#Türkiye: Very concerned by reports of mass arrests & detention of over 150 LGBTIQ+ individuals and human rights defenders and reports of their ill treatment in detention, and the potential impact this development could have on civic space.
@volker_turk urges Turkish authorities to uphold everyone’s human rights without discrimination, including on the basis of sexual orientation or gender identity, and to immediately release those arbitrarily detained.
HAK SAVUNUCULUĞU SUÇ DEĞİLDİR!
Aralarında İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Yürütme Kurulu üyemiz Av. Gülyeter Aktepe ile Merkez üyelerimizin de bulunduğu gözaltıların derhal sona erdirilmesini; hak savunucularına, LGBTİ+ örgütlerine ve toplumun farklı kesimlerine yönelik baskı ve kriminalleştirme niteliğindeki uygulamalara son verilmesini talep ediyoruz.
Barışçıl basın açıklamasına yönelik polis müdahalesini kınıyor; anayasal haklarını kullandıkları için gözaltına alınan meslektaşlarımız ve tüm yurttaşların derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.
Lgbti+ olmak da Haklarını savunmak da suç değildir.
2025-2026’da 488 kadın katledildi; 9950 çocuk iş kazası geçirdi, 37’si hayatını kaybetti. Narin Güran, Rojin Kabaiş, Rabia Naz gibi nice çocuğu korumaktan aciz kaldınız.
Siz aileyi korumuyorsunuz; toplumun içinden bir düşman yaratıyorsunuz. Zira benim ailem hiç güvende değil.
Cumhurbaşkanımız Sayın @RTErdogan'ın ortaya koyduğu 2026–2035 Aile ve Nüfus On Yılı vizyonu doğrultusunda; aileyi, çocuklarımızı ve gençlerimizi her türlü istismar, müstehcenlik, suç ve zararlı içerikten korumaya yönelik mücadelemizi kararlılıkla sürdürüyoruz.
Bu kapsamda bugün, 81 ilimizdeki 175 ağır ceza Cumhuriyet Başsavcılığımıza kapsamlı bir yazı gönderdik.
Başsavcılıklarımızdan;
- Çocukları ve gençleri hedef alan müstehcen ve suç içerikli faaliyetlere ilişkin ihbarların gecikmeksizin değerlendirilmesini,
- Dijital delillerin derhal tespit edilerek muhafaza altına alınmasını,
- Gerekli hâllerde içerik çıkarma ve erişim engelleme tedbirlerinin uygulanmasını,
- Organize yapı şüphesinde örgütlü suç hükümlerinin devreye alınmasını,
- Suçtan gelir elde edildiğine dair emare bulunması hâlinde eş zamanlı mali soruşturma yürütülmesini,
- Mağdur çocukların ikincil örselenmesini önleyecek koruyucu tedbirlerin eksiksiz uygulanmasını,
- İlgili kurumlarla güçlü ve sürekli koordinasyon sağlanmasını istedik.
Çocuklarımızın üstün yararı bizim için tartışmaya açık değildir. Aile kurumunu, gençlerimizin geleceğini ve toplum düzenimizi hedef alan hiçbir suç yapılanmasına müsamaha göstermeyeceğiz.
Dijital mecralarda da fiziki dünyada da hukuk devletinin gereğini kararlılıkla yerine getireceğiz.
Ailemizi koruyacağız.
Çocuklarımızı koruyacağız.
Geleceğimizi koruyacağız!
Bahsettikleri paralar derneklerin resmi hesaplarına yatıyor. Yurtdışından gelen fonlar kullanılmaya başlamadan önce İçişleri Bakanlığı’na bildiriliyor. Her yıl bu paraların nereye harcandığı dahil birçok detay rapor ile yine İçişleri Bakanlığı’na bildiriliyorlar. Hak alanında çalışan her dernek her yıl idari taciz amacıyla birden fazla kez bakanlık tarafından denetleniyor.
Kısacası gizli saklı bir şey yok. Paraların nereden geldiği ve ne amaçla kullanıldığı biliniyor ve hiçbiri suç değil.
Suç olan yasal faaliyet yürüten derneklere baskın yapmak, sosyal medya hesaplarını kapatmak.
Fakültede 3-4 farklı derste AİHM'in hukuki niteliğini işledik, sınavlarda bu konulardan değerlendirildik. Elbette eksik cevaplarımız oldu ama şu satırları sınav kâğıdına yazsak bırakın geçmeyi, derste madara edilirdik. Üstelik bunu yazan kişi Hukuk İşlerinden Sorumlu Başdanışman.
AİHM DE, AMOR DA HADDİNİ BİLSİN!
Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin siyasi proje olarak verdiği bir karar üzerine aralarında Avrupa Parlamentosu ‘Türkiye Karşıtlığı Sorumlusu’ Amor’un da bulunduğu bazı hadsizler Türkiye’ye dil uzatmaya başladı.
Öncelikle belirtelim ki milli yargı bağımsızlığı ülke içinde yasama, yürütme erkleri ve çeşitli güç odakları karşısında bağımsızlık olduğu gibi aynı zamanda ülke dışındaki kuvvetlere ve mercilere karşı da bağımsızlık demektir. Uluslararası sözleşmeler ve merciler ulusal yargının bağımsızlığını ve asli olma özelliğini ortadan kaldıracak yahut ulusal yargıyı zaafa uğratacak şekilde konumlandırılamaz ve böyle yorumlanamaz. Önemle vurgulanmalıdır ki; asıl olan ulusal yetkilerdir, uluslararası düzenlemeler ve kararlar talidir.
AİHM bir derece mahkemesi olmadığı gibi hiçbir surette hiyerarşik üst yargı merci de değildir. Bu nedenle AİHM denetimi hiyerarşik bir denetim değildir. AİHM kararlarının hiyerarşik yargı mercilerinin kararları gibi sonuç doğurması da beklenemez. Bunu bekleyenler ancak sömürge zihniyetiyle hareket edenler olabilir.
AİHM kararlarında esastan kesin bağlayıcılık hiçbir aşamada yoktur. AİHM kararlarının usulden mahkemeleri bağlayıcılığı ihlal tespit edilen dosyanın ihlalle ilgili konuyla sınırlı olarak mahkemesi tarafından yeniden ele alınması zorunluluğudur. Pozitif hukukumuzda CMK m.311 ve HMK m.375’te de açıkça görüldüğü üzere AİHM’in kesinleşmiş nihai mahkeme kararları için verdiği ihlal kararlarının ilgili mahkeme kararları üzerinde doğrudan etki etme gücü yoktur. Talep halinde devreye giren yargılamanın iadesi yoluyla mahkemeler yeniden yargılama yaptıklarında da kesin bağlayıcı bir hukuki sonuç doğmaz. Mahkemeler AİHM kararının esasını değerlendirip eski kanaatine uygun olarak önceki kararlarını uygun bulabilecekleri gibi, ihlal kararını dikkate alıp kısmen ya da tamamen yeni bir hüküm de tesis edebilirler.
Bu bağlamda; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46ncı maddesinin AİHM kararlarının esastan kesin bağlayıcı olduğu şekilde yorumlanması ulusal yargı bağımsızlığını ve milli yargının asli olması ilkesini tanımamak anlamına gelir. Bunu tanımayanları biz de tanımayız. İhlal kararlarına uyup uymama yetkisi ilgili milli mahkemelere aittir.
Hiçbir uluslararası mercinin milli yargımıza talimat verme hadsizliği kabul edilmez. Sürekli yargı bağımsızlığını öne sürerek istismar siyaseti yapanlar milli yargının bağımsızlığına saygı duymak zorundadır.
Bu vesiliyle Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor’un küstah ve asılsız açıklamalarını şiddetle kınıyoruz. Hiç kimse Türkiye Cumhuriyeti’nin Adalet Bakanına dil uzatamaz. Öte yandan Türk yargısının bağımsızlığına laf söylemek kimsenin haddi ve vazifesi değildir. AİHM Kararlarına ilişkin Batının yanlı ve iki yüzlü uygulamaları da herkesin malumudur. Siz gidip Avrupa’yı kasıp kavuran, ırkçılıkla, yabancı düşmanlıklarıyla, İslam düşmanlığıyla, ırkçı suçları ve cinayetlerin üstünü örten sahtekar mercilerinizle ve yargı yerlerinizle yüzleşin. Mülteci haklarını tanımayan hukuki, politik ve fiili saldırganlıklarınızla hesaplaşın.
AİHM siyasi proje kararlar verdikçe Türkiye için hiç bir kıymeti kalmıyor. Belli ki Türkiye AİHS’e taraf olma durumunu ve AİHM’e bireysel başvuru imkanını gözden geçirmeye zorlanıyor. Türkiye aleyhine siyasi hesaplarla kararlar verilmeye devam edilirse bu durumun kaçınılmaz hale geleceğini tüm muhataplar bilmelidir. İş bu noktaya gelirse AİHM sisteminin çöküşü de önlenemez olur.
