Utanmadınız mı?
İzmir Marşı'nı "siyasi" diye okul törenlerinden yasakladınız.
Çocuklar mezuniyette bu marşı söyledi diye müdürleriniz müziği kapattı, pop çaldırdı. Belediye başkanınız marşı duyunca "Allah sabır versin" dedi.
Şimdi aynı marşı çöp dağının altına fon yapıp "zafer" diye paylaşıyorsunuz.
İzmir'i çöp, İzmir Marşı'nı reklam müziği, seçmenin iradesini transfer malzemesi yaptınız.
Bu milletin aklıyla düpedüz alay etmektir.
O marş 9 Eylül'ün marşıdır. Sizin kum saatinize, sizin pazarlıklarınıza alet edilemez.
İzmir'in iradesi çarşıda pazarda satılmaz. Alırsanız bir koltuk alırsınız. İzmir'i asla.
Saat 8'de okul kapısının önünde 11 öğrenci vuruluyor.
Saldıran öğrenci, vurulanlar öğrenci, gerekçe olarak açıklananlar okulda yaşananlar.
Dünyanın hiçbir yerinde bu olay okul dışı bir vaka diye kayda geçmez. Bu, sorumluluğu kaldırım taşının 3 metre ötesine taşıma çabasıdır.
İçişleri Bakanlığı çıkmış, o okulun birinci derece riskli okullar listesinde olduğunu söylüyor. Devlet riski biliyor, listeliyor. Sonra olan bitene "okulun yakınında oldu" diyor. Riski tespit etmişsin ve engelleyememişsin. Anlatılması gereken budur.
Evet silah evden alınmış, ama dünyada hiçbir ülke bu sorunu velilere nasihat vererek çözmedi Sayın Bakan.
İngiltere'de 1996'da Dunblane'de ilkokul basıldı. 16 çocuk ve bir öğretmen katledildi. İngiltere ne yaptı? Bir kamu soruşturması açtı. Ertesi yıl tabancalar fiilen tamamen yasaklandı.
Avustralya aynı yıl Port Arthur katliamını yaşadı. Başbakan 12 gün içinde bütün eyaletleri masaya oturttu, ortak bir ulusal silah anlaşması imzalattı. Yüz binlerce silahı devlet parasıyla geri satın aldı.
Almanya 2009'da lise saldırısı yaşandı, silah orada elden alınmıştı. Almanya "silahınızı kilitli tutun" demekle yetinmedi, kilitli tutulup tutulmadığını habersiz denetleme yetkisi getirdi.
Silaha erişim bir ebeveynlik meselesi değil, mevzuat ve denetim meselesidir. Mevzuat Meclis'in, denetim senin işin Sayın Bakan.
Bu konuyu ciddiyetle inceleyen tüm ülkelerin vardığı sonuç budur: Bu çocuklar bir anda patlamıyor, öncesinde mutlaka işaret veriyorlar. Devamsızlık, içe kapanma, dijital ortamdaki paylaşımlar...
Bu işaretleri toplayacak, değerlendirecek ve müdahale edecek bir ekip her okulda kurulmadıkça hiçbiri turnike, hiçbiri kamera, hiçbiri yüz tanıma sistemi, kolluk kuvveti bu işi çözemez.
Sorumlu aile değil Sayın Bakan, sorumlu sizsiniz. Bakanlığınızdır, hükümetinizdir.
Riski bilip listeleyen ama önlemini almayan sizsiniz.
Komisyonun bütün yaz süren çalışmasını rafa kaldıran sizsiniz.
Dün protokol imzalayıp bugün bu tabloyla karşılaşan sizsiniz.
Bir anne baba çocuğun okul kapısından içeri gönderdiği andan itibaren o çocuk devletin sorumluluğundadır.
Kaldırım taşının 3 metre ötesi de buna dahildir!
Yaşadığımız süreçler hukuki süreçler değil; tamamen siyasallaştırdıkları yargı eliyle oluşturdukları süreçler.
