Bir kadın size "bebeğim", "canım", "tatlım", "aşkım" derse, bunun hiçbir anlamı yoktur.
Bir kadın sizinle yakınlaşırsa, bunun hiçbir anlamı yoktur.
Bir kadın sizinle evlenirse, bunun hiçbir anlamı yoktur.
Bir kadın çocuğunuzun annesi olursa, bunun hiçbir anlamı yoktur.
Sizin için bir şeyler yaparsa, bunun hiçbir anlamı yoktur.
Sizin için tüm sosyal medya platformlarından uzaklaşırsa, bunun hiçbir anlamı yoktur.
Hayat zorlaştığında size saygı duyarsa, işler ağırlaştığında yanınızda durursa ve sizinle birlikte bir dünya kurmaya hazırsa, o zaman her şey demektir.
Deutschland ist das größte türkische Land der Welt außerhalb der Türkei. Millionen Menschen mit türkischen Wurzeln sind unsere Landsleute. Die türkische Migration nach Deutschland ist eine Erfolgsgeschichte der Integration durch Arbeit. Aber unsere zwangsfinanzierten Vielfaltsfamatiker bei ARD und ZDF schaffen es nicht, für zehn Milliarden Euro das erste WM-Spiel der Türkei live zu zeigen. Stattdessen laufen Tigerenten-Club und Sam und Julia im Mäusehaus.
Oğluna göre Ankara’daydı.
Kızına göre İstanbul’da.
Gerçek ise bambaşkaydı.
Bayramın birinci günü.
Saat 13.05.
79 yaşında bir adam…
Denizli’deki eski apartmanında
tek kişilik bir bayram sofrası kurmuştu.
Adı Hüseyin.
42 yıl Sümerbank’ta çalışmıştı.
Hayatı tezgâh başında, çocuk büyütmekle geçmişti.
Ama en çok eski bayramları özlüyordu.
Eşi Nermin altı yıl önce vefat etmişti.
O gittiğinden beri bayramların sesi azalmıştı.
Eskiden sabah erkenden kalkardı.
Reçeller dizilir, sıcak pide kokusu evi doldururdu.Nermin mutfakta bir komutan gibiydi.
Ev bayram gibi olurdu.
Şimdi ev sessizdi.
Bayramdan bir hafta önce kendi kendine şöyle dedi:
“Emre’nin işi yoğun.
Elif nöbette.
Torunlara yol çektirmeyeyim.”
Ama içindeki gerçek cümle şuydu:
“Ben babayım… yük olmam.”
Telefon ettiklerinde hep aynı şeyi söyledi:
“Ben size gelirim… bana da değişiklik olur.”
Onlar da gerçekten gezmek istediğini sandı.
Oysa sadece kimseyi yormak istemiyordu.
Bizim kuşakta babalar kolay kolay
“yalnızım” demez.
Biz şöyle deriz:
“Ben iyiyim.”
Bayramdan üç gün önce telefonu çaldı.
Oğlu arıyordu.
“Baba… Elif’e gidersin değil mi?
Benim planım çıktı.”
“Elbette oğlum,” dedi.
Bir süre sonra telefon yine çaldı.
Bu kez kızı Elif.
“Baba… Emre’ye gidersin değil mi?
Ben nöbetteyim.”
“Tabii kızım… merak etme.”
İkisinin de içi rahatladı.
Hüseyin telefonu kapattı.
Ev biraz daha sessizleşti.
Bayram sabahı ezanla uyandı.
Çay koydu.
Dolabın üstünde Nermin’in porselen şekerliği vardı.
Almak için sandalye çekti.
Ama artık genç değildi.
Sandalye kaydı.
Şekerlik yere düştü kendi diğer yana.
Bir an yerde sırt üstü kaldı.
Aklından geçen tek şey şuydu:
“Ya beni birkaç gün sonra bulurlarsa…”
20 dakika yerde bekledi.
Sonra kalktı.
Bir tabak pilav koydu.
Bir parça kavurma.
Tek kişilik bayram sofrası.
Öğleden sonra telefon çaldı.
Görüntülü arama.
Emre:
“Baba! Elif’lerde misin? Masayı göster!”
Telefonu çevirdi.
Masada tek tabak vardı.
Tek bardak.
Elif ekrana geldi.
Sessizlik oldu.
Sonra Elif yavaşça sordu:
“Baba… yalnız mısın?”
Cevap veremedi.
Ekranın arkasından Emre’nin sesi geldi:
“Toplanıyoruz. Babam yalnız bayram yapmış.”
Telefon kapandı.
Ertesi sabah kapı çaldı.
Apartmanın önünde iki araba vardı.
Pijamalı torunlar merdivenleri koşarak çıktı.
Arkasından Elif…
Üzerinde hâlâ hastane forması vardı.
Gözleri nemliydi.
“Baba…” dedi.
“Affet bizi.”
Torunlar bacaklarına sarıldı.
Bir anda ev değişti.
Sıcak pide kokusu…
Sarma tabakları…
Torunların elinde kurabiyeler…
Ev yeniden bayrama döndü.
Ve Hüseyin o gün şunu düşündü:
Bazı insanlar yalnız değildir.
Sadece içlerinde çok eski bir çekirdek inanç vardır.
“Yük olmamalıyım.”
O yüzden çoğu anne baba
yalnız olduklarını söylemez.
Sadece şunu söylerler:
“Ben iyiyim.”
Eğer anneniz ya da babanız
“Merak etmeyin ben iyiyim” diyorsa…
Bir kez daha arayın.