Bir yıl önce 160 sivil toplum örgütü olarak “Cezalandırmaya Değil, Korumaya ve Önlemeye Dayalı Bir Yaklaşım” çağrısını yaptık. Adli sisteme girençocuklara yönelik cezaların ağırlaştırılmasının, çocukların yetişkinler gibi yargılanmasının ve daha fazla çocuğun özgürlüğünden yoksun bırakılmasının çözüm olamayacağını söyledik.
Meclis’te, araştırma komisyonunda ve kamuoyunda bilimsel verileri, uluslararası standartları ve sahadaki gerçekleri anlattık. Çocukları korumanın yolunun cezaları artırmaktan değil, sosyal destek ve önleme mekanizmalarından geçtiğini defalarca ifade ettik.
Bugün görüyoruz önerilerimizin hiçbiri dikkate alınmadı.
Bugün Meclis gündemindeki teklif çocuk haklarını güçlendirmiyor; çocukları korumayı değil daha fazla cezalandırmayı, desteklemeyi değil hapsetmeyi hedefliyor. Çocuk haklarına ilişkin bilimsel veriler, uluslararası yükümlülükler ve yılların deneyimi görmezden geliniyor. Çocuklar korunması gereken hak özneleri olarak değil, cezalandırılması gereken bir güvenlik meselesi olarak görülüyor.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi Türkiye’ye ceza sorumluluğu yaşının en az 14’e yükseltilmesini tavsiye ederken, biz bugün 12 yaşındaki çocukların kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilmesini tartışıyoruz. 12 yaşındaki bir çocuk hâlâ zorunlu eğitim çağındadır. Devlet bir yandan çocukların okulda kalmasını zorunlu tutarken, diğer yandan onları okuldan alıp kapalı kurumlara göndermeyi çözüm olarak sunuyor.
Çocukların yetişkinler gibi yargılanmasını öngören bu yasa teklifi, çocuk adalet sistemini cezalandırıcı bir çizgiye sürüklerken, çocukluk kavramını da tartışmaya açıyor. Çocukluğun hukuki güvencelerini ortadan kaldırarak, çocukların evlilik yoluyla istismarının, çocuk işçiliğinin, eğitimden kopmaların ve çocukların yetişkin sorumluluklarıyla karşı karşıya bırakılmasının meşrulaştırılmasının da taşlarını döşüyor.
Bu bir çocuk koruma politikası değildir: Bu, çocuklardan vazgeçme politikasıdır!
Cezalandırıcı yaklaşımın sonuçlarını yasa çıkmadan görmeye başladık. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun Tekirdağ Karatepe Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Ziyaret Raporu’na göre 288 çocuk kapasiteli kurumda 432 çocuk tutuluyor. Çocuk hapishaneleri daha yasa çıkmadan dolup taşıyor.
Soruyoruz:
Eğer daha fazla çocuğu hapsetmek çözümse, neden çocuk hapishaneleri dolup taşıyor?
Eğer daha ağır cezalar işe yarıyorsa, neden suça sürüklenen çocuk sayısı azalmıyor?
Eğer bu bir koruma politikasıysa, çocuklar neden hâlâ korunamıyor?
Çünkü sorun çocuklar değil.
Meclis Araştırma Komisyonu’nun çocuk mahpuslarla yaptığı görüşmeler de bunu açıkça ortaya koyuyor. Çocukların yarısından fazlası eğitimden kopmuş durumda. Bir çocuk “Annem, babam ölmeseydi suça karışmazdım” diyor. Bir başkası, “Okula gitseydim ya da okulda başarılı olsaydım bu suçları işlemezdim” diye anlatıyor. Bir başka çocuk ise “Daha zengin olsaydım bunu işlemezdim” diyerek yaşadığı gerçeği özetliyor. Çocuklaradli sisteme girmenedenlerini yoksullukla, aile içi şiddetle, eğitimden kopuşla ve sosyal destekten yoksun bırakılmalarında görüyorlar. Çocuklara kulak vermek gerçeği tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.
Sorun; yoksulluk, eşitsizlik, eğitimden kopuş, sosyal hizmetlerin yetersizliği, çocukların maruz bırakıldığı ihmal, istismar ve şiddettir. Adli sisteme giren çocuklar bu sorunların nedeni değil, sonucudur.
Çocukları bu yapısal sorunların faili gibi göstermek ve çözümü kapatılmalarında aramak, devletin çocukları koruma yükümlülüğünden vazgeçmesi anlamına gelir. Bu yaklaşım kamusal sorumluluğu görünmez kılarken, bedelini çocuklara ödetmek demektir.
Biz çocukların cezaevi koğuşlarında değil okul sıralarında olmasını savunuyoruz.
Biz çocukların cezalandırılmasını değil desteklenmesini savunuyoruz.