Türkiye'de tam anlamıyla yargı vesayeti var. Tepesinde de Cumhurbaşkanı var.
Biz bugün Cumhuriyet Halk Partisinin kurumsal kimliğini korumak için mücadele ediyoruz; Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak için mücadele ediyoruz.
Biz partimizde değişim isterken, sokaktaki değişim talebini görerek istedik.
10 defa da kurultay yapsanız, Cumhuriyet Halk Partisi'ne kayyum da atasanız, mutlak butlan kararı da alanız seçmen iradesini, Kurultay iradesini, Cumhuriyet Halk Partisinin üyelerinin iradesini değiştiremezsiniz.
Seçmenin iradesini değiştirmeniz için seçmeni ikna edecek bir şeyler söylemeniz gerek.
2024’te dönemin İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya'ya Gülistan Doku ile ilgili önergemizde ne sorulması gerekiyorsa sorduk. Görüyoruz ki Süleyman Soylu döneminde yapıldığı iddia edilen hiçbir şey yapılmamış. "Sözde HTS kayıtları incelendi" dediler; hani nerede? Valinin oğlunun HTS kayıtları dosyada yok!
Bugün ortaya çıkıyor ki; şüpheli şahıs, Gülistan'ın son sinyal verdiği yerden defalarca geçmiş. Tunceli gibi küçücük bir kentte, kişi bazını bulabileceğiniz bir yerde valinin oğluyla bu baz eşleşmesini 6 sene boyunca nasıl bulamazsınız?
6 yıldır bu kız bulunamıyor, ablası feryat ediyor, aile oturma eylemi yapıyor ama ne kolluk, ne yargı, ne de mülki idare kılını kıpırdatmamış.
Eski İçişleri Bakanı "barajı boşalttık" demekle kendini aklayamaz. Yeni atanan savcı gelmese demek ki adalet olmayacaktı. Türkiye'de adalet, kişilerin veya bakanların insafına bağlı olamaz. Hukuk devleti de, bağımsız yargı da yok.
Madem "ucu nereye varırsa varsın" deniliyor, o zaman Süleyman Soylu da gidip ifade versin! Soylu "Cumhurbaşkanına sunum yaptım" diyorsa dosyaya şahsen vakıftır. Gidip neyi eksik, neyi yanlış yaptıklarını adalete anlatsın.
Bu ülkede sizi güvende tutması gereken valisi, savcısı, kolluk kuvvetleri... Hepsi bir cinayeti, kamuoyuna yansıyan iddialara göre örtbas etmiş. Gözaltına alınanlara bakın; vali, valinin oğlu, valinin koruma müdürü, ihraç edilmiş polis, hastanenin başhekimi! Bu savcılar bugüne kadar ne yaptı?
6 koca yıl geçti. Ailenin gitmediği yer kalmadı. O yürek burkan feryadın, yaşanan bu hukuksuzluğun sonuna kadar peşindeyiz.
Sayın İçişleri Bakanı;
Bugün İstanbul Levent’te İsrail Konsolosluğu önünde 3 IŞİD'li terörist, görevdeki polislerimize uzun namlulu silahlarla saldırdı, 2 kahraman polisimiz yaralandı.
Bu saldırıyı gerçekleştiren terör örgütü hangisidir? Açıkça yazmamışsınız.
Kamuoyu sizden net bir bilgi bekliyor; bugün İstanbul'da terör eylemi gerçekleştiren ve polisimizin kanını döken terör örgütü hangisidir?
Tespit mi edemediniz yoksa IŞİD terör örgütünün adını söylemekten mi kaçıyorsunuz?
Eğer bu örgüt IŞİD ise; terör örgütünün adını yazamamanızı nasıl anlamalıyız?
IŞİD terör örgütü için ya da iktidarınınızın söylediği gibi "DEAŞ terör örgütü" için "dini istismar eden örgüt" ifadelerini kullanmanızı nasıl yorumlamalıyız?
Eski İçişleri Bakanları Süleyman Soylu ve Ali Yerlikaya kendi dönemlerinde "terör örgütü DEAŞ" ifadesini kullanılırken; sizin bunu diyemiyor olmanızın sebebi nedir?
