
MİLLİ KÜRD ULUSAL PLATFORMUN BELGESİ NASIL OLMALI
(Bakış Açım 4 Şubat 2026)
Ortadoğu’da ve Kürdistan’ın dört parçasında Kürd milletinin kaderinin ve geleceğinin şekillendiği son derece kritik ve tarihi bir süreçten geçiyoruz.
Rojava Kürdlerinin Suriye’de rejim değişikliği sonrası kurulan yeni yönetimle çatışma ve pazarlıkları sürerken; Türkiye’de PKK’nin silah bırakacak olması, Kürd toplumunun siyasi, kültürel ve milli haklarına dair umutları artırmış; ancak geçmiş deneyimlerden kaynaklanan derin belirsizlikler ve kuşkular hâlâ canlılığını korumaktadır.
Bu bölgesel gelişmeler; Kürd siyasetindeki tüm farklı siyasal ve sosyal kesimlerin, söylem ve siyaset yapma stratejilerini milli çıkarlar doğrultusunda yeniden gözden geçirmelerini zorunlu kılmakta; aynı zamanda bu kesimleri birleştirme, milli bir irade etrafında kenetlenme ve birlikte hareket etme kapasitesini güçlendirecek tarihi fırsatlar da sunmaktadır.
Ne var ki, Kürd siyasetindeki mevcut yapısal sorunlar ve siyasal temsiliyet krizi; Kürd milleti açısından büyük milli fırsatlar barındıran bu dönemin, Kürdleri yine teğet geçmesine ve oluşan muazzam potansiyelin heba edilmesine yol açabilir.
Dolayısıyla bu temsiliyet krizinin aşılmasına katkı sunmak, Kürd milleti için tarihi, milli ve vicdani bir sorumluluktur.
Halihazırda Türkiye siyaset sahnesinde; herkesin ortaklaşabileceği, yeni ve kapsayıcı bir milli siyasi birlik oluşturma iddiasıyla bir araya gelmiş bulunuyoruz.
Hedefimiz, Kürd milletinin sosyolojisine, tarihsel birikimine ve milli onuruna uygun; demokratik, şiddetten uzak, sivil, legal, kitlesel ve gerçekten milli bir Kürd siyasal birliğinin temellerini atmaktır.
Kürdleri siyasi alanda seçeneksiz, çaresiz ve umutsuz bırakmamak; hangi ideolojiden, inançtan ve düşünceden olursa olsun tüm Kürd evlatlarının kendilerini milli kimlikleriyle rahatça ifade edebilecekleri, içselleştirebilecekleri yeni bir milli kapı aralamaktır.
Özellikle vurgulamak isteriz ki, yola çıkarken hiçbir vesayeti kabul etmiyor ve doğru bulmuyoruz. Milletimizin çıkarları uğruna geçmişte ve günümüzde mücadele etmiş tüm kesimlerin emeklerine sonsuz saygı duyarken; hiçbir hareketin, partinin veya siyasi oluşumun devamı ya da uzantısı olmayacağız.
Tabuları, statik düşünceyi ve dayatmacı hiçbir ideolojiyi kabul etmediğimiz gibi; Kürd milletine değişime açık, katılımcı, sivil, demokratik, milli hassasiyetlere duyarlı, şiddetten uzak, kucaklayıcı, şeffaf, açık ve anlaşılır yeni bir milli siyaset dilinin yolunu açmak istiyoruz.
Bu çerçevede Kürd Ulusal Platformunu oluşturan bileşenler ve katılımcılar olarak üzerinde mutabık kaldığımız SİYASAL ASGARÎ MÜŞTEREKLERİMİZ şunlardır:
1.Temel amacımız, Kürd milletinin statü kazanmasına hizmet etmektir. Kürdler için “Millet” olmaktan kaynaklanan siyasi, coğrafi, idari, hukuki ve kültürel statü; ana dilde eğitim, ana dilin resmiyette kullanımı gibi kolektif milli hak talepleri, doğal ve uluslararası hukukun en temel gereğidir. Bizler; meşru ve barışçıl yollarla ayrılma ve bağımsızlık hakkı dâhil her türlü statüyü talep etmenin, Kürd milletinin en doğal, en meşru ve en kutsal hakkı olduğunu savunuyoruz. Bu statünün ne olacağını belirleyecek olan da yine Kürd milleti’nin özgür iradesidir.
