Müslümanlara saldıran ve onları yurtlarından sürgün edenlere karşı aynı şekilde karşılık verilmesini ve meşru müdafaa hakkını emreder:
"Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne (baskı, zulüm ve işkence), adam öldürmekten daha kötüdür..." (Bakara, 2/191)
2. Dostluğu Kesme ve İlişkileri Sınırlandırma Ayeti (Mümtehine Suresi, 9. Ayet)
Müslümanları yurtlarından sürenlerin ve bu sürgüne destek olanların asla dost ve müttefik edinilemeyeceğini ilan eder:
"Allah sadece, sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir." (Mümtehine, 60/9)
Bakara Suresi 7. Ayet
"Allah onların kalpleri, kulakları üzerine mühür basmıştır. Onların kafa gözleri üstünde de bir perde vardır. Onlar için korkunç bir azap öngörülmüştür."
2. En'âm Suresi 122. Ayet
"Bir ölü iken kendisine hayat verdiğimiz, insanlar içinde yürümesi için kendisine bir ışık tuttuğumuz kişinin durumu, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamayan kişininki gibi olur mu? İşte böyle! Küfre sapanlara, yapmakta oldukları süslü-püslü gösterilmiştir."
3. Fâtır Suresi 22. Ayet
"Diriler de eşit olmaz, ölüler de. Allah dilediğine/dileyene işittirir. Ama sen, kabirlerdekilere işittiremezsin!"
Sevgili okuyucu,
"Derdi veren Allah" deriz. Haşa, Allah iyilik ve güzellik verir; insan ise yanlış davranışlarıyla kendi elleriyle kötülüğe yol açabilir.
Rûm Suresi, 30:41: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.”
Şûrâ Suresi, 42:30: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Allah birçoğunu da affeder.”
Erkek çocuğun cinsel organından bir parça deri alınıyor diye sünnet düğünü yapmak, Kur’an okutmak bu bir dalga geçmektir, Kur’an’da emredilen bir ibadet Gelenektir , zararlı olanlardan.Kur’an’da sünnet olmayı veya sünnet düğünü yapmayı emreden bir ayet yoktur. Kadın erkek eşitliği deriz, erkeği “bir parça alındı” diye sünnet düğünü ile kutlayıp Kur’an okutuyorsak,erkek değerli,kadın değersiz olur,denge ve ölçü bozulur, gelsin sonra belalar, musibetler. Öyleyse insan geleneğini neden Allah’ın emri gibi sunuyoruz?
A’râf Suresi, 7:33: Allah hakkında bilmediğimiz şeyleri söylememizi yasaklar.
Benim anlayışıma göre, Kur’an’da emredilmeyen bir geleneği dinî törene dönüştürüp Kur’an okumak, Allah’ın dinine insan eliyle hüküm eklemektir ve Kur’an’a saygısızlıktır. Bir geleneği Allah’ın emriymiş gibi göstermek, Allah adına konuşmaktır. Bu da şirk ve ortak koşmaktır. Nisâ Suresi’nin 48. ve 116. ayetlerinde bildirildiği üzere, Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındaki günahları ise dilediği kimse için bağışlar. Bu nedenle, din adına konuşurken son derece dikkatli olmalı ve Allah’ın emretmediği bir uygulamayı veya geleneği O’nun emriymiş gibi sunmamalıyız.
Önemli olan yalnızca okumak değil, Kur’an’ı anlayarak yaşamaktır.
Umutla kalın.
@BomReport@Freudunbacisi Allah'ı yok saymıyorum, Allah'ın yetkileri var: hüküm vermek,karar vermek,fetva vermek... Allah'ın yetkilerini insan kullanamaz.
Kur'an-ı Kerim'de "emanetleri ehline verin" emri, Nisâ Suresi’nin 58. ayetinde yer almaktadır.bu her konuda geçerlidir.
Yaşar Nuri Öztürk Meali
"Şu bir gerçek ki, Allah size emanetleri, onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah size bu şekilde ne güzel öğüt veriyor. Allah Semî'dir, çok iyi duyar; Basîr'dir, çok iyi görür."
Ayetin Özeti ve Anlamı
• Emanetlerin Ehline Verilmesi: Görevlerin, sorumlulukların ve kamu işlerinin o işi en iyi yapabilecek, yetkin ve dürüst insanlara teslim edilmesi emredilir.
• Adaletle Hükmetmek: İnsanlar arasında karar verirken ya da yönetim gösterirken hakkaniyet ve adaletten sapılmaması gerektiği vurgulanır.
• Yaşar Nuri Öztürk’ün Yorumu: Öztürk, işlerin ve emanetlerin ehil olmayanlara verilmesini toplumların çöküşü ve bir tür "kıyamet" alameti olarak değerlendirmiştir.Yazı
Okuyucuya Mektup: Miras, Adalet ve Allah’a Teslimiyet
Sevgili okuyucu,
Nisâ Suresi’nin 11. ayetinde miras payları açıklanırken şöyle buyrulur:
“Erkeğe, iki dişinin payı kadar...”
Peki, bu hükmü nasıl anlamalıyız? Ben bu konuyu düşünürken erkeğin aile geçimini sağlama sorumluluğunu ve kadının kendi malı üzerindeki hakkını birlikte değerlendiriyorum. Kadın erkeğin malı değil, kendi iradesi ve hakları olan bir insandır. Emanet anlayışı sahiplik değil, sorumluluk gerektirir.
Nisâ Suresi’nin 7. ayeti, kadınların da erkekler gibi mirastan belirlenmiş bir payı olduğunu bildirir. Miras bir lütuf değil, haktır. Önemli olan, hakları korumak ve adaletten ayrılmamaktır.
En‘âm Suresi, 57. ayet:
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
Ben yaşadığım bir haksızlığı dile getirirken gerçeği açıklamak ve kendi sorumluluğumu yerine getirmek istiyorum. Şikâyetimi Allah’a arz ediyorum.
Yusuf Suresi, 86. ayet:
“Ben üzüntü ve kederimi yalnız Allah’a arz ediyorum.”
Allah’ın hükmünün ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini bilemem. Bana düşen, doğruyu söylemek ve adaleti gözetmektir.
Ben Allah’a boyun eğdim, O’na itaat ettim ve secde ederek huzuruna geldim. Allah’ım, beni Sana teslim olanlardan eyle.
Zümer Suresi, 36. ayet:
“Allah, kuluna yetmez mi?”
Allah dilerse beni kendisinden başkasına muhtaç etmez. Benim umudum Allah’tır.
Hüküm Allah’ındır. Ben sorumluluğumu yerine getirmek, hakikati aramak ve adaletten ayrılmamak istiyorum.
Umutla Kalın.
Sevgili Okuyucu,
Rabbimizin ayetleriyle yeniden buluştuğumuz bu anda, kalbimizin en derin köşesine dokunan o hayati hakikati bir kez daha birlikte tefekkür edelim.
Hayat, bize sınırsızca sunulmuş bir mülk değil; her anı eksilen, geri döndürülmesi imkânsız bir "yaşam kredisi"dir. Bu kredinin ne zaman tükeneceğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz tek bir şey var: Yanlıştan dönmenin, adaleti tesis etmenin ve vicdanı diriltmenin tek zamanı şu andır, yaşarken olan zamandır.
Kur’an-ı Kerim, ömrünü kibir, haksızlık ve duyarsızlıkla tüketip son nefeste gerçeği kavradığını sananların acı tablosunu gözlerimizin önüne serer. Firavun, hayatı boyunca uyarıları kulak arkası etmiş, ne zaman ki sular boyunu aşıp kaçacak yer kalmamış, işte o an teslim olduğunu söylemiştir:
“Nihayet boğulma anı gelip çatınca şöyle dedi: ‘İnanıyorum ki, İsrailoğullarının inandığından başka ilah yokmuş; ben de teslim olanlardanım!’” (Yûnus Suresi, 10:90)
Fakat özgür iradenin ve sorumluluğun bittiği o çaresizlik anında gelen bu sözün hiçbir hükmü kalmamıştır. Verilen ilahi yanıt, ertelemenin acı bilançosunu özetler:
“Şimdi mi? Oysa daha önce başkaldırmış ve bozgunculardan olmuştun!” (Yûnus Suresi, 10:91)
Rabbimiz bu ilkeyi sadece geçmiş bir kıssa olarak değil, evrensel bir kanun olarak Nisâ Suresi’nde zihinlerimize kazır:
“Yoksa tövbe, kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca ‘Ben şimdi tövbe ettim’ diyenler için değildir...” (Nisâ Suresi, 4:18)
Bu ayetler bize açıkça söyler ki; asıl telkin, insan henüz nefes alırken, aklı başındayken ve yanlışı düzeltme gücü varken yapılan öğüttür. Beden toprağa girdikten sonra kabir başında dille söylenen sözlerin, yaşarken yapılmayan tercihlere bir faydası yoktur. Tövbe; sadece dilden dökülen bir kelime değil, haksızlıktan vazgeçmek, gasp edilen hakkı sahibine iade etmek, zulme son vermek ve yaşamı dürüstlükle yeniden inşa etmektir.