Daha açık soralım:
Saldırıyı gerçekleştiren terör örgütünün IŞİD olduğundan emin mi değilsiniz? Yoksa bu sizin ideolojik tercihlerinizden mi kaynaklanıyor?
Bir terör saldırısı oldu, polisimizin kanı döküldü, canına kast edildi; siz Türkiye Cumhuriyeti Devletinin İçişleri Bakanlığı koltuğunda oturuyorsunuz, IŞİD terör örgütünün adını yazmaktan imtina edemezsiniz!
Salondan hiçbir milletvekili arkadaşımız çıkmaz, çıkmayacak! Genel Başkanımızla, tüm milletvekillerimizle oradayız ve o salonda olmaya devam edeceğiz.
Bugün burada sadece bir yargılama değil, baştan çökmüş yalanların ifşasını izliyoruz. İşin başında "parkelerin altında milyon dolarlar var" dediler, yalan çıktı. "Para dolu çantalar" dediler, jammer çıktı; onu da önceki dönem belediye başkanlarının kullandığı anlaşıldı. Algı için gösterdikleri araçlar bile MHP milletvekilinin çıktı!
Hani bu duruşma canlı yayınlanacaktı? Neden vazgeçtiler? Çünkü Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun sanık sandalyesinde meramını anlatmasını, gerçekleri tüm Türkiye’nin duymasını istemediler.
Baştan savunma hakkını kısıtlayan bir anlayışı kabul etmiyoruz. Biz burada yalnızca adil bir yargılama istiyoruz. Yalan üzerine kurulu bu senaryoya karşı halkın iradesini ve hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz!
Yalova Elmalık’ta IŞİD’e yönelik operasyonda şehit sayısının 4’e çıktığına dair bilgiler geliyor.
Aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet; ailelerine, yakınlarına ve Emniyet Teşkilatımıza başsağlığı diliyorum. Yaralı polislerimize acil şifalar diliyorum.
Bir “ev baskını” diye başlayan bir operasyon saatler süren çatışmaya dönüyorsa, bu operasyon yapılan yerin basit bir saklanma evi olmadığını gösteriyor.
Bize gelen bilgiler, zırhlı araç ve Özel Harekât desteğinin ilk anda sahada olmadığı, operasyonun Yalova Terörle Mücadele ekiplerince yürütüldüğü ve desteğin daha sonra Bursa’dan talep edildiği yönünde.
Eğer bunlar doğruysa mesele sadece bir çatışma değil; operasyon planlaması ve personel güvenliği açısından kabul edilemez bir zafiyettir.
Şimdi soruyorum:
Bu baskın neden saatler süren bir çatışmaya dönüştü?
Polisimizin can güvenliği için sahadaki standartlar nedir?
“Yüksek riskli operasyon” protokolü nerede, nasıl uygulanıyor?
Bugün Yalova’da neden işlemedi?
Kim uygulamadı? Kim denetlemedi?
Bir kez daha aziz şehitlerimize rahmet, yakınlarına sabır; yaralı polislerimize acil şifalar diliyorum.
Orkun Albayım,
Sizi hendek barikat operasyonlarında birlikte kahramanca mücadele verdiğiniz silah arkadaşlarınızdan tanıyorum. Bir siyasi parti üyesi olmayan, ülkesi için endişeli Atatürkçü bir emekli subay kimliğinize verilmiş bir yanıttır.
Dikkat ederseniz paylaşımı yapan siyasiye yanıt vermedim zira onun amacının ne olduğunu biliyorum.
Ben 10 yıldır Parlamento'da askerin, polisin hakkını savunan, asker çocuğu bir milletvekiliyim. Sorduğunuz soru beni üzdü. Zira bizim tartışmamızı bağlamından koparmış bu soruyu kendime hakaret kabul ederim.
