📍Onurunu satmayan milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, büyük bir soygun iddiasını ifşa etti!
“— AKP döneminde hayata geçirilen kılçıksız soygun modeli!
— 2018-2025 yılları arasında; AKP’nin 5 yandaş şirkete ait santrallere, “üretmedikleri elektrik” için, 559 milyon dolar teşvik ödemesi yaptığını tespit ettik!
— Bunun adı, devletin kasasını yağmalamaktır!..”
Üretilmeyen elektriğe ödeme! Bu soygunu herkes duymalı! Helal olsun Deniz Yavuzyılmaz! 👏🏻
Ataol Behramoğlu hâlâ Kılıçdaroğlu’nun ikna edilebileceğini düşünüyor. Oysa ortada ikna edilecek bir yanlış değerlendirme değil, yıllardır tekrar eden bir siyasi karakter sorunu var.
Defalarca yapılan uyarıları dinlemedi, toplumun değişim talebini görmezden geldi, seçim yenilgisinin ardından sorumluluk almak yerine yeni gerekçeler üretti. Bugün de CHP’ye yönelik müdahaleler karşısında muhalefetin beklediği tavrı almak yerine farklı bir yerde duruyor.
Bu nedenle mesele artık “çağrı yapmak” değil. Mesele, Kılıçdaroğlu’nun bütün bu çağrılara rağmen neyi tercih ettiğini görmektir.
Bazı siyasetçiler davalarını kendilerinden büyük görür. Bazıları ise bir noktadan sonra kendilerini davalarından büyük görmeye başlar. Türkiye’nin yaşadığı sorun biraz da budur.
Şair, yazar Ataol Behramoğlu'ndan Kemal Kılıçdaroğlu'na:
"Son seçimde cumhurbaşkanı adayı olmaması gerektiğini bu sütunda birkaç kez yazdım.
Buna karşın yine tıpış tıpış gidip elbette lehinde oy kullandık ve yazık ki yine kaybettik.
Anketlerde açık ara önde görünen adaylardan biri seçime girse, bugün belki bambaşka bir Türkiye’de olurduk. Yazık ki olmadı.
Şimdi bulunduğumuz içler acısı durum Kılıçdaroğlu’nu üzmüyor mu?
Görünen o ki üzmüyor.
Dün adalet için yüzlerce kilometre yürüyen siyasetçi, bugün o günkünden daha açık olarak AKP yandaşı olduğu görülen bir yargıyı alkışlıyor.
Butlan kararını siyasi bulmadığını söylüyor. İBB davası denen zulüm süreci hakkında bir eleştirisi yok.
Hatta açıkça dile getirmese de bu adaletsizlikleri, yıllarca genel başkanlığını yaptığı partisine bu yıkıcı saldırıları, pek sevdiği “arınma”nın gereği olarak gördüğü anlaşılıyor...
Sözcü televizyonundaki tavrına ve söylediklerine yapılan eleştirileri tekrar etmeyeceğim.
Ben, yazının girişinde sözünü ettiğim TV programındakiyle taban tabana zıt bir Kılıçdaroğlu gördüm.
Sükûnetini yine korumaya çalışsa da zaman zaman patlamamak için kendini zor tuttuğu görülüyor, fırsat yakaladığını düşündüğü yerlerde sözü gereksizce uzatıyor, kendisine yöneltilen soruyu soruyla yanıtlamak gibi sıradan polemik yöntemlerini sıklıkla kullanıyor, genel merkeze polis saldırısının onun isteğiyle yapıldığını gösteren belgeli kanıtları görmezden gelmeye çalışıyor, zaman zaman (benzetme hoş görülsün) kükreyen fare örneğini anımsatırcasına sesini yükselterek sözüm ona Erdoğan’a yükleniyordu.
Selahattin Demirtaş’ın yıllarca hapiste kalmasına yol açan dokunulmazlığın kaldırılması kararından ötürü pişmanlık duymadığını söylemesi, onu hapishanede defalarca ziyaret ettiğini söyleyerek kendini aklamaya çalışması, ölümüne neden olduğu birinin mezarını ziyaret etmekle sorumluluktan kurtulmuş olunacağını sanmak kadar tuhaf ve duygusuzcaydı.
Sayın Kılıçdaroğlu! Önemli olan bugün, şu anda ne yapmakta olduğunuzdur.
Yükselen CHP ve halk muhalefeti karşısında paniğe kapılan iktidar ve destek aldığı dış güçler, bu yükselişi durdurmak için her türlü kötülüğü yapıyor.
Ülkenin kalbur üstü aydınlarından sokaktaki sıradan yurttaşa kadar milyonlarca insanımızın apaçık gördüğü bu gerçeği siz ve yandaşlarınız görmüyor musunuz?
Nasıl görmezsiniz?
Son TV programında, “Ülkeyi bu duruma kim getirdi, Erdoğan değil mi?” diye kükrüyordunuz.
Ülkeyi getirildiği bu durumdan, arındırma masalıyla CHP oylarını yüzde üçlere, beşlere düşürerek Erdoğan’a bir seçim daha kazandırarak mı kurtaracaksınız?
