Herkes vesileyle tekrar duysun ki mesele tek başına Erdoğan değil Erdoğanları doğuran, her gün hepimizin hayatından çalıp holding patronlarının cebine koyan düzendir.
Sizin adına dava dediğiniz de belli ki makamlarınız, koltuklarınız, mallarınız mülklerinizdir.
Okullarda bu memleketin çocuklarına bir öğün yemeği çok görürken milyarlarca lira vergimizi garanti sözleşmeleriyle yandaşlara peşkeş çekmektir.
Katillerin, soykırımcıların yollarına kırmızı halı seren teslimiyetçiliğiniz, tam bağımsız Türkiye’yle bitmeyen derdinizdir.
“Bu millet, liderlerini ve değerlerini kendi iradesiyle belirler”miş.
Milletin seçtiği milletvekillerini, devşiremediği belediye başkanlarını, parti genel başkanlarını hukuksuzca esir tutan, henüz hapse atamadığını da korkutup sustururum sanan bir rejimin temsilcisi için fazla iddialı ama güzel laf.
Buyurun boş konuşmak yerine genel başkanınızın rakiplerini tutuklamaya ara verip koyun sandığı halkın önüne de hangi anlayışı sırtından atacak görelim.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
Bugün cezaevinde 1. ayını dolduran sevgili Deniz Göktaş’tan mektup var.
“Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim.
Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var.”
👇🏽
Tutuklanıp Silivri Hapishanesine götürüldükten 14 gün sonra ölüm haberi gelen Özcan Aksu'nun ablası:
"Kardeşimi feci şekilde dövmüşlerdi. Kaşını, gözünü, yüzünü patlatmışlardı."
“Kardeşime ‘Seni kim dövdü, kim böyle yaptı, bunlar mı?’ dedim. Arkasındaki gardiyanları işaret etti."
(Ahmet Ayva/İlke TV)
İstanbul’un en başarılı belediye başkanlarından birini daha tutukladılar.
Suçu Haliç Tersanesinin özelleştirilip AVM yapılmasına engel olmak.
Suçu Üsküdar’ı gerici erkeklerden kurtarıp tarikatların musluğunu kesmek!
Suçu AKP’ye geçecek kadar kendini küçültecek bir suç işlememiş olmak!
Dün tutuklanan sadece Sinem Dedetaş değil.
Asıl tutuklanan onlarca farklı belediyede olduğu gibi “bu belediyeyi bu kadın yönetsin” diyerek oy veren bizlerin seçme hakkıdır!
Bir belediye başkanının işleyebileceği en büyük suç vakıf kisvesi altında her yeri peşkeş çektikleri yandaş kurumlarının musluğunu kesmek.
Bkz. şerefini satmak yerine gider paşa paşa yatarım diyen Fatma Başkan!
Adamlar resmen suç örgütü ya. Geçenin haysiyetsizliği bir yana Tehditle, seçilmiş belediye başkanı transfer ediyor bunu da göğsünü gere gere gösteriyor. Yargı onun emrinde kolluk onun emrinde seçim işini de müsamereye çevirdi zaten. Çünkü güç onda başka bir şeye ihtiyacı yok.
“Seçilmiş milletvekilinin, belediye başkanının, tüm kamu görevlilerinin maaşını biliyoruz. Kamu harcamalarının, bütçenin bileşimini biliyoruz. Çoğu şirketin mali tablosunu biliyoruz.
Peki sendikaların mali durumunu neden bilmiyoruz?
…
Devlet biliyor, bankalar biliyor, işveren biliyor! İşçiler ve kamuoyu da bilsin!
Hesabına güvenen, aldığı ücreti makul bulan, bunu kamuoyuyla paylaşır!”
Sanki depremde vergi ödenen bu koskoca ülkenin cumhurbaşkanı iban paylaşmamış, canlı yayında para toplamamış gibi davranıyor herkes. Kim iban veren bir devlet başkanına güvenir ki? Ne olduysa sizin eseriniz.
@pelinbatutr Haluk Levent’in suçlu çıkması (ki hala kesin değil) çadır satan Kızılay’ı, orada olmayan devleti, geldiğinde enkazdan insanları çıkarmak yerine sela okuyan devleti neden aklar kısaca açıklayabilir misiniz? Bir diplomat kızı değilim ama açıklarsanız anlamaya çalışırım
Al karşına konuş, daha çocuk o vs. Kendine muhalif diyen sanatçı, yazar (küçük burjuva entelijansiya) bile siyasal mücadele ufkundan tamamen uzaklaştı. Yapılan haksızlığa verdikleri tepki, bırakın haksızlığa karşı siyasallaşabilecek bir tepki olmayı, tam aksine egemenin mutlak gücünü ve otoritesini yeniden üreten bir retoriğe sıkıştı. Ülkeyi yöneten adamı ülkenin babası olarak görüyor, ona karşı yapılan her şeyi feodal ahlakın sınırları içinden zaten saygısızlık olarak görüyor, yapılanın suç olup olmadığıyla değil, zaten suç olana verilecek cezanın nevi ile ilgileniyorlar. Küçük burjuva entelijansiya artık Türkiye’de (ve dünyada da) gericiliğin kaleleri haline gelmiştir.
Bu iki kişinin yönettiği ülkede günde 3 kadın, 6 işçi öldürülüyor.
Ülkenin yarısı açlık sınırı altındaki asgari ücretle, kalan yarısı az üzerinde hayal bile kuramadan, hayatta kalmak için çalışıyor.
Şehirlerinin %80’i-90’i maden şirketlerine peşkeş çekiliyor. Ormanları yanıyor, dereleri kuruyor, denetlenmeyen yurtlarında, otellerinde insanlar yanarak ölüyor.
Sağlık parayla, eğitim parayla, adalet bile parayla!
Bu iki kişinin yönettiği ülkede çocuklar yarı aç gittikleri, geçtim güvenliği görevliyi tuvaletlerinde bir sabun olmayan okullarda, hayattan hiçbir beklentisi kalmamış, insanlıktan çıkmış, çıkartılmış başka çocuklar tarafından bir gün değil iki gün üst üste katlediliyor.
Ama bu iki kişi çıkıp acının siyaseti olmaz diyor.
Acının siyaseti olmaz mı?
Peki.
Kendinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen siyasetçilerin yaşattığı acılar oluyor ama, hem de çok büyük oluyor.
İmamoğlu’nun avukatları kürsüdeki kişiyi rezil ediyor şu anda.
Tora Pekin:
“Savunma yapmaktan kaçıyorsunuz dediğiniz müvekkil 9 Mart’ta ilk duruşmada buraya geldi, ifade vereyim dedi.
İlk ben konuşayım dedi. Siz kabul etmediniz. Sen son sırada konuşacaksın dediniz.
Aylar geçti şimdi son sıradayız, şimdi de aynı müvekkile ya yarım günde konuşup susacaksın ya da susma hakkını kullanmış sayarım diyorsunuz.
Susma hakkınızı mı kullanıyorsunuz dediniz, HAYIR DEDİ.
Şimdi ne okuyorsunuz?
Tutanağınız hakikat dışı.
İşlemleriniz hakikat dışı!”
Tam da meslektaşımın dediği gibi yaşanan her şey gerçek bir kepazelik!