Şunu baştan ve tartışmasız biçimde söyleyelim: Devletin resmî dili Türkçe’dir. Devletin işlemlerinde ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nde komuta dili Türkçe dışında bir dil olmaz, olamaz; bu konu tartışma konusu dahi yapılamaz. Bunun teminatı da biziz. Kamu hizmetlerinde de temel ilke budur.
Benim bahsettiğim bizzat yaşayarak deneyimlediğim bir konudur.
Ben sağlıkta iletişim desteğinden bahsediyorum. Depremde Türkçe bilmeyen bir teyzeyi sırtına alıp taşıyan ve onun dilini bilen bir Türk jandarmasının yanaklarını okşayan ona minnet duyan bir yaşlı teyze…
Kendi vatandaşınız olan, üstelik yaşlı ve kırılgan bir insanı Türkçe bilmiyorsa “yok saymak” vicdani değildir; ayrıca hizmete erişimde de eşitsizlik yaratır.
Mevzu budur.
Levent Gültekin (@acikcenk) geçmişte, YouTube programında “Murat Bakan ‘Ben gölge İçişleri Bakanıyım, bana koruma ordusu verin’ dedi” şeklinde bir iddiayı dolaşıma soktu. Bu iddia o gün de yalandı, bugün de yalan.
Kendisini bizzat aradım ve açıkça söyledim:
Ne “gölge bakanım” diyerek bir talebim oldu, ne “koruma ordusu” gibi bir isteğim oldu.
Siyasette birçok kişide bulunan yakın koruma uygulamasına ilişkin, güvenlik kaygısıyla yapılmış bir değerlendirme ve başvuru söz konusudur; bunu “ordu”ya çevirip itibarsızlaştırmaya çalışmak açık bir çarpıtmadır.
Kaldı ki “Murat Bakan yakın koruma talebinde bulunmuş” demek sıradan bir konudur. Fakat “koruma ordusu istedi, gölge bakanım dedi” diye sunarsanız, sosyal medyada viral olur.
Yapılan tam olarak budur; gerçeği eğip bükerek, içine yalan katarak, kurguyla yalanı birleştirip itibar saldırısına dönüştürmektir.
Kendisi telefon görüşmemizde yayında ifadelerini "abarttığını" söyleyerek sonraki yayında “düzelteceğini” belirtmişti. Ama düzeltmedi.
Şimdi tekrar aynı konuyu gündeme getiriyor. Aynı lakayıt tavırla!
Yetmiyor kendisine, bu kez daha da ileri taşıyor; “makam aracı istedi” gibi tamamen uydurma bir iddiayı da ekliyor. “Makam aracı isteme” diye bir şey yok. Ardından yine aynı noktaya dönüp, benim “gölge bakanım” diyerek “koruma istediğimi” söylüyor.
Burada kritik olan, bu iddianın doğru olmadığı kendisine açıkça bildirilmiş, muhatabı tarafından düzeltilmişken kendisinin aynı yalanı tekrar tekrar dolaşıma sokmasıdır.
Bu artık “hata” veya "canlı yayın abartısı" diye açıklanamaz.
Bu ancak art niyetli, yani bilerek ve isteyerek yürütülen bir itibar zedeleme faaliyeti olarak değerlendirilebilir.
Bunu tazminat davası konusu yapmadım. Zira gazeteciler üzerinde bu kadar baskı varken ben de böyle bir konuda yargı yoluna başvurmayı doğru bulmuyorum. Ancak ikili konuşmada açıklamamı dinleyip üstelik hak verip yayında düzelteceğini söyleyip sonra açıklamamıza yer vermezse, üstelik yalanı güncelleyip yeniden dolaşıma sokarsa biz açıklama hakkımızı nerede, nasıl kullanacağız?
Gazetecilik etiğini çiğnediğini de söylemek gerekiyor. Bir yanlış bilgi yayıldığında yapılması gereken, muhatabın düzeltmesini vermek ve hatayı açıkça düzeltmektir.