2.Siyasal mücadelemizde meşruiyeti, şeffaflığı, legal ve sivil siyaseti esas alacağız.Temel dayanağımız doğal hukuk, evrensel insan hakları ve uluslararası hukuk metinleridir.
3.Mevcut şartlar altında şiddeti Kuzey Kürdistan’daki hak arama mücadelesinde meşru bir araç olarak kabul etmiyor, doğru bulmuyoruz. PKK’nin silah bırakması; Kürd milleti için yeniden demokratik ve evrensel değerler çerçevesinde milli siyaset yapmanın önünü açması, Kürd milleti için 40 yıllık siyasi esaretin fiilen kalkması anlamına gelmektedir. Bu adım, Kürdlerin yeniden evrensel hukuk ve demokrasi zemininde demokratik ve milli Kürd siyaseti yapabilmelerinin yolunu açacağı için tarihi bir önem taşımaktadır ve Kürd milletinin milli geleceği açısından olumlu bir dönüm noktası olarak değerlendirilmelidiir+++
ÇÖZÜM SÜRECİMİ PİŞMANLIK SÜRECİMİ?
YENİ TR’NİN İNŞAASI ÜZERİNİ…
Federal Anadolu Cumhuriyetinin Türk ve Kürd Milletinin Ortak Geleceği
T.C’mi olmalı..?
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken tarihsel bir dönüm noktasında durmaktadır. Kemalist tekçi ulus-devlet modeli, bir asır boyunca Kürd varlığını inkâr ederek, asimilasyon politikalarıyla ve merkeziyetçi yapısıyla hem Türk hem de Kürd milletine büyük maliyetler ödemiştir. PKK çetesi bu inkâr üzerinden bir “Kürd kartı” oluşturmuş, terörle bölgeyi kan gölüne çevirmiştir. Ancak Sayın R. Tayyip Erdoğan’ın vizyoner liderliğiyle başlayan çözüm süreci, bu kartı devlet lehine çevirme fırsatını sunmaktadır.
A. Öcalan’ın rolü ve PKK’nın silahsızlandırılmasıyla birlikte, Kürd milletinin meşru talepleri terörden arındırılmalıdır. Kültürel haklar, dil özgürlüğü ve yerel demokrasi gibi talepler artık “sıfır talep” değil, ortak bir gelecek inşasının temel taşlarıdır. Kemalizmin katı üniter yapısı, günümüzün çok etnikli ve bölgesel gerçeklerine cevap verememektedir. Türkiye’nin, Irak’ın, İran’ın ve Suriye’nin egemenliklerinin devamı tartışmalı bir siyasi gerçekliktir.. Oratadoğuda istikrarın devamı, ancak Türk ve Kürd milletlerinin eşit ortaklığıyla mümkün olacaktır.
Bu çerçevede, TC’nin yeniden inşası kaçınılmazdır: Federal Anadolu Cumhuriyeti.
Bu yeni yapı; Üniter Kemalist modelden uzaklaşarak, federal bir anayasal düzen kuracak,
Kürd milletine kültürel, idari ve siyasal statü tanıyacak, Türkiye’nin Kürdistanından başlayarak, komşu ülkelerdeki Kürd nüfusunun da barışçıl entegrasyonuna zemin hazırlayacak, Ortak tarih, coğrafya ve kader birliği üzerine kurulu demokratik bir Anadolu birliğini hedefleyecektir.