Biz çocukların özgürlüğünden yoksun bırakılmasını değil haklarının güvence altına alınmasını savunuyoruz.
Biz çocuk adalet sisteminin; hak temelli, onarıcı, dönüştürücü ve koruyucu bir anlayışla yeniden yapılandırılmasını savunuyoruz.
6 Şubat 2023 tarihli depremde enkaz altında kalarak hayatını kaybeden binlerce insanın ölümünden sorumlu olanlardan taksirle ölüme sebebiyet verme suçundan örneğin ON DÖRT YIL hapis cezasına mahkum olan bir kişi, ALTI YIL ceza infaz kurumunda kaldıktan sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak ceza infaz kurumundan çıkabilecek iken; malum “11. Yargı Paketi”nin TBMM Adalet Komisyonunda kabul edildiği şekliyle kanunlaşması halinde, ÜÇ AY kapalıda, bakiyesi açıkta olmak üzere, ceza infaz kurumunda DÖRT YIL kaldıktan sonra salıverilecektir.
Bir hukukçu olarak çok tehlikeli bir gelişmeye dikkat çekme gereği duyuyorum:
Anayasa Mahkemesinin dün Resmî Gazete’de yayımlanan ve sessiz sedasız şekilde arada kaynayan kararı, anayasal düzen açısından kritik bir kırılmadır.
Mahkeme, “eylemli içtüzük değişikliği” konusundaki en ilerici içtihatlarından birinden vazgeçmiş bulunuyor.
Burada teknik ayrıntılarına girmek mümkün değil ama şunu herkes bilmelidir:
Dünkü kararla birlikte, Türk anayasa hukuku tarihinde emsali görülmemiş bir denetimsizlik alanına kapı aralanmıştır.
Bundan sonra TBMM'deki çoğunluk, adını “parlamento kararı” koyduğu işlemlerle — neredeyse her şeyi — yapabilir. Ve hiçbir mahkeme bu işlemlere dokunamaz.
OHÂL KHK'larını adeta anayasa hükmünde kararname kılan bu sorunlu yaklaşım, şimdi olağan zamana teşmil edilmiş bulunuyor.
İnanılmaz bir keyfîlik dönemindeyiz.
Hukuk camiasının umursamazlığı de en az kararın kendisi kadar ürkütücü.
Saadet Yüksel'in Muhalif Görüşleri Makale Konusu Oldu!
⚖️AİHM kararları üzerine yazılan makalelere alışığız, ancak bu kez konu farklı. Türkiye’deki insan hakları ihlallerini görmezden gelip, bunları meşrulaştırmak için 33 davada muhalefet şerhi yazan Türk Hâkim Saadet Yüksel’in tutumu, bir makaleye konu oldu. Yüksel’in şerhleri, otoriter rejimlerin “ikincillik” ilkesini kötüye kullanarak insan hakları ihlallerini nasıl perdelediğini gösteren cinsten!
📖Gelelim bahse konu makaleye: Profesör Thomas Hochmann, European Human Rights Law Review (E.H.R.L.R.) dergisinin bu yıl yayımlanan 4. sayısında (sayfa 426-446), “Hâkim Yüksel’in Yolu: Kötü Niyetli Rejimler ve İkincillik İlkesinin Tehlikeleri (Judge Yüksel’s Way: Bad-Faith Regimes and the Dangers of Subsidiarity)” başlıklı önemli bir makale kaleme almıştır. Makale, AİHM’in “ikincillik çağı” olarak nitelendirilen döneminde, ikincillik ilkesinin otoriter rejimler tarafından nasıl istismar edildiğinin çarpıcı bir örneğidir.
⚖️Eski AİHM Başkanı Robert Spano’nun vurguladığı üzere, ikincillik ilkesi, ulusal makamların kararlarına öncelik tanıyan ve yalnızca bu kararların AİHS kriterlerine uygunluğunu denetleyen “süreç temelli bir inceleme” yaklaşımının tezahürüdür. Ancak, makale, Türk Hâkim Saadet Yüksel’in yazdığı 33 muhalefet şerhinden hareketle; bu ilkenin kötü niyetli rejimlerce hukuki bir kılıf olarak kullanılarak AİHM’in etkili denetiminden kaçıldığını sistematik bir şekilde ortaya koymuş ve bu ilkenin, hukuku bir baskı aracı olarak kullanan rejimlerin insan hakları ihlallerini örtbas etmesine olanak sağladığını göstermiştir.