Düzeltmeyi yapmamak bir yana, aynı yalanı güncelleyip “makam aracı” gibi yeni bir kurgu ekleyerek yeniden servis etmek; gerçeği araştırma, doğrulama, cevap hakkına saygı ve hatayı düzeltme gibi en temel etik ilkelerle bağdaşmıyor. Bu gazetecilik değil; algı üretmek ve itibar suikastına malzeme taşımaktır.
Ülkemizin yakın tarihine ağır bir acı olarak kazınan hendek, barikat sürecinin üzerinden 10 yıl geçti. O dönemde şehirlerimizin içinde yürütülen operasyonlarda, bu vatanın birliği ve bütünlüğü için görev yapan askerimizi, polisimizi kaybettik. 793 ocağa ateş düştü. Bu sayı bir istatistik değil; her biri bir evin, bir annenin, bir babanın evladı, bir eşin, bir çocuğun, bir ulusun acısıdır.
O günleri yaşayanların hafızasında tek tek yüzler vardır: Selçuk Paker gibi tabuta, mezara sığmayan yağız delikanlılar… Yeni doğmuş bebeğini göremeden toprağa girenler… Düğününe, nişanına gidemeden hayata gözlerini yumanlar… Arkadaşının naaşını teröriste kaptırmamak için canını ortaya koyanlar…
Bazen bir akşam, kum sandığının başında harita üzerinde operasyonun son planlaması yapan; ertesi gün öğlene varmadan, aynı timin yarısının şehit olduğu haberini alan silah arkadaşları...
Bu acıları unutmak mümkün değil; unutmak, şehitlerimize haksızlık olur.
Biz bu yaşananları “kader” diyerek de geçiştiremeyiz. Devletin en temel görevi, vatandaşının can güvenliğini sağlamak kadar; terörle mücadelede görev alan evlatlarını da en doğru planlama, en güçlü koordinasyon, en sağlam teçhizat ve en yüksek öngörü ile korumaktır. Hendek, barikat operasyonları, kamu vicdanında kapanmamış sorular bırakmıştır.
O dönem yürütülen çözüm sürecinde hataları görmek buradan bir polemik değil; ders çıkarma ve bir daha aynı acıları yaşamama sorumluluğudur.
Bugün şunu açıkça söylüyoruz:
Şehitlerimizi unutmadık, unutturmayacağız.
Ve aynı açıklıkla şunu da söylüyoruz: Bu ülke, bir daha benzer acıları yaşamasın diye; meseleler meşru zeminde, doğru muhataplarla, şeffaf, hesap verebilir ve denetlenebilir biçimde ele alınmalıdır.
Tam da bu nedenle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan Millî Dayanışma, Demokrasi ve Kardeşlik Komisyonu çalışmalarındayız. Çünkü biz, toplumsal barışın; kapalı kapılar ardında, belirsiz pazarlıklarla değil, demokrasinin kalbinde, yani parlamentoda, milletin gözü önünde ve millet adına denetlenerek yürütülmesi gerektiğine inanıyoruz. Barış, elbette hepimizin ortak arzusu olmalıdır; kardeşlik, elbette bu ülkenin en büyük gücüdür. Ama barış; hafızasız, hesapsız, denetimsiz kurulamaz. Kalıcı barış, güçlü bir demokrasi ile hukuk devleti ilkeleriyle; şeffaflıkla, demokratik denetimle, toplumsal meşruiyetle ve doğru yöntemlerle mümkündür.
Bizim yaklaşımımız birleştiricidir: Bu ülkenin hiçbir evladı bir daha toprağa düşmesin istiyoruz. Ne güvenlik görevlilerimizin, ne vatandaşlarımızın acısı tekrar yaşanmasın istiyoruz. Teröre karşı mücadele eden askerimizin, polisimizin can güvenliği; bu devletin namus borcudur. Aynı zamanda, milletimizin ortak geleceği; demokratik siyaset zemininde güçlenmek zorundadır.
Aziz şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Geride kalan ailelerinin acısını yüreğimizde taşıyoruz. Aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz. Unutmadan, unutturmadan; ama yeni acılara da kapı aralamadan… Bu ülkenin birliği, bütünlüğü ve huzuru için, meşru ve demokratik yoldan yürümeye devam edeceğiz.
Şehitlerimizin ruhları şad, mekanları cennet olsun aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz.
Bugün 17 Ekim Dünya Astsubaylar Günü…
Babamın değerli meslektaşları; minnet ve saygıyla gününüzü kutluyorum. 🇹🇷
Başçavuşun oğlu olmak, astsubay çocuğu olmak benim kimliğimin bir parçası.
Milletvekili olduğumdan beri her türlü hak mücadelenizde yanınızda oldum, olmaya da devam edeceğim.
İyi ki varsınız!
Cumhuriyet Halk Partisi’nin komisyona katılımı, Anayasa tartışmalarını sona erdirmiştir.
İktidarın bugüne kadar attığı her adım, kendi iktidarını sürdürme ve güçlendirme amacı taşımıştır. Bu gerçeği biliyoruz ve bu süreçte sergileyecekleri samimiyeti dikkatle takip edecek, gerektiğinde açıkça sorgulayacağız.
Ancak Türkiye’de bir yandan Atatürkçüleri, Kemalistleri cezaevine atıp; yargıyı tamamen siyasallaştırarak hukuk devletini tahrip edeceksiniz, öte yandan PKK bağlantılı isimleri serbest bırakacak ve buna da “iç cepheyi güçlendirme” diyeceksiniz… Biz böyle bir çifte standarda asla izin vermeyiz!
Bu komisyonun barışa ve toplumsal uzlaşıya katkı sunabilmesi, ancak ve ancak herkes için geçerli, evrensel demokrasi ilkelerine dayalı, şeffaf ve meşru bir süreçle mümkün olabilir.
Zeydan Karalar’ı tutukladılar.
Hem de hiçbir delil olmadan, uydurma bir iddiayla, 11 yıl öncesine dayandırılan bir iftirayla…
2019’da Adanalılar onu büyük bir umutla seçtiğinde, belediyenin kapısında icra memurları vardı. O belediyeyi ayağa kaldırdı. Adana’yı halkçı, dürüst, şeffaf bir anlayışla yönetti. Ne yaptıysa Adanalı için yaptı.
Adana’da herkes bilir; Zeydan Karalar lafını esirgemez, yolsuzluğa göz yummaz, halktan yanadır.
Delikanlı adamdır. Düz adamdır.
Adana gibidir. Serttir ama içi sıcaktır. Samimidir.
Şimdi kalkmışlar böyle bir adamı tutukluyorlar.
Çünkü halkçı belediyecilikten korkuyorlar. Çünkü dürüstlük onların alışık olduğu bir şey değil!
Bu memleket bu kötülükleri de yenecek!
Son derece üzgünüm…
Şu an tutuklama kararı verilen kadınlarımızı, gençlerimizi, arkadaşlarımızın birçoğunu yıllardır tanıyoruz.
Bu kentin çocukları onlar.
Aralarında 20-30 yıllık bürokratlar var…İçlerinde gencecik çocuklar da var…
Biz onların temizliğine, saflığına, masumiyetine inanıyoruz. Onların yanında olmaya devam edeceğiz.
Türkiye’nin herhangi bir yerinde, bir kooperatif nedeniyle operasyon yapıldığını duydunuz mu? Gördünüz mü? TOKİ’nin onlarca yapmadığı, bitiremediği, zamanında teslim edemediği konut var. Nerede gördünüz, duydunuz böyle bir şeyi?
Burada bir mağduriyet varsa, bunu giderecek olan Büyükşehir Belediyesi’dir. Bu insanları tutuklayacak ne var? Gerçek suçlular buraya göğüslerini gere gere giriyorlar, elleri kelepçeyle, cinayet hükümlüleri, uyuşturucu operasyonunda tutuklananlar… göğsünü gere gere giriyorlar, çünkü suçlu olduklarını bilerek giriyorlar. Bizim çocuklarımız için ise aileleri burada gözyaşı döküyor. Bunun tek sebebi bu iktidardır.
Yazılan raporların hiçbiri tutuklamaya ya da gözaltına alınmaya gerekçe olmamalı. Eğer gerçekten böyle bir ölçüt uygulansaydı, bir tane AKP’li belediye başkanı, meclis üyesi ya da bürokrat dışarıda kalamazdı!
Burada yapılan, tam anlamıyla siyasi bir operasyondur. Biz çocuklarımızın arkasındayız, aileleri bizim ailemizdir. Onların da yanında olacağız, adalet mücadelesini vermeye devam edeceğiz.
Gedaş açıklama yapıyor neymiş yangın enerji nakil hatlarından çıkmamış buna ilişkin bir tespit yokmuş.
Alın size tespit.
İYTE’den Karaburun’a giden hat
•Hatların geçtiği güzergâhta en az 15 metre genişliğinde yangın tampon bölgesi oluşturulmalı. Var mı?
Yok.
•Bu alanlar yılda en az iki kez temizlenmeli, Orman Genel Müdürlüğü ve TEİAŞ tarafından ortak denetlenmeli.
Temizlenmiş mi? Denetlenmiş mi?
Hayır.
•Meteoroloji ve AFAD verilerine göre yangın riski kritik seviyeye ulaşırsa elektrik akımı kesilmeli.
Kesilmiş mi?
Hayır.
•Her dağıtım şirketi, hat güzergâhlarını düzenli olarak termal drone ile denetlemeli, bu zorunlu kılınmalı.
Yapılmış mı ?
Hayır.
Her sene uyarıyoruz, söylüyoruz dünyadaki örnekleri anlatıyoruz.
Anlayan var mı?
Hayır.
İzmir yandı kül oldu oradan oraya çırpınıyoruz bir ağaç daha yanmasın diye şimdi kına yakın.
Gerçekleri Çarpıtmayın, Sorumluluktan Kaçmayın!
Dün akşam paylaştığım videonun “yapay zekâ ile üretildiği” yönündeki iddialar asılsızdır. Video tamamen gerçek bir görüntüdür. Görüntü, Urla Belediye Meclis Üyemiz tarafından bizzat çekilmiştir. Hatta ikinci videoyu izlediğinizde, aynı noktadaki yangını da net şekilde göreceksiniz. Meclis üyelerimiz ve Urla Belediye Başkanımız Selçuk Balkan olay yerindeydi. Yani oradaydık!
Yapay zekâymış, montajmış… Bunlar sadece sorumluluktan kaçma, gerçekleri perdeleme ve algı yönetimi çabasıdır. Bu ülkede her yangında aynı yalanlar, aynı beceriksizlik, aynı kaçış!
Foça’da da elektrik tellerinin birbirine çarpması sonucu çıkan yangınlara dair görüntüler elimizde. Üstelik bu ilk değil!
Bu vesileyle bir düzeltmeyi de yapalım: Sorumlu kurumun adı Gediz Elektrik Dağıtım AŞ’dir.
“Bu konuda ne yaptınız?” diye soranlara cevabım da açık: Bu konuyu yıllardır Meclis gündemine taşıyorum. 2021 yılında dönemin Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’ye bu konuda yazılı soru önergesi verdim. Birazdan o önergeyi ve Sayın Bakan’ın verdiği ciddiyetsiz, gerçekle bağdaşmayan yanıtı da paylaşacağım. Çünkü bu ülkede sorunları çözmek yerine görmezden gelen, halkla dalga geçen bir yönetim anlayışı var.
Ve unutmayın:
Ormanları, cari açığı kapatacak bir ticari meta gibi gören kişi Bekir Pakdemirli’dir. O, güneş gözlükleriyle helikopterden yangını izlerken, biz Menderes’te alevlerin içine girip mücadele ediyorduk!
Bu toprakları, bu ormanları, bu halkı yakan sadece yangınlar değil, ihmaldir, umursamazlıktır, rant hırsıdır!
Bilirkişi raporuna dayalı, bomboş bir dosya ile pırıl pırıl bürokratlarımızı, emