"Romantik" kelimesindeki lekeyi silme vaktimiz geldi.
Belki de ihtiyacımız olan şey, biraz şiir, epik şiir ve biraz romanstır.
Aklın ve re*lpolitiğin yolu, çıkmaz sokağa çıktı.
Düşman, aynı misille yenilmez. Hesap makinelerinin yönettiği bir dünyada en kavi silah, duygudur.
Boşuna denilmemiş, "kahrolsun akıl, yaşasın ölüm!"
Büyük olan her şeye olan inancını yitirdin; öyleyse mahvoldun, o inanç geri dönmedikçe yok olmaya mahkumsun, tıpkı bilinmeyen göklerden gelen bir kuyruklu yıldız gibi. — Hölderlin
Bilimin bilmeyi sağlama bakımından sadece bir bölümden ibaret kaldığını ve buna mukabil bilimden farklı bir bilginin hiçbir şeyi dışta bırakmamak kaydıyla kapsayıcı olduğunu düşünmek modern insanlar için kolay değil.
...
İnsanlar için, insanlar uğruna bir araç gibi kullanılmaya çalışılan bilim, bu işi
başarabilmek üzere devreye sokulduğunda, önce insana özgü değerlerin ortadan kaldırılmasına cevaz veriyor. Bilim tarafsız olma iddiası taşıdığından ve bilimsel bilgiye varmak için konulan kurallardan başkasını tanımadığından kamu yargılarını hesaba katmadan, kamu yargılarını geride bırakarak işleyiş gösterme yoluna girebilir. Nitekim sözünü ettiğimiz konuda yankılar uyandıran kitaplardan birinin adı, Özgürlüğün ve Şerefin (Vakarın) Ötesinde’dir.(1)
İsmet Özel, Tahrir Vazifeleri
Müslüman ve Bilgi
(1) B. F. Skinner, Beyond Freedom and Dignity, New York, 1971, 1980.
İnandırmak inanmayı bozar. Bozulma önce inandırma çabasına kalkışanda baş gösterir. Çünkü inandırmayı deneyen kimse inanılmasını istediği “şey”i kabul edilebilecek bir biçimde sunma zorunluluğunu duyacaktır. Dolayısıyla kendi inanış dayanaklarını ilk sıraya koymayı değil, inandıracağı insan veya insanların beklentilerini karşılayacak bir “ambalaj” sağlamayı düşünür. Bu ambalajın ise inanılacak şeyin aslına sadık kalması imkânsızdır. Eğer inandırma başarıyla sonuçlanırsa inandırılmış duruma düşen kim olursa olsun inanca kavuşmuş olmaz ve sadece yanılsama ile sahicilik arasında bir ayırım yapamayacak duruma düşmüş olur.
İnanmış olmanın ve inanıyor durumda yaşamanın yalnız başına değer sayıldığı ortamda ise bozulma baş göstermez. Sadakatin sağladığı bütünlük sahiciliğin teminatıdır. Eğer bir kimsenin inandığı şeyin yanlış ve fakat bu inanışta bir samimiyet olduğunu anlamışsak orada “inanılmaya değer bir şey” bulunduğunu da zımnen itiraf etmiş oluruz. İnanıştaki doğruluk inanılan “şey”in doğruluğuna delil olur. Görürüz ki inancı arayan onu yalnızca inananda bulabilir, inandıranda değil.
İsmet Özel, Tahrir Vazifeleri
İnanmalı Mı, İnandırmalı Mı?
“The anti-fascists are the lowest slaves of the coming great fascism, which in America and Russia calls itself democracy.”
Martin Heidegger, Black Notebooks
Nasıl ince ince işliyorlar. Tablo anlattığınız gibi değil.
İstanbul Türkler tarafından darülislam kılındı. Bu hamaset değil hukuki sonuçları olan bir vakıadır. Toprağın mülkiyetine kadar hayatın ve toplumun nizamını belirleyen budur yani gazâ faaliyetidir.
İstanbul bir zaman Türklerin kontrolünde ama herkesin belli haklar çerçevesinde birlikte yaşadığı bir şehirdi.
Tanzimat döneminde ahit bozuldu. Ahidi bozanlar gayritürklerdi.
İstiklâl Harbi'nde "Bu vatan kimin?" kavgası yapıldı. Biz, Anadolu'yu darülislam kılan Türkler bu kavgayı kazandık. Anadolu'yu ikinci kez vatanlaştırdık.
Bunun üzerine İstanbul yalnız Türklerin şehri oldu.
Şimdi gayritürkler İstanbul'a sahip çıkmaya çalışıyor. Kapitalizmle açtıkları gedikten içeri girmek istiyorlar.
Bu iş Ortodoks Türk diye başlar, Türk olmayan Ortodokslar diye devam eder. Sonra bir bakmışsın İstanbul gayritürklerin eline geçmiş, dünya başkentlerinden biri adı altında sistemin finans merkezlerinden biri olmak dışında bir hüviyeti kalmamış.
Ahit bozuldu. Ahidi bozanlar gayritürklerdi. Şimdi bu vakıa hiç olmamış gibi davrananlara karşı Türklerin agah olması gerek.
Türk İstanbul yeniden inşa edilene dek bu davadan dönülmemeli.
Bir Dünya Ölürken Yeni Bir Dünya Doğuyor mu?
Toplumun tüm katmanlarında sekülerleşmenin hız kazandığı bir dönemde, CHP’nin siyaseten çok daha güçlü bir konumda olması beklenirdi. Nitekim parti tarihinde ilk kez bürokratik değil, sivil kökenli bir lider iş başına gelmişti. Buna rağmen, küresel sistemin yerel temsilcisi olan CHP, halka tepeden bakan o elitist "doktor" tavrını bırakamadı. Halkı hâlâ aydınlatılması ve tedavi edilmesi gereken bir yığın olarak görmeye; "hain, koyun, bidon kafalı" gibi etiketlemelere devam etti.
Öte yandan, beni daha çok endişelendiren şey dindar ve muhafazakar insanların durumudur. Yeni kurulan dünyayı analiz etmekten ve felsefi bir çerçeve üretmekten uzaklaşan bu kitle; maddi başarıların sarhoşluğuyla içinden geçtiği süreci okuyamayan amorf bir yapıya büründü. Gün geçtikçe her açıdan mülksüzleşen bu kesim, sekülerleşmenin etkisiyle organik tabanını da kaybediyor.
Tarihin akışı muhafazakar bir devrimciliğe doğru ilerlerken, CHP tarih dışına itilirken; muhafazakarlar ise sekülerleşmenin yarattığı içsel bir çürümeyle boğuşuyor. Bu derin çelişki hâlâ varlığını koruyor.