Farkında mısınız barajlarımızın dolmasıyla aynı zamanda.. Gören gözler için önümüzde sadaka vermenin ibret verici bir olayı var. Rabbim dilerse sadaka hürmetine barajları doldurur... Subhanallah, Elhamdulillah, Allahu Ekber..
SİZ ÖZÜRLÜ MÜSÜNÜZ? KALBİNİZ Mİ MÜHÜRLÜ?
Size aptala anlatır gibi anlatayım.
1- Hepimiz İsrail ve ABD düşmanıyız.
2-Hepimiz İran ya da başkası İsrail’i vurduğunda seviniyoruz.
3- İran halkıyla rejimi ayırıyoruz.
4-İsrail’e karşı İran’ı (sadece İsrail ile savaşında) destekliyoruz.
5-İran’ı İsrail’e karşı desteklerken saf ve aptal değiliz. Gençlerimizin zihnini bulandırmanıza, Şia propagandası yapmanıza, İran ajanlığı ve lobiciliği yapmanıza, 20 yıldır yaptıkları katliamları örtmenize, zalimleri alim ve şehid gibi göstermenize izin vermeyeceğiz. Uyanıklık yapmayın. Siz de bu sefil ve zelil halinize rağmen hala Suriyeyi, Sünni dünyayı, sahabeyi hedef almayı bırakın, İsrail’e odaklanın sizi destekleyelim.
6-Irakta da Afganistan’da da ABD emperyalizmiyle Sünni Müslümanlar savaştı. İkide bir aptal aptal Sünniler savaşmıyor Amerikancı vs. tilkiliğini bırakın. Siz bu iki savaşta da ABD’ye işbirliği yaptınız.
7-Bu tartışmaların bize de size de faydası yok.
Tüyleri diken diken oluyor insanın. Allah bu insanları aziz kılsın. O gün bugündür Esad'ın düşmesine günler kala Esad'la görüşme naraları atan, bu insanların necatını sevinçle karşılamayan herkese nefretim dip diri duruyor. Allah bunların cümlesinin belasını versin. Allah, Türkiye'deki münafıkların maskelerini düşüren Şam ehlinden razı olsun. Siyasal alevilerin ve irancıların zilleti daim olsun.
Dünden beri hüngür şakır ağlıyoruz. Suriye devrimi, yazık olan bizim neslin tek başarısı ve ilk çocuğudur, onu koruyacağız. Allah, size bir daha zulm altında ezilmeyi değil, özgürlük içinde parlamayı nasib etsin güzel çocuklarım. Özgür Suriye bizim ciğerimiz lan.
İstanbul’u gezen Fransız turist Jim Viatge Türkiye’nin algıların ötesindeki gerçekliği karşısında şaşkınlığını gizleyemedi.
“Oldukça yoğun bir saatte metrodayım.
Gürültü yok.
Kadınları taciz eden erkekler yok.
İdrar kokusu yok.
Gençler yaşlılara yer veriyor. Bu harika.”
“Her şeye rağmen bazıları yine de Türkiye’ye üçüncü dünya ülkesi diyecek.”
Ben hiçbir enternasyonelcilikten haz etmem. Seküler Türkçülerde aynen böyle bir enternasyonelcilik var.
Maraş'ın, Konya'nın Türkmenine ve onun dinine düşman, gitmiş gagavuzlar hazarlar şah ismail diyip duruyor.
Türkiye'deki müslüman Türk'e arap vs diyerek düşmanlık ediyorsan, Türkiye'deki müslüman Türk için Türk düşmanısındır.
Buradaki müslümanları bir bahane tekfir edip hasımlık eden, sonra kendisine Mısır, Irak ve Suud'da müslüman kardeş arayanın abesliğinden zerre farkı yok.
Enternasyonelcisin. Sadece yönü farklı.
Kadıköy moda bacak güzeli yarışmaları.
1950'ler ve 1960'larda Türkiye'de, özellikle Moda sahilinde düzenlenen bu tür yarışmalar popülerdi.
Ne Metehanın nede Fatih’in Töresinde olmadığına göre, kimlerin töresi ve kültürüydü?
Türkiye, İsrail’e karşı ekonomik ve siyasi bir duruş sergilemek istiyorsa, hukuki zemini olan ve kendi yetki alanına giren yolları tercih etmelidir. Bu konuda en çok gündeme gelen başlıklardan biri olan ticaret konusu, sıklıkla yanlış veya eksik bilgilerle tartışılıyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye 2024 yılında İsrail’e yönelik ihracatı tamamen durdurmuş, Ticaret Bakanlığı kararıyla gümrük sistemini kapatmıştır. Bu karar teknik olarak resmî ve bağlayıcıdır; devletin İsrail’e doğrudan ihracat yaptığı tüm kapılar kapatılmıştır. Türkiye’deki ihracat beyannamesi sisteminde, İsrail varış ülkesi olarak beyan edildiğinde işlem otomatik olarak engellenmektedir. Bu nedenle doğrudan ihracatın sürdüğünü iddia etmek, teknik olarak yanıltıcıdır.
Peki bu durumda neden hâlâ “ticaret devam ediyor” söylemi dolaşımda? Bunun nedeni çoğu zaman eksik ya da yanlış anlaşılan teknik ve yapısal durumlardır:
Birincisi, bazı firmaların mallarını üçüncü ülkelere (örneğin Ürdün, Sırbistan, BAE) ihraç ettikten sonra oradan başka ülkelere yönlendirmesi mümkündür. Bu, uluslararası ticarette “re-export” (yeniden ihracat) olarak adlandırılır. Türkiye, mallarının üçüncü bir ülkeden nereye gideceğini denetleyemez; çünkü bu ihracat artık Türkiye’nin değil, o ülkenin ticari işlemi hâline gelir.
İkincisi, bazı şirketler yurt dışındaki iştirakleri veya partner ofisleri üzerinden İsrail’le ticaret yapabilir. Örneğin Almanya merkezli bir Türk sermayeli firma, oradan İsrail’e mal gönderebilir. Bu da teknik olarak Türkiye’den çıkmış bir ihracat sayılmaz.
Üçüncüsü ise Türkiye, Filistin yönetimiyle ticaretini sürdürmektedir ve Batı Şeria’ya ihraç edilen mallar, İsrail’in gümrük denetiminden geçmek zorundadır. Çünkü Batı Şeria, fiilen İsrail’in gümrük ve sınır kontrol sistemi içindedir. Paris Protokolü (1994) uyarınca, Filistin’e dışarıdan gelen mallar, İsrail gümrük kapılarından geçirilerek ulaştırılır. Bu sistemde İsrail, hem vergi tahsil eder hem de malın giriş-çıkışını izler. Bu nedenle Türkiye’den Batı Şeria’ya gönderilen bazı mallar, İsrail istatistiklerine “Türkiye menşeli ithalat” olarak yansıyabilir. Ancak bu, Türkiye’nin İsrail’e doğrudan satış yaptığı anlamına gelmez.
Öte yandan Batı Şeria’da İsrail’in her şeye izin vermediği doğrudur; ama bu yasaklar daha çok silah, stratejik malzeme ve güvenlik riski taşıyan ürünler üzerindedir. Gıda, giyim, inşaat malzemeleri gibi ürünlerin büyük bölümü, kontrol altında olmak kaydıyla bölgeye ulaşır. Filistin İstatistik Kurumu (PCBS) ve BM Ticaret Veritabanı (UN COMTRADE) gibi kaynaklarda da, Batı Şeria’nın ithalatının büyük kısmının İsrail gümrüğü üzerinden geçtiği açıkça görülmektedir. Bu nedenle Batı Şeria üzerinden yapılan sevkiyatlar, veri karmaşasına yol açabilir; ancak bu Türkiye’nin resmî ticareti sürdürdüğü anlamına gelmez.
Elbette bu ihtimallerin ne kadar yaygın ve ne kadar sistematik olduğu belirsizdir. Yani ortada Türkiye’nin kendi aldığı kararı fiilen deldiğine dair güvenilir bir veri yok. Bu yüzden “resmî ticaret durdu ama fiilen sürüyor” söylemi, büyük ölçüde spekülasyon, şüphe veya siyasi pozisyonlara dayalıdır. Somut bir iddia varsa, somut veriyle konuşmak gerekir. Aksi takdirde bu, bilgi değil, ima olur.
(Bunları hem kendim araştırdım hem de bizzat bu işlerle uğraşan babamdan öğrendim.)
Nasılını da söylemeniz gerekir. Petrol konusundaki gerçeği bazıları açıkladı defalarca burada ve linç edildi. Az takipçim olmasına güvenerek şu petrol meselesini bir de ben açıklamaya çalışacağım. Bu saldırgan tutumunuz yüzünden gerçeği bile rahatça konuşamıyoruz.
Her şeyden önce şunu netleştirmek gerek: Türkiye, İsrail’e doğrudan petrol satan bir ülke değil. Burada söz konusu olan petrol, Azerbaycan şirketi SOCAR tarafından, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattı aracılığıyla Ceyhan Limanı’na getiriliyor. Buradan da tankerlerle uluslararası piyasalara ulaştırılıyor. İsrail, bu piyasadaki alıcılardan yalnızca biridir. Aynı limandan Hindistan, İtalya, ABD, İspanya gibi birçok ülkeye de petrol sevkiyatı yapılıyor. Türkiye burada petrolün sahibi değil; yalnızca geçiş sağlayan ve ihracat altyapısını sunan bir ülke konumunda.
Bu petrol akışı, uluslararası anlaşmalarla korunuyor. 1999 tarihli Hükümetlerarası Anlaşma (Intergovernmental Agreement – IGA), Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasında imzalanmış, BTC hattının kesintisiz işlemesi teminat altına alınmıştır. Buna ek olarak, Ev Sahibi Ülke Anlaşması (Host Government Agreement – HGA) ile Türkiye, boru hattının işleyişine müdahale etmeyeceğini, hattı güvence altına alacağını ve tarafsız kalacağını taahhüt etmiştir. Bu taahhütler sadece siyasi değil, hukuki bağlayıcılığa da sahiptir. Üstelik bu düzen, Enerji Şartı Antlaşması (Energy Charter Treaty) gibi çok taraflı uluslararası sözleşmelerle desteklenmiştir.
Peki Türkiye bu petrolü kesebilir mi?
Fiilen evet. Boru hattı Türkiye sınırlarından ge��iyor ve Ceyhan Limanı da Türkiye topraklarında. Ancak hukuken ve uluslararası yükümlülükler bakımından bu, Türkiye’nin meşru yetkisini aşan bir müdahale olur ve çok ağır sonuçlar doğurur.
Bu tür bir müdahale durumunda Türkiye, hem devletler arası hem de özel şirketler nezdinde uluslararası tahkim davalarına maruz kalır. Bu davalar genellikle ICSID (International Centre for Settlement of Investment Disputes) veya UNCITRAL gibi tahkim mahkemelerinde görülür. BP, Total, Chevron, SOCAR gibi BTC hattında doğrudan yatırımı olan çok uluslu şirketler, Türkiye’ye karşı tazminat davası açabilir. Bu tür tahkim kararlarında verilen cezalar milyarlarca doları bulabilir.
Dahası, yalnızca ekonomik değil, siyasi yaptırımlar da devreye girer. Türkiye, enerji geçiş ülkesi olarak “güvenilmez ortak” konumuna düşer. Yeni enerji projelerinden dışlanması, kredi notlarının düşürülmesi, yatırım çekememesi gibi etkiler doğar. Ayrıca tahkim kararlarının uygulanmaması halinde, Türkiye’nin yurt dışındaki bazı kamu mal varlıkları hacze konu olabilir. Bu durum yalnızca bir “para cezası” değil, doğrudan jeopolitik zayıflama anlamına gelir.
Buna karşılık İsrail’in yaşayacağı zarar sınırlıdır. Evet, kısa vadede bir tedarik sorunu yaşanabilir. Ancak İsrail’in küresel petrol piyasasında alternatif kaynaklara (ABD, Kazakistan, Nijerya, vs.) yönelme kapasitesi vardır. Yani Türkiye petrol akışını keserse, İsrail uyum sağlar, Türkiye ise ağır bir ekonomik ve diplomatik bedel öder. Bu da asimetrik bir zarardır: zarar Türkiye’ye kalır, İsrail etkilenmiş gibi görünse de kısa vadede toparlanır.
Bu söylemin ısrarla dile getirilmesi, çoğu zaman bilgi eksikliğine, sembolik bir öfkeye veya siyasi hesaplara dayanır. Gerçeklikten kopuk bir talep, ne uluslararası kamuoyunu etkiler ne de İsrail’e baskı oluşturur. Aksine, gerçek etkili adımları perdeleyerek tepkisizliği derinleştirir.
Müfredat Kemalist. Her sınıfta M.kemal fotoğrafı var. Her okulda M.Kemal büstü var. Okullarda her yıl Atatürk’ü anma bayramı var. Bonus: 5816 var. Fakat eğitim gerici :)
Kızımın sınıfında “zıplamayan Tayyipçi” diye bir şarkı (ya da video) açılmış.
Tebrik ederim, başardınız…
Test, çoktan seçmeli, rekabet, zorbalık derken şimdi bir de çocuklar arasında siyaset ve siyasal zorbalık eksikti…
Okul dediğin yer bilim, mantık öğreten yer olamalıydı….