Fatma Betül Sayan Kaya’nın eşi İlyas Kaya ile beraber fona yatırdığı para: 163 milyon TL
Peki 163 Milyon sizin alın teriniz olsa şak diye bir fona koyar mısınız?
Kimse koymaz. Koyamaz zaten.
Havadan geldiyse ancak koyarsın ama onu da fona basabilmen için sende en az 160 milyonun 2-3 katı olması lazım…
Henüz ifadeye bile çağrılmayan Fatma Betül Sayan için soruşturma konusu sadece fondan elde ettiği gelir olamaz!
Öncesi de çok mühim…
Orantısız bir akış var..
AÇIKLAMA
Yavuz Ağıralioğlu ile bir saate yakın görüştük. Başörtüsü konusundaki açıklamasının yanlış anlaşıldığını ve bana da gönderdiği sözkonusu konuşmanın yer aldığı videodaki sözlerinin çarpıtılarak servis edildiğini söyledi.
“Başörtüsü için mücadele etmiş birinin başörtüsüne laf etmesi mümkün mü hocam?” dedi.
Kul hakkına girmemek için paylaşımımı kaldırdım ve bu açıklamayı paylaşma ihtiyacı duydum.
@yavuzagiraliog
Ben 1995-2001 arası Nizam-ı alem ocaklarında idim. O dönem başörtüsü yasağına karşı en cesur direnişi biz gösterdik. Yavuz Bey'de genel başkandı. Diğer partiler korkudan kızları eyleme yollardı biz onların önüne geçer jopu yerdik. Yani @yavuzagiraliog'na ordan vurmak ayıptır.
Mustafa Sandal’ın eşi Melis Sütşurup, geçen ay fonlardan 11 milyar 126 milyon 528 bin TL vurup Dubai’ye yerleşmiş.
Mustafa Sandal da oturum için Dubai’ye başvurmuş.
Oku oku, baban gibi eşek olma, adam ol!
Oku oku baban gibi, eşek olma, adam ol!
(Bu iki cümle arasındaki tek fark olan ‘virgül’e yazının sonuna doğru değineceğim…)
Ama önce şu sorudan başlayalım;
Hayatta en çok ne zaman ve kime kızarız?
Güvenimizi boşa çıkaranlara?
Yaptığı şeyi yakıştıramadıklarımıza?
Beklemediğimiz insanların beklenmedik tavırlarına?
“Saçından sakalından, yaşından başından utan!” deriz, yaşlı birine yakıştıramadığımız şeye…
“Sarığından, cübbenden utan!” deriz, kisvesinden beklemediğimiz bir İslam erinin ham işine…
“Boyundan posundan utan!” deriz, heybetiyle örtüştüremediğimiz birinin “küçüklüğüne”…
“Bir de … olacaksın!” deriz, kalıbının gereğini yerine getirmeyene…
“Senden hiç beklemezdim!” deriz mesela, en güvendiğimizden hayal kırıklığına düştüğümüzde…
Çünkü yakınlık; güven…
Güven ise İslam’dır…
Hatta belki de Allah’ın (CC), cahiliye devrinin insanlığını uyarmak üzere son elçisini, binlerce sebep arasından en çok da kavminin, döneminin en “en adaletli, en emin olan” kulundan seçmesi de bu yüzdendir…
Bu yüzdendir ki İslam davası üzere görev yüklenmişliğin yükü de mesuliyeti de ağırdır…
Bu yüzden İslam sancaktarlığına, dava bekçiliğine soyunanın dikkati de mesuliyet yükü de çok yüksektir…
Son Türk Devleti çağa selam verdiğinden bu yanadır ki Türklüğe ve dahi İslamlığa çekilen kılıcın şekli, şemali de değişmiştir…
Artık devlet, millet ve din; yani Türkiye Cumhuriyeti, Türk Milleti ve İslam’a saldırı hiçbir şekilde aleni değildir…
Ve bu yüzdendir ki son yüz yılın en büyük ihanet şebekesi fetöye, fetocülere ve fetöcülüğe, öfkemiz bir başka seviyededir…
İslamlık kisvesiyle büründükleri ihanet sarmalı ile dinin ve milletin en mahrem dengelerine doğrudan ve dolaylı verdikleri hasarın telafi zorluğu ve bilanço ağırlığı, küllendikçe harlanan bir öfkeye neden olmaktadır, olacaktır…
Tam da bu noktada, milletin “fetöcülüğe karşıt kutup” olarak misyon tevdi ettiği iktidarın, 28 Şubat’tan itibaren başörtüsü davasıyla birlikte omzuna yüklendiği “İslami şuur” mesuliyet hattında kullandığı ruhsatın hata kabul ederlik eşiği bu kadar düşükken, “elini attığı yerde kalan” sistem çürümesinin Sn. Yavuz Ağıralioğlu tarafından açıkça dillendirilmesinden rahatsızlık duymak, en başta yazdığım cümledeki gibi;
“virgülü yanlış yere koymaktır!”
Bu bağlamda, Sn. Yavuz Ağıralioğlu’nun sözlerini “başörtüsü düşmanlığına” tahvil etmek, milletin milyarlarını çalan zihniyete avuç ovuşturtmaktan başka işe yaramaz.
Sn. Yavuz Ağıralioğlu’nun bütün hayatı ve bu konudaki sözlerini harmanladığınızda geriye şu okuma kalır:
28 Şubat, başörtüsü ve İslam izzeti dava bekçiliği ruhsatını emanet aldığınız milletin teveccüh mesuliyeti ile “en çok güvenilmesi gerekenler” olarak geldiğiniz koltuklarda “güveni en çok ayaklar altına alan kadroları bünyesinde barındıranlar” hâline geldiniz.
Milletin size yakıştırdığı, sizden beklediği, omzunuza yüklediği sorumluluğunuz, İslamlık mesuliyeti gereği herkesten fazla idi.
Başörtüsü davasının izzetini taşıyamadınız!
En çok sizin haramdan kaçmanız gerekiyordu! Kaçamadınız!
Hasılıkelam;
Bu milletin size, imanınıza konduramadığını, yakıştıramadığını siz kendinize yakıştırdınız!
Başörtüsü davasının izzetine sahip çıkmanın mesuliyetini; haramın her türlüsünden kaçma, beytülmalı koruma emrine riayet dairesinde taşıyamadınız!
Şimdi FON’umuza, pardon…
Konumuza dönelim mi?
@HaberAnalizCom Bak evladım. Öndeki adam senin önüne falan kırmadı çünkü sen herhangi bir şeritte değilsin ve senin bir önün yok. Velevki öyle olduğunu kabul edelim, o zaman da gulüvenli mesafeyi koruyacaksın. Şoförlük sadece direksiyon döndürmek değildir.
Nuh’un Gemisi’ni aramak amacıyla yürütülen kazının başında konuşan kişi, “Arkamızda Ararat Dağı var” diyor.
Türk topraklarında, Türk devletinin izniyle yapılmış bir kazıda, bu kişilerin Türk milletinin egemenliğine yönelik saygısız yaklaşımını kim içine sindiriyor, bilmiyorum. Kendi topraklarımızda Ağrı Dağı’nın adının yok sayılmasına neden sessiz kalıyoruz?
Bu insanlar kim? Kazı iznini hangi kurum, hangi koşullarla vermiş? Çalışmanın başında veya denetiminde bir Türk yetkili var mı? Varsa bu söyleme nasıl yaklaşıyor? İzin veren makamlar, kazı faaliyetlerinin yanı sıra kamuoyuna yapılan açıklamaları da takip ediyor mu?
Türkiye’nin verdiği izinle yürütülen bir çalışmada, Türkiye’nin resmî coğrafi adlarının kullanılmasını istemek neden bizim aklımıza gelmiyor?
Baştan sona, her konuda denetimsizlik, lakaytlık, boş vermişlik…
Türk devletinin onurunu, milletinin egemenliğini ve refahını korumak, yönetim sorumluluğunu üstlenenlerin temel görevidir. Bu sorumluluğun gereğinin yerine getirilmesini bekliyoruz.
Yeter artık yahu!
Önüne gelen, millî değerlerimizi ve onurumuzu çiğneyip geçiyor.
Buna müdahale edin, lütfen.
@tcbestepe@TCKulturTurizm@TC_icisleri@TSKGnkur@Emniyet
Bursa’da yaşlı bir teyzemiz, bir ihtiyacını karşılayabilmek için kuyumcuya gidiyor.
Ne satıyor biliyor musunuz?
Kulağındaki küpesini…
Oradaki bir vatandaşımız durumu fark ediyor. Kuyumcuya, “Teyzemizin küpesini alma, parasını ben vereyim.” diyor.
Allah razı olsun.
Milletimizin vicdanı hâlâ ayakta.
Ama benim canımı yakan başka bir şey var:
Bu memlekette bir insan, ömrünün sonunda neden kulağındaki küpeyi satmak zorunda kalıyor?
Bizim Anadolu’da büyüklerimiz bir kenarda üç kuruş para, bir küçük altın saklardı.
Adına da “kefen parası” derlerdi.
Kimseye yük olmayalım, son yolculuğumuzun masrafını da kendimiz karşılayalım diye…
Şimdi siz bu milletin yaşlısına kefen parasını yaşarken harcatıyorsunuz.
Yıllarca çalışmış.
Primini ödemiş.
Vergisini vermiş.
Evlat büyütmüş.
Bu memlekete ömrünü vermiş.
Sonra emekli olmuş.
Ve bugün pazara çıkarken hesabını, faturasını öderken hesabını, eczaneye giderken hesabını yapıyor.
Yetmiyor…
Kulağındaki küpenin hesabını yapıyor.
O vatandaşımızın yaptığı elbette çok kıymetlidir. Allah ondan razı olsun.
Ama bizim konuşmamız gereken, o vatandaşımızın iyiliğinden önce, o teyzemizin neden o kuyumcuya girmek zorunda kaldığıdır.
Bir insan ömrünün sonunda geçinebilmek için hatırasını, birikimini, kulağındaki küpesini satıyorsa; bunu yalnızca yoksulluk istatistikleriyle anlatamazsınız.
İnsan, yıllarca çalıştığı bir ülkede yaşlandığında hiç kimseye muhtaç olmadan yaşayabileceğini bilmek ister.
Devletin yaşlısına vermesi gereken güven de budur.
Tam da Galatasaray karşılaşması öncesinde Trabzonspor Kulübü Başkanı Ertuğrul Doğan, A Spor’a özel röportaj veriyor…
Soru: “ Trabzon iç sahada Galatasaray’a karşı en son penaltı ne zaman aldı?”
12 yıl önce….
11.05.2014
Kritik 90 dakika için güzel bir algı çalışması!!!
Peki, Galatasaray en son Trabzon deplasmanında ne zaman penaltı kazanmış?!
4 Mayıs 2003…
Üzerinden tam 23 sene geçmiş!!!
Kalede Mondragon, defansta Vedat İnceefe, forvette Ümit Karan…
Çeyrek asır önce!!!
Şu hakem konusunu bir tarafa bırakıp sahaya bakalım…
Galatasaray kazanırsa sahada kazanır!!! Kazanamazsa da bunu kaldırır, kendine odaklanır..
Bunu da unutmayın…
In a difficult and dangerous world, a decade on from Brexit, there is a risk that Britain loses the confidence to lead and stand up for its values.
I’m not prepared to let that happen. It is more important than ever that Britain stands for something.
We have called for years for a two-state solution in the Middle East, but we must recognise that those words are meaningless unless we back them up with action.
For too long, we have been hesitant to act, fearful of being accused of being anti-Israel.
Today we are announcing carefully judged, targeted steps that are not aimed at the Israeli people, but at the unacceptable policies of the current Israeli government.
The suffering of the Palestinian people is a scar on the conscience of the world. Innocent Palestinians, including children, continue to be killed in Gaza. And there is still a humanitarian crisis, with far too little aid getting in.
The scale of destruction is hard to comprehend. More than 70,000 people lie dead - at least 20,000 of them children. Families and communities have been torn apart. Millions displaced. And the population of Gaza is now penned into just one third of the territory.
I know that people across the UK feel very deeply about this issue - and so do I.
Before I became Prime Minister, I said our country’s response had been too slow and simply not good enough. That’s why I committed to changing the government’s approach.
I will not stand by as the horrific suffering continues to grow and the prospect of a two-state solution - the best hope for peace and stability in the region - comes under attack.
More settlements have been approved under the four years of this Israeli government than in the previous 20 years. The UN has reported more than 1,500 incidents of settler violence so far this year, aimed at driving out Palestinians. And the situation is growing worse, fast.
The Israeli government has now approved 104 new settlements since it took office in December 2022, and ahead of the October elections in Israel, it is allowing tenders for the construction of the E1 mega settlement to go ahead. This would cut a swathe through the heart of the West Bank - snuffing out the hope of realising a two-state solution. It cannot be allowed to happen.
That’s why we are announcing a new package of tough measures to put pressure on the Israeli government:
First, we will ban the trade in goods with illegal settlements in Palestine.
Second, we have formally changed the view of the British government to say for the first time that the Israeli occupation of Palestinian territory is unlawful - independent of, but in line with, the conclusion of the international court of justice.
And third, we will sanction individuals and companies that support, facilitate or profit from illegal settlements. That includes any businesses or investors that take part in the construction of the E1 settlement.
In addition, we are announcing a new package of desperately needed humanitarian aid to Gaza.
We are taking these steps because it is the right thing to do.
I have condemned the monstrous terrorist attack on Israel on 7 October 2023 in the strongest possible terms - and continue to condemn Hamas. However, it does not justify the Israeli government’s actions in Gaza or the West Bank.
The measures we are taking are about targeting illegal settlements and increasing the pressure on the Israeli government to change course. We are not imposing sanctions on Israel as a whole, which would punish the Israeli people, many of whom disagree with their government’s position.
The Israeli people are not responsible for the actions of their government. And nor is the Jewish community in the UK. Blaming British Jews for the actions of Benjamin Netanyahu’s government is wrong, plain and simple. And it is antisemitism, plain and simple.
I met the representatives of the Jewish community just last week. I know the fear they live with day by day. My government will stop at nothing to ensure they are safe and to stamp out antisemitism in every part of our society.
The measures we are announcing today are about protecting the only solution that could see the Israeli and Palestinian people living side by side in peace and security - something that people up and down the UK desperately want to see.
The government I lead will keep working with our partners around the world to keep that hope alive.