Federal model, ne bölünme ne de dış müdahale anlamına gelmez. Tam tersine, Federal Türkiye’nin devlet devamlılığını güçlendirir; PKK gibi yapıların elindeki kartı alır ve Türk-Kürd ittifakını devlet seviyesinde kurumsallaştırır. Böylece ikinci yüzyıl, sadece Türklerin değil, Türk ve Kürd milletinin ortak zaferi olur. Anadolu’nun kadim topraklarında barış, refah ve güçlü bir devlet ancak bu kapsayıcı vizyonla mümkündür.
Erdoğan’ın liderliğinde atılacak adımlar, bu tarihsel dönüşümü gerçekleştirebilir. Artık inkâr, çatışma ve terör devri kapanmalı; eşit ortaklık ve federal kardeşlik devri başlamalıdır. Federal Anadolu Cumhuriyeti, hem Türkiye’nin hem de Kürdistan bölgesinin geleceğini en gerçekçi ve sürdürülebilir yoludur.
1/6/2026 ist
İhsan Deniz
APO VE ÇETESİ
50 YILLIK YIKIM PROJESİ
KÜRT MİLLETİNİ TARİHİYLE DİLİYLE DEĞERLERİYLE YOK ETME ORGANİZASYONUDUR
Apocu hareket, 1970’lerin sonlarında Marksist-Leninist bir etno-milliyetçi terör örgütü olarak başlayan, zamanla ideolojik olarak evrilen ama temelde yıkıcı ve totaliter bir yapı olarak ortaya çıktı. 50 yıllık süreçte sözde “Kürd özgürlük hareketi” diye pazarlanan şey, sosyolojik açıdan Kürd etnik kimliğini siyasallaştırarak milletleşme sürecini sabote eden, şiddeti kutsallaştıran ve Kürd milletini derin travmalara sürükleyen bir organizasyona dönüştü.
1. Köken ve İdeolojik yapo olarak, 1970’ler Türkiye’si koşullarında Kürd nüfusu büyük ölçüde kırsal, aşiret yapılı, düşük eğitimliydi. Cumhuriyet’in erken dönemindeki asimilasyon politikaları kültürel inkâr yaratmıştı. Bu, tepkisel etnik uyanışa zemin hazırladı. Apo ve çevresi, Ankara’daki sol öğrenci hareketlerinden beslenerek Klasik Stalinizm/Kürd milliyetçiliği karışımı bir ideolojiyle PKK’yi kurdu Hedef; Bağımsız, birleşik Marksist Kürd devleti.
Kült liderlik kavramı Apo’yu yarattı,karizmatik liderlik üzerinden totaliter bir itaat mekanizması kurdu. İmralı’da “Demokratik Konfederalizm”e evrildi.Murray Bookchin’den kopya ederek; devlet karşıtlığı, ekoloji, feminizme yöneldi. Bu, pratikte devlet karşıtlığını bahane ederek PKK’nin hegemonyasını sürdüren bir adaptasyondu. Gerçekte örgüt, rakip Kürd gruplarını kısmi ika ederek, temizleyerek tekeline aldı. Toplumsal Etkisi: “Kürd Milletini Millet Olmaktan Çıkarma”
Sosyolojik olarak bu, etnik girişimcilik örneği, Apo ve kadroları, Kürd kimliğini sürekli mağduriyet anlatısıyla mobilize etti, ama bunu şiddetle birleştirdi.
Kürdistan Siyasetini Şiddet döngüsü ilr, 1984’ten beri 150 kürdün ölümüne sebep oldu.
• Dil, tarih, coğrafya tahribatı: Öcalan’ın ideolojisi, Kürt tarihini Marksist “sınıf mücadelesi” ve “ilkel komünalizm” kalıplarına sıkıştırdı. Gerçek Kürt aşiret tarihini, Osmanlı entegrasyonunu, İslami bağları hiçe saydı. “Kürdistan”ı romantikleştirdi ama pratikte coğrafyayı savaş alanına çevirdi, göç ve yoksulluk artırdı.
• Değerleri hiçleştirme: Geleneksel Kürt aile yapısı, aşiret dayanışması, dini değerler “gerici” diye ezildi. Kadınlar “özgürleşti” denirken örgüt içi şiddet ve istismar raporları var. Yaltaklanma: Suriye, İran, Irak’taki rejimlerle pragmatik ittifaklar (örneğin Esad’la uzun yıllar). Düşman belledikleri Türklerle, Araplarla, diğerleriyle taktik flört.
Bilimsel bakış: Bu, Benedict Anderson’ın “hayali cemaat” kavramıyla uyumlu ama yapay ve zorlama bir milliyetçilik. Gerçek milletleşme, ortak tarih, dil ve kurumlarla olur; PKK ise bunu sürekli devrim ve şiddetle engelledi. Kürd nüfusunun önemli kısmı TR’de kentleşti, entegre oldu.İstanbul’da milyonlarca Kürd-Türk karışık evlilik. PKK, bu doğal asimilasyon/entegrasyonu bloke ederek Kürdleri “sonsuz mağdur” pozisyonunda tuttu.
Sapkın Ideoloji ve Sonuçlar ise; Başlangıçta devlet kurma, sonra “demokratik özerklik”e dönüş: Bu, sosyolojik olarak devlet fobisi ve anarşizan romantizm karışımı. Pratikte ise PKK’nin paralel çetevari yönetme stratejisiydi.
Bilimsel baktığımızda; Modernleşme teorileri gösterir ki, endüstriyel toplumda etnik gruplar entegrasyonla ilerler. PKK, şiddeti araç yaparak Kürd bölgelerini kalkınmadan alıkoydu, beyin göçü ve travma üretti. Öcalan’ın “sosyal ekoloji + feminizm” sentezi entelektüel eklektizm gibi dursa da, örgüt pratiğinde totaliter kaldı.
Apo ve çetesi, Kürd etnik bilincini kısmi harekete geçirdi ama bunu yıkıcı bir araç haline getirdi. Kürd milletini “özgürleştirmek” yerine, onu ideolojik esarete, şiddete ve dış güçlerin piyonluğuna mahkum etti. Tarihe “Kürd ve Kürdistan” gömme değil, ama Kürt toplumunun normal milletleşme ve kalkınma yolunu 50 yıl geciktirme olarak okunabilir. Sosyolojik gerçek: Şiddet temelli etnik hareketler nadiren kalıcı başarı getirir; entegrasyon, kültürel haklar dengesi daha işlevseldir.
İHANETİN SON AKŞAM YEMEĞİ: 50 YILLIK NİHİLİZM VE KANLI MELODİ
Sn @aricnizamettin "n imzalı bu eser; kutsal bir sadakat masasını kanlı bir ihanet ve biat ziyafetine dönüştüren, arkasında yükselen ölümün (iskeletin) melodisiyle hareket eden yüzsüzleşmiş figürleri ve entelektüel çöküşü, kanlı kalemi simgeleyen, 50 yıllık bir yapının siyasi, felsefi ve ahlaki iflasını ekspresyonist bir dille yüzümüze vuran dramatik bir 'İhanetin Son Akşam Yemeği' alegorisidir.
Bir Kürd Sanatçının
@aricnizamettin’ Gözünde “Apo’nun Yoğunlaşma seansları” nın sanatsal bakışı..!
Apo Bir “Yoğunlaştırma” Seansı Üzerine Felsefi-Siyasi-Sosyolojik Eleştirel
Baktığımızda: Maric 26. Kan kırmızısı bir duvar, tavandan aşağı sızan, pıhtılaşmamış suç gibi damlayan bir kırmızı. Ortada, yarı çıplak, yarı tanrı-kral pozunda bir sosyopat.
Yüzü çarpık, gözleri boş, ağzından mavi-turuncu bir sıvı akıyor, belki söz, belki yalan, belki de “Önderlik Bilinci”nin sıvı hâli. Sol tarafta, gölgeler içinde duran kadın figürleri: yüzleri sarı, kahverengi, karanlık. “Kürd Milletinin kızları” o güzel, o saf, o Bekaa Vadisi’ne 30 yıl boyunca “gerilla” diye yollanan bedenler. Bir masa, üzerinde sarı kutular, belki patlayıcı, belki “yoğunlaştırma” seansı için hazırlanmış haplar, belki de ideolojinin ambalajı.
Bu tablo, bir sanat eseri değil. Bu, bir itirafname.
Bu varoluşsal İhanet ve Sahte Özgürlüğü tanımlayan
Sartre’ın “başkası cehennemdir” dediği yerde, Apo kendi cehennemini kurmuş ve orayı “Özgür Kadın Akademisi” diye pazarlamış. Tablo, Heidegger’in Dasein’ini tersyüz ediyor: Burada “varlık”, koltukta yayılmış bir “Önder”in varlığı. Kadınlar ise Mitsein yani birlikte-varlık değil, birlikte kullanılma.
Aynada bakıyor Apo: Kendi yansımasını “Halkın Önderi” olarak görüyor, ama aynadan sızan mavi akıntı, jouissance’ın haz’ı değil, narsisistik nekrofilinin kanıtı. “Yoğunlaştırma seansları” ne güzel bir kelime..!
Adorno’nun kültür endüstrisi eleştirisini kat kat aşan bir şey: Burada Apo; doğrudan bedeni yoğuruyor. Kant’ın “insanı araç olarak değil, amaç olarak gör” buyruğu, burada tersine çevrilmiş: Kızlar araç, amaç ise Apo’nun sonsuz mastrbasyonun tatmini.
Bu devrimci Faşizmin Pornografisi olarak
30 yıl Bekaa’da, özel dairede. Dağda “devrim” nutku, vadide “özel seans”. Bu tablo, klasik sol jargonuyla konuşursak, “sınıf mücadelesi”nin değil, “cinsel sınıf mücadelesi”nin resmidir. Kadınların devrime katılması, erkek egemenliğinin en iğrenç biçiminde yeniden üretiliyor: “Önderlik” adı altında tecavüzün kurumsallaşmasıdır. Stalin’in gulaglarında bile bu kadar estetize edilmemişti. Burada kırmızı duvar, sadece kan değil; aynı zamanda “Kürdistan” diye boyanan bir yalanın rengi. Apo’nun elindeki ber neyse o, iktidarın tembel, doymak bilmez jesti. Kadınlar izliyor ; çünkü izlemek zorundalar. Bu, totaliter rejimlerin temel sahnesidir. Liderin zevki, halkın mecburi seyridir.
Sosyolojik olarak, Kurbanı Kahraman Yapma Mekanizması
Pierre Bourdieu’nun sembolik şiddet kavramı burada ete kemiğe bürünüyor. “Güzel Kürd milletinin kızları” önce ideolojik olarak baştan çıkarılıyor, sonra bedenleri “yoğunlaştırılıyor”, en sonunda da “şehit” ya da “kahraman” diye pazarlanıyor. Toplum, bu tablodaki gibi ikiye bölünüyor: Sol tarafta sessiz, boyun eğmiş figürler; sağda, kırmızı koltukta zevk süren bir sosyopat.
Bu, modern bir kabile ritüeli. Apo, genç kızları “ruhsal arınma” seansı adı altında kendi haremine katıyor. Sosyoloji bunu “kült” olarak tanımlar. PKK literatürü ise “Önderlik Gerçeği” diyor. İkisi de aynı şey: Weber’ in tanımındaki en karanlık yüzü.
En ironik olanı ne biliyor musunuz? Apo’nun kendisi de bu tablonun içinde hapsolmuş. Koltukta yayılmış, ama aslında zincirli. Çünkü yalan, en çok yalancıyı esir alır. O mavi, turuncu akıntı, kendi zehrinin dışarı taşmasıdır. Kadınların yüzlerindeki o donuk ifade ise, onun “devrim” dediği şeyin gerçek yüzü: donmuş bir çığlık.