Yol henüz tükenmemişken CHP’nin seçilmiş genel başkanıyla el ele vererek partinizi ve muhalefeti daha da yükseltin ya da ısrarınızdan vazgeçerek ülkemizin demokrasi ve bağımsızlık tarihine adınızın kara harflerle yazılmasına engel olun.
Bilinçli bütün yurttaşlar, bütün vatanseverler sizden bunu bekliyor.
Sizi bilmem ama o yıllar AKP’siz her şeye rağmen çok daha huzurlu ve güzeldi.
En çok da, bu güzellikleri hiç yaşama fırsatı bulamamış bir nesil adına üzülüyorum.
Türk Dil Kurumu “Atatürk Türk milletinin babasıdır” paylaşımını silmiş. Siz sinseniz de,silseniz de biz şerefle yaşatacağız!
Atatürk Türk milletinin babasıdır
Delil yok ama hüküm var.
İspat yok ama suçlu ilan edilenler var.
İşine gelen söz “itiraf”, işine gelmeyen söz “yalan”.
Sonra da ahlak, adalet ve arınma nutukları…
Türkiye’nin asıl kurtulması gereken şey, kişilere göre değişen bu ilke ve vicdan anlayışıdır.
Soru: Veysi Uyanık'ı ihraç ettiniz mi?
Kılıçdaroğlu: Hayır, çünkü o itirafçı. Her şeyi söyledi. Gerçeği söyleyen, doğruları söyleyen bir insanı nasıl partiden atarsınız?
Kayyum Kemal’in kaybettiği seçimler; sıralı tam liste. Paylaşın, paylaştırın. Butlancıların gözüne sokun ki bir seçim daha kaybettirme gafletine düşmesin!
Kemal Kılıçdaroğlu’nun katıldığı canlı yayındaki sözlerine, CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftçi’den Sözcü TV ekranlarında çok sert yanıt geldi:
"Kemal Bey şu an hukuken bir çağrı heyeti, bir kayyum niteliğindedir. Seçilmiş bir Genel Başkan gibi davranamaz. 9 milletvekilimizi peşinen mahkum ediyorsunuz, bu siyaseten intikam almaktır!"
📌 CHP'yi 26 Temmuz'da bekleyen büyük tehlike ne?
📌 'İBB Borsası' rüşvet iddiasının arkasında kim var?
📌 Kurultay kapısı açılacak mı? @gulciftci@gulinayselcuk
Kara Harp Okulu mezuniyet töreninden sonra teğmenler kılıç çatıp "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" dediği için TSK'dan ihraç edilen Tabur Komutanı Kurmay Yarbay Halit Türkoğlu açtığı davayı kazandı.
İdare Mahkemesi, ihraç kararını oybirliğiyle iptal etti.
“Madem para alışverişi var, neden sadece alanlar suçlu? Para veren ‘tanık’ olunca aklanıyor da alanlar partiden atılıyor. Yolsuzlukla mücadelede ölçü kişi değil, ilke olmalı.” Sizin “Arınma” ilkesi nasıl bir uydurma hikaye Sayın @kilicdarogluk ?
Sayın Mahir Ünal,
Gazetecilere gazetecilik dersi vermeden önce, Türkiye’nin son yıllardaki medya tablosuna bakmak gerekir.
Bugün bu ülkede gazeteciler haber yaptıkları için gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, aylarca hatta yıllarca özgürlüklerinden mahrum bırakılıyor. Ailelerinden, çocuklarından, mesleklerinden uzak bırakılıyor. İktidarı rahatsız eden her soru, çoğu zaman gazetecinin önüne bir tehdit olarak konuluyor.
Böyle bir ortamda çıkıp gazetecilere “nasıl soru sorulacağını” anlatmak, iktidarın medya üzerindeki baskısını görmezden gelmektir.
Gazeteci, iktidarın hoşuna gidecek soruları soran kişi değildir.
Gazeteci, kamu adına hesap soran kişidir.
Gazeteci, verilen cevapla yetinmek zorunda değildir. Çelişki gördüğünde tekrar sorar. Kaçamak cevap gördüğünde yeniden sorar. Güç sahibinin konforunu bozmak gazeteciliğin kusuru değil, görevidir.
Yıllardır iktidara yakın medya organlarında tek sesliliğin, sorgusuz sualsiz alkışın, siyasi sadakatin gazetecilik diye sunulmasına ses çıkarmayanların bugün eleştirel sorular karşısında rahatsız olması şaşırtıcı değildir.
Çünkü gerçek gazetecilik; güce yakın durmak değil, gücü denetlemektir.
Gazetecinin görevi siyasetçiyi rahat ettirmek değil, toplumu bilgilendirmektir.
Hakikatten söz ediyorsak, önce şu soruya cevap vermek gerekir:
Bu ülkede iktidarı rahatsız eden sorular soran gazeteciler neden mahkeme koridorlarında, cezaevlerinde ve soruşturma dosyalarında kendilerine yer buluyor?
Gazetecilik, iktidarın çizdiği sınırlar içinde konuşmak değildir.
Gazetecilik, o sınırları zorlayabilme cesaretidir.
Asıl bağımsızlık da budur.