Bir kez daha sorun.
Çünkü bazen bir ziyaret
bir insanın bütün bayramını değiştirir.
Ve bazen insanlar yalnız değildir.
Sadece yük olmak istemezler.
Alıntı..
Hiç anlamadım. Neden helva yenir ölenin arkasından...
Her köşe başında bir ucundan dayanışma içinde olmak isteyen insanlar helva ikram etmeye çalışıyor ... pek tabii niyetleri iyi ama ben düşünüyorum...
Bana un çuvalında iki parça teslim edilen kardeşim için mi yiyeceğim helvayı...mezarı olmayan tanıdıklarım için mi ... cenazesi benden bir kolon ötede olan akrabalarımı ; enkazları döve döve çıkaramadığım için mi ...
Ben ne ölümü anlayabildim , ne böyle ölmeyi... ne ölen bir şehre ikna olabildim ... ne bu şehrin ardından helva yiyebilmeyi ..... #antakya #hatay #6Şubat
Duygusal olarak olgunlaşmamış bir insan için aşk;
ya kaçılması gereken bir yük olur ya da kontrol edilmesi gereken bir nesneye dönüşür. Bu noktada sevgi zarar verebilir. İyi niyetle bile incitebiliriz...
Kendini tanımayan biri, karşısındakini gerçekten tanıyamaz. Duygularını düzenleyemeyen biri, yakınlık kurduğunda boğulur. Sorumluluk almayan biri, ilişki içinde sürekli “haklı” olmaya çalışır. Empati kuramayan biri, sevdiğini yalnız bırakır.
Çünkü gerçek aşk,
sadece hissetmek değil
taşıyabilmektir...🍀
Fikrini değiştirebilen insanlara özel bir ilgim
var. Dün ısrar ederek savunduğunu bugün sorgulayabilenlere. Kendini tükettiği bir işte “alıştım” diyerek kalmayanlara, artık ruhuna dokunmayan ilişkilerde sırf yalnız kalmamak adına oyalanmayanlara. Çünkü insan, en çok kendine ihanet ettiğinde yoruluyor. Değişmek zayıflık değil; farkındalığın en yalın hali. Her vazgeçiş bir kaçış değil, bazen bilinçli bir kurtuluş. İnsan, kendine hizmet etmeyen bir düzende ısrar ettikçe içten içe eksiliyor. Oysa hayat, ait olmadığını bildiğin yerlerde sabır sınamak için değil; kendin olabildiğin alanları bulmak için var. Yanlış bir masada uzun süre oturmak, doğru bir hayat kurmaz. Cesaret, her şeye katlanmak değil; neye katlanmayacağını bilmektir. Kendine dürüst olabilen insan, yolunu değiştirir. Çünkü yol kutsal değildir; insan kendini kaybetmediği sürece her yön yeniden mümkündür.
Her zaman dinlediğin dostunu artık dinlememeye başladığında dostluğun; sürekli destek verdiğin yakınına destek vermeyi kestiğinde akrabalığın; hep alttan aldığın partnerine tepki vermeye başladığında da ilişkin bitecektir. Bu hep böyle olur. İnsanlar onları alıştırdığın şeyi artık bulamadıklarında; seni suçlayacak, değersizleştirecek ve sonunda kötü biri ilan edecekler.
Her zaman sevgimiz sevgimiz bittiği için gitmeyiz.
Bazen kendimize olan saygımız,
Bazen yaşadıklarımız,
Bazen yaşayamadıklarımızdan dolayı yol görünür bize..
Her zaman sevgin bittiği için gitmezsin.
Bazen umudun bittiği için,
Bazen kendin olamadığın için gidersin.
Elinden gelen her şeyi yaptıysan,
sıra ayağından geleni yapmakta..
gidersen çünkü gitmek zorunda kalmışsındır..
@serhatyabanci #serhatyabanci
Monte Cristo Kontu’nda şöyle bir cümle geçer: “Belirsizlik tüm işkencelerin en kötüsüdür.” Çünkü insan bilmediğiyle savaşamaz, hazırlıksız kalır. Zihin boşluğu doldurmak için senaryolar üretir, korkuyu büyütür. O yüzden bazen olanı bilmek, en kötü ihtimali duymak bile, bilinmezliğin çürütücü ağırlığından daha hafiftir.
What hurts the most is realizing you weren’t misunderstood, they just weren’t invested. You kept talking, explaining, repeating yourself, thinking maybe they didn’t get it. But they did. They understood every word. They just chose not to change, not to care, not to meet you where you were. The problem was never communication, it was their lack of effort.
Manipülasyonun özü şudur:
Sizi inciten kişi, kendi saygısızlığının sorumluluğunu üstlenmek yerine hatayı sizin tepkinizde arar.
Bu, yalnızca bir davranış değil; öznenin kendi karanlığıyla yüzleşmeyi reddetmesidir.
Kendi saldırganlığını görmemek için, sizin tepkinizi “aşırılık” gibi çerçeveler.
Böylece gerçek fail gizlenir; görünür olan, yalnızca sizin kırılmışlığınız olur.
Psikolojide buna yansıtmalı temizlik denir:
Özne, kendi kirini silmez… yalnızca sizin üstünüze sürer.
Ve siz o anda şunu fark edersiniz:
Tepkiniz sorun değildir.
Asıl sorun, onların hakikati duyamayacak kadar narin bir benliğe sahip olmasıdır.
Manipülasyon, gerçeği eğip bükmek değil;
gerçekle yüzleşemeyen birinin en son savunmasıdır.