Bu tabloya “sanat” demek, Auschwitz’teki fırınlara “endüstriyel tasarım” demektir.
Sanatçı belki en büyük eleştiriyi yapmış: Sapkın önderlik portresini çizerek itiraf etmiş. Kırmızı duvarlar, damlayan kan, boş bakış… Hepsi bir itiraftır.
Ve biz, bu tabloya bakarken, sadece bir resme değil; 30 yılın, binlerce kızın, çalınmış hayatların ve “yoğunlaştırılmış” yalanların portresine bakıyoruz..!
Ama kırmızı hâlâ akıyor.
ApoÇi Mürİtler..!
Apo tapıncınızın sona ermesi için daha hangi videosunu görmeniz, hangi ifadesini, hangi kitabını, hangi zabıtını okumanız lazım?
Daha hangi tanıklığı dinlemeniz gerekiyor?
Kime; emrinizdeyim demesi lazım? Kime kilim hediye etmesi lazım? ki..!
Eroinmanları bile tedavi etmenin yolunun olduğu bu dünyada siz lider tapıncı cennahı tedavi etmenin imkanı yok mu?
Tüm inançlarda şöyle der:
HİÇ AKL ETMEZMİSİNİZ..!
CEMİL BAYIK VE 17 YARALI GERİLLA
1992 yazı, Haftanin’in taşlı, kanlı vadilerinde. Güneş batarken dağlar kızıl bir yaraya dönüşüyordu. Mağaranın içi buz gibiydi; nemli kayalar, barut dumanı ve inlemeler… 17 genç yürek, yaralı yatıyordu orada. Bazıları bacaklarını kaybetmişti, bazılarının göğsü delik deşik, nefesleri kesik kesik. Hepsi aynı hayalle dağa çıkmıştı: özgürlük, eşitlik, bir halkın onuru. Annelerinin koynundan kopup gelmişlerdi; gözlerinde hâlâ çocukluk ışığı vardı, ama şimdi o ışık sönüyordu.
Bir delikanlı, adı belki Rojhat’tı, belki Berivan – isimler unutuldu zaten – elini uzattı arkadaşına. “Heval… su… annem…” diye fısıldadı. Yanındaki kız, saçları kana bulanmış, dişlerini sıkarak gülümsemeye çalıştı: “Dayanacağız yoldaş…Arkadaşlar bizi bırakmaz ki…”
Ama gelen, arkadaşlar değildi.
Kapıda gölge gibi duran adam Cemil Bayık’tı. Yüzü taş kesilmiş, gözleri boş. Elinde tabanca, arkasında birkaç sadık adam. Yaralılara baktı. Bakışında ne öfke, ne acıma vardı. Sadece soğuk bir hesap. Parti için her şey feda edilebilirdi. Her şey.
“Ele geçerlerse konuşurlar,” dedi kısık, boğuk bir sesle. “Konuşurlarsa her şey biter. Parti biter. Mücadele biter.”
Genç kız başını kaldırdı, gözleri yaşlı ama meydan okuyan:
“Heval… biz konuşmayız… yemin ettik… bırak bizi burada… iyileşiriz…”
Bayık’ın dudakları kıvrıldı – gülümseme değildi bu, bir kasılmaydı.
Sonra emri verdi. Sessizce. Adamlar içeri girdi. Tabancalar patladı. Birer birer. Her kurşunda bir çığlık kesildi, bir umut söndü. Bir annenin evladı daha sustu. Bir sevda yarım kaldı. Mağara, gözyaşı ve kanla doldu. Son kurşunu Bayık sıktı – en genç olana, hâlâ nefes alan, gözlerinde son bir yalvarış olan çocuğa. Göz göze geldiler. Çocuğun dudakları kıpırdadı: “Neden… heval….neden?”
Bayık cevap vermedi. Sadece döndü. Arkasında 17 cansız beden, 17 yarım kalmış hayat, 17 annenin sonsuz acısı kaldı.
Yıllar geçti. 1999. İmralı’nın soğuk hücresinde, zincirlenmiş bir adam konuştu. Abdullah Öcalan, sorgu odasında, devletin karşısında. Artık efendi değildi, göze girmek için itiraf ettikçe ediyordu. Konu Bayık’a geldiğinde, başladı itiraflara.
“92’de bir mağarada 17 kadroyu, yaralı oldukları ve ele geçmemeleri için öldürmüştür. Karargahta da 13 kadroyu disiplini sağlamak için öldürmüştür.
O sözler tutanaklara geçti. Gazetelere sızdı. Kalplere saplandı.
O mağaradaki 17 genç hâlâ orada yatıyor sanki. Rüzgâr estiğinde inlemeleri duyuluyor. Anneleri hâlâ ağlıyor. Ve soru hâlâ aynı: Bu, özgürlük için miydi? Yoksa bir adamın iktidarı, disiplini, korkusu için mi?
Cemil Bayık hâlâ dağlarda. Hâlâ “disiplin”den, “parti”den bahsediyor. Ama o mağaranın karanlığı peşini bırakmıyor. 17 çift göz, geceleri ona bakıyor. Ve fısıldıyor:
“Bizi sen öldürdün heval… Özgürlük için miydi gerçekten? Yoksa senin kalbin buz tuttuğu için mi?”
Cevap yok. Sadece dağların sessiz çığlığı. Ve bir liderin, Apo’nun, kendi yarattığı canavara attığı en ağır lanet:
17 kalp, hâlâ atıyor orada. Dağlarda. Vicdanlarda. Sonsuza kadar.
Bekaa’da 30 yıl boyunca tarihin en aşağılık sosyopatı; kürd kızlarını “yoğunlaştırma seansları’dan geçirdi…
Bu sapkın çete hala bu kürd katili aşağılığın arkasından giden nasussu ailesiz karısız kocasız apoptos beyinliler var..!
G.Kürdistan başbakanı Sn Masrur Barzani, Irak’ın başkentine “bağımsız bir ülkenin başbakanı” edasıyla, muhteşem konvoyuyla giriyor. Zırhlı araçlar, koruma ordusu, devlet protokolü… Gerçek bir otorite, gerçek bir statü…
50 yıldır “Kürd özgürlüğü” diye dağlarda, mağaralarda, uyuşturucu kaçakçılığıyla geçinen, kürd çocuklarını katleden, sözde “Türk rejimi” ne karşı “devrim” diye analarının kucağındaki Kürd gençlerini öldüren PKK çetesi ve Apo’nun “Kürtlere devlet lazım değil” sapkınlığıyla beynini yıkadığı gençler bunu görsün.
Barzani’ler siyasetle, diplomasiyle, gerçekçi otonomiyle Kürdistan’ı bir yere getirdi. Siz ise “devrim” diye Kürd’ü Kürd’e kırdırdınız, Dikta rejim ile yönetilen TC’yi demokratikleştirmeye çalıştınız, en büyük zararı da kürd milletinize verdiniz.
Bir yanda konvoylar, uluslararası masalar…
Diğer yanda Kandil’de mağara, genç ölümleri ve “Ünderlik” diye tapılan bir terör lordu.
Bu manzara, 50 yıllık yalanın mezar taşıdır.
Kürd milleti devlet istemiyor demiyordunuz mu Apo?
İşte Barzani size “devlet”in ne demek olduğunu gösteriyor. Sizinkisi ise sadece kan, kin ve kandırılmışlık.
Tarih, devlet adamlarını statü ve asaletleriyle,
işbirlikçi, ihanetçi, kürdkıran çeteleri ise kalleşliğin sembolü olarak anılacaklar...
#KürtGerçeği