⚖️Örneğin, Yalçınkaya/Türkiye davasında, Yüksel’in muhalefet şerhi, Cemaatle bağlantılı kişilere yönelik sistematik kovuşturmaları ve ByLock uygulamasının kullanımına dayalı cezalandırmaları savunmuş, ikincillik ilkesini ulusal makamların keyfi uygulamalarını meşrulaştırmak için bir kalkan olarak kullanmıştır. Mehmet Hasan Altan davasında Yüksel, bir gazetecinin haksız gözaltına alınmasını destekleyen bir muhalefet şerhi yazmış ve ikincillik ilkesine dayanarak Mahkeme’nin denetim yetkisini sınırlandırmaya çalışmıştır. Kavala/Türkiye davasında ise Osman Kavala’nın uzun süreli haksız tutukluluğunu savunan Yüksel, ulusal makamların kararlarına aşırı saygı gösterilmesi gerektiğini öne sürmüştür.
⚖️Makale, ikincillik ilkesinin yalnızca iyi niyetle insan haklarını koruma amacı taşıyan ülkelerde işlevsel olabileceğini, ancak otoriter rejimlerin bu ilkeyi, hukuku bir baskı aracı olarak kullanarak manipüle ettiğini vurgulamıştır. AİHS’nin 18. maddesi (hakların kötüye kullanılması yasağı) bağlamında, makale, kötü niyetli rejimlerin siyasi muhalifleri susturmak için hukuki formaliteleri istismar ettiğini ve bu tür durumlarda 18. madde ihlallerinin daha sık ve kararlı bir şekilde tespit edilmesi gerektiğini savunmuştur.
⚖️AİHM’nin farklı ülkelere farklı standartlar uygulama eğiliminin (çifte standart) eleştirildiğini kabul eden makale, kötü niyetli rejimlerin farklı muamele görmesi gerektiğini belirtmiştir. Hirst No.2 ve Animal Defenders International gibi kararlarla karşılaştırmalı olarak, ikincillik ilkesinin iyi niyetli devletlerde nasıl işlediğini gösteren makalede, Türkiye gibi otoriter rejimlerde bu ilkenin nasıl kötüye kullanıldığı anlatılmıştır. Yüksel’in muhalefet şerhleri, AİHM’in meşruiyet krizine ve iş yükü sorunlarına çözüm arama çabasını istismar ederek, insan hakları korumasını riske atan acı bir örnek olarak gösterilmiştir. Türkiye’nin, aleyhine en çok başvuru yapılan ve hakkında en ağır ihlallerin verildiği ülke olarak zaten çok kötü olan imajı, Yüksel’in muhalefet şerhleriyle daha da kötüleşmiştir.
@ECHR_CEDH@AbelCam00455734
Şu fotoğraftaki görüntüye neden basitçe "polis müdahalesi" denilemeyeceğini en yalın ve net biçimiyle açıklayayım:
Yüzüstü sert zemine yatırılmışken ensesine diz koyularak vücut ağırlığı ile baskı yapılan bir insanın soluk borusu daralır ve hatta çökebilir. Bu sebeple enseye diz atılması (knee to neck) uygulaması tüm dünyada kolluk uygulamalarında terk edilmektedir. ABD dahil pek çok ülkede tam da bu sebeple ölümler olmuştur. Bu ölümlerden bazıları olağanüstü büyük toplumsal tepkilere de yol açmıştır.
Bir yandan bu son derece tehlikeli uygulamaya girişilmişken aynı anda yerdeki o insanın sırtını da ilaveten bir diğer kişinin yere basması ve o esnada kolunu da ters açıda çekmesi, yerdeki insanın diyaframına da aşağıya inecek alan kalmamasına yol açar. Böylece kişinin hem soluk borusu daralmış hem nefes çekecek alanı kalmamış olur.
Bu vaziyette yerde olan kişinin ağzı da örtülü haldeyse, bu 3 etkiye birden aynı anda maruz kalan bu insanın soluk alması hemen hemen imkansızdır.
Bir kişinin soluk almasının engellenmesi, polis müdahalesi değildir; işkencedir.
AİHM'in suçsuz bir vatandaşa karşı yapılan #şiddet içeren saldırıdan sonra #polis zulmünü önlemeye yönelik kapsamlı hukuki bir reform beklentisi içeren Mayıs 2009 tarihli Mrozowski/Polonya kararında da değinildiği üzere;
Özellikle de 2013’te polisin güç kullanımıyla ilgili yeni bir yasa yürürlüğe girdi. Bu yasada AİHM’nin içtihatları göz önüne alınıyor ve polisin güç kullanımının orantılı, mümkün olduğu kadar sınırlı ve sadece gerçekten gerekli olduğu zamanlar kullanımı öngörülüyordu.