Carl Jung'dan, doğandan gelen acı ve ızdıraptan kaçınmaya dair muazzam bir metin:
"İnsanlar, hayatın onlara sunduklarını, hayatın karşılarına çıkardığı soru ve görevleri kabul etmediklerinde neleri riske attıklarının farkında değiller. Doğalarına borçlu oldukları acı ve ıstıraptan kendilerini esirgemeye karar verdiklerinde, aslında hayatın bedelini ödemeyi reddederler; tam da bu yüzden hayat onları sıklıkla yoldan çıkarır. Kendi kaderimizi kabullenmezsek, onun yerini başka türden bir acı alır: Bir nevroz gelişir ve inanıyorum ki yaşamak zorunda olduğumuz o hayat, bir nevroz kadar kötü değildir. Eğer acı çekeceksem, kendi gerçeğimden acı çekeyim. Nevroz çok daha büyük bir lanettir! Genel anlamda nevroz, bir kaçışın yerini tutar; hayatı kandırmaya, bir şeylerden sakınmaya yönelik bilinçdışı bir arzudur. İnsan, gerçekten ne ise onu yaşamaktan fazlasını yapamaz. Ve hepimiz zıtlıklardan, çatışan eğilimlerden oluşuyoruz. Uzun uzadıya düşündükten sonra, insanın kendisi ne ise onu yaşamasının ve bunun sonucunda ortaya çıkan zorlukları kabullenmesinin daha iyi olduğu sonucuna vardım. Çünkü kaçınmak çok daha kötüdür."
Yurt dışında uzun yıllar yaşamış, pek çok ülke görmüş biri olarak artık bir turist olarak bile yurt dışına gitme isteğim kalmadı. Uzak mesafelere, yorucu seyahatlere ya da sözde macera dolu yolculuklara karşı zerre hevesim yok. İnsan belli bir noktadan sonra tatmine ulaştığında, aradığı şeyin yeni yerler değil, yepyeni duygular olduğunu anlıyor; o duygular ise bazen sadece oturduğun yerde seni bulabiliyor.
Elimde birçok imkan var; beni bağlayan ya da kısıtlayan bir durum yok. İstediğimde birçok yeri gezebilirim ama gerçekten istemiyorum. Akşamları sahilde yürümek, gece arabayla turlamak, kulaklığımı takıp yalnız başıma müzik dinlemek ya da sakin bir kafede kitabıma gömülmek dışında hiçbir şeyden yüksek haz almıyorum. Benim hayattan aldığım zevkler artık sade, basit ve beni yormayan şeyler üzerine kurulu.
Abartılı hiçbir şey artık ilgimi çekmiyor; o büyük, "çılgın" eğlencelerin hiçbir cazibesi kalmadı. Basitliğin, sadeliğin, sakinliğin ve tevazunun içindeki o "dikkat çekmeme" lüksünü yakaladım. Cebime ne kadar para girerse girsin harcayacağım yer aynı; bir sürü para geçti diye gidip fazladan ya da farklı bir şey yapasım gelmiyor. Boş vaktim oldu diye yollara düşmüyorum. Yaptığım her şey aynı sadelikte, çünkü hayatımı zaten huzurlu bir konfora dönüştürdüm. Daha fazla imkana ya da daha fazla paraya ihtiyacım yok.
İçimde hala aşamadığım bazı huzursuzluklar, çözemediğim düğümler var ama bunları aşmanın yolunun suni neşe dalgaları ya da zorlama heyecan pompalamaları olmadığını çok iyi biliyorum. Ben artık sadece basit keyiflerin, nitelikli etkinliklerin ve insana var olduğunu hissettiren o hafif hüznün, tatlı melankolinin peşindeyim.
@haberinolsun_x Kaplan yaralandığı için yatmıyor, kondisyonu yetmediği için yatıyor. Aslan bu gününe gelene kadar 70 tane sürü lideri öldürmüş ömründe, hepsini yenmiş ki hayatta. Alışkın, güçlü. Kaplan ise tek yaşıyor, akranlarıyla boğuşmuyor. Arslana göre daha donanımlı ama güçlü değil.
“Kader, istekli olanları yürütür, isteksiz olanları sürükler.” •Immanuel Kant
Bu söz, insan iradesiyle evrenin zorunluluk yasası arasındaki kadim gerilimi dile getirir. Kader, burada kör bir yazgı değil; varlığın düzenine ait bir akış ilkesidir. Kant’ın deyişiyle, “doğa zorunluluğun yasalarıyla işler, özgürlük ise kendi yasalarını kendine koyar.”
İstekli olan insan, bu yasayı sezip ona bilinçle katılandır — kaderin yönünü kendi iradesiyle kesiştirir. Böylece yürür, çünkü anlamıştır: akışa direnen, kendi ağırlığında boğulur.
Rilke’nin bir dizesiyle söylersek:
“Her şey seni çağırıyor: dünyalar, hayatlar, bir çiçek bile…”
Kader, aslında o çağrıdır.
Kimi bu çağrıyı duyar ve yürür; kimi duysa da korkar, ve sürüklenir.
Fakat sonunda her ikisi de aynı hakikate varır:
İnsan, kaderin oyuncağı değil, onun bilinçli tamamlayıcısıdır.
• Ruhatemas 🌀
Değiştirme gücünün olmadığı büyük şeylerle savaşmak, elindekileri de kaybetmene sebep olur. Çünkü sistemle açık bir savaşa girdiğin an, onun dışına itilir ve etkisiz kalırsın.
Bu noktada, tek başına devasa bir ekosistem kurma şansın olmadığına göre, düzenle barışıp içsel özgürlüğünle yetinmek ile ideallerin uğruna sistemin öğüttüğü bir böceğe dönüşmek arasında bir seçim yapman gerekir ve mecburen düzenle barışırsın. Ama bilirsin ki bu barış bile aslında büyük savaşının bir parçasıdır.
Ben de bir zamanlar insanları aşırı umursardım ve insanlığın geleceği adına endişelerim vardı. Artık topluma ve insanlığa bir borcum kalmadığını düşündüğüm zamanlarımdayım ve kendime yöneldim. Bu durumu bir ahlak ya da erdem meselesi olarak görmüyorum. İyi biri olma saplantım çoktan geçti, ahlaki üstünlüğü de umursamıyorum...
Her idealist ve duyarlı insan bir gün şu sorunun cevabını bulup hayatını ona göre şekillendirmek zorunda kalır: Özgürlüğü kendim için mi istiyorum, yoksa sonraki nesiller için mi?
Ben artık özgürlüğü kendim için istediğime ikna oldum. Çünkü herkes benim gibi değil; onlara benim anladığım anlamda bir "özgürlük" dayatmak, aslında onlar için yeni bir esaret yaratmaktan çok da farklı değil. Üstelik koca bir düzenle savaşarak bir ömürde bu özgürlüğü elde etmek de imkansız.
Ömrümü bir "dava adamı" gibi bitmek bilmez mücadelelerle tüketmek bana göre değil. Kısa hayatımda sadece huzur istiyorum. Bu huzur da ancak düzene bir tehdit olarak görünmediğin sürece mümkün. Artık mecburen dışarıdan "ehli" bir görünüm sergileyip tüm aykırılıklarını kendi içimde yaşıyorum.
Yeni dünyada 19. ve 20. yüzyıl filozof ve dava adamlarının kitlesel idealizm üzerine kurulu fikirlerinin hiçbir işlevi kalmadığı gibi, idealist insanlara da yaşam ve özgürlük alanı kalmadı.
İdealizm ve kitlesel özgürlük arayışları geçtiğimiz yüzyılların hikâyesiydi. Bizler artık geçmişin tozlu teorileriyle değil, kendi özgün ve bireysel fikirlerimizle, belki de tek başımıza ilerlemek zorundayız...
tanpınar, bir mektubunda şöyle diyor:
"bir insan kendisini ancak hayatının küçük meselelerinden sıyrıldığı, yahut da onları zihnî bir şekle soktuğu zaman bulabilir."
bizi küçük meselelere maruz bıraktıran işlerden ve insanlardan işte bu yüzden uzaklaşmalıyız.
“Çok fazla çabaladığın için karanlık.
Hafif ol çocuk, hafif. Her şeyi hafifçe yapmayı öğren.
Evet, derin hissetsen bile hafif hisset.
Sadece olayların hafifçe gerçekleşmesine izin ver ve hafifçe başa çık.”
Aldous Huxley
stefan zweig, ‘bir kez kendini bulmuş olan kişinin şu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar’ der. artık ne bir alkışın kölesidir o, ne de bir yalnızlığın kurbanı kendi uçurumuna aşina olanı kimse düşüremez.
Geçen bir yerde okumuştum : "Bir sorunu hiçbir şekilde çözemiyosanız, o artık çözülmesi gereken bir sorun değil, kabul edilmesi gereken bir gerçektir." Cümleyi okuduktan sonra uzaklara daldım.
Pascal haklıdır: Bütün insanların mutsuzluğunun kaynağı, sessiz bir odada yalnız başına oturamamaktır. Böylesi bir yetenekten yoksun, kendiyle ve kendi sesiyle baş başa kalmaktan korkan kişi için gürültü, sosyallik, bağlılık ve memnuniyetsizlik kısırdöngüsü kaçınılmazdır.
“Yirmili yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki; yaşamının geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir.”
(s. 215)
Ursula K. Le Guin