O halde sevgili dostum, hayat kredimiz sıfırlanmadan, son anın çaresizliğine düşmeden evvel kendi içimize dönelim. Kırdığımız kalpleri onaralım, ertelediğimiz iyilikleri harekete geçirelim ve gerçeğe yaşarken sarılalım.
Hakikatin ve merhametin izinde, aydınlık günlerde kalman isteğiyle...
Umutla kalın.
Sevgili Okuyucu,
Rabbimizin ayetleriyle yeniden buluştuğumuz bu anda, kalbimizin en derin köşesine dokunan o hayati hakikati bir kez daha birlikte tefekkür edelim.
Hayat, bize sınırsızca sunulmuş bir mülk değil; her anı eksilen, geri döndürülmesi imkânsız bir "yaşam kredisi"dir. Bu kredinin ne zaman tükeneceğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz tek bir şey var: Yanlıştan dönmenin, adaleti tesis etmenin ve vicdanı diriltmenin tek zamanı şu andır, yaşarken olan zamandır.
Kur’an-ı Kerim, ömrünü kibir, haksızlık ve duyarsızlıkla tüketip son nefeste gerçeği kavradığını sananların acı tablosunu gözlerimizin önüne serer. Firavun, hayatı boyunca uyarıları kulak arkası etmiş, ne zaman ki sular boyunu aşıp kaçacak yer kalmamış, işte o an teslim olduğunu söylemiştir:
“Nihayet boğulma anı gelip çatınca şöyle dedi: ‘İnanıyorum ki, İsrailoğullarının inandığından başka ilah yokmuş; ben de teslim olanlardanım!’” (Yûnus Suresi, 10:90)
Fakat özgür iradenin ve sorumluluğun bittiği o çaresizlik anında gelen bu sözün hiçbir hükmü kalmamıştır. Verilen ilahi yanıt, ertelemenin acı bilançosunu özetler:
“Şimdi mi? Oysa daha önce başkaldırmış ve bozgunculardan olmuştun!” (Yûnus Suresi, 10:91)
Rabbimiz bu ilkeyi sadece geçmiş bir kıssa olarak değil, evrensel bir kanun olarak Nisâ Suresi’nde zihinlerimize kazır:
“Yoksa tövbe, kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca ‘Ben şimdi tövbe ettim’ diyenler için değildir...” (Nisâ Suresi, 4:18)
Bu ayetler bize açıkça söyler ki; asıl telkin, insan henüz nefes alırken, aklı başındayken ve yanlışı düzeltme gücü varken yapılan öğüttür. Beden toprağa girdikten sonra kabir başında dille söylenen sözlerin, yaşarken yapılmayan tercihlere bir faydası yoktur. Tövbe; sadece dilden dökülen bir kelime değil, haksızlıktan vazgeçmek, gasp edilen hakkı sahibine iade etmek, zulme son vermek ve yaşamı dürüstlükle yeniden inşa etmektir.
O halde sevgili dostum, hayat kredimiz sıfırlanmadan, son anın çaresizliğine düşmeden evvel kendi içimize dönelim. Kırdığımız kalpleri onaralım, ertelediğimiz iyilikleri harekete geçirelim ve gerçeğe yaşarken sarılalım.
Hakikatin ve merhametin izinde, aydınlık günlerde kalman isteğiyle...
Umutla kalın.
@gelen_uzak25041 • Kur'an-ı Kerim'de tüm canlıların öleceğini, ancak Allah'ın baki kalacağını belirten ayetler vardır. Örneğin Rahman Suresi 26 ve 27. ayetlerde şöyle buyrulur: "Yerkan (dünya) üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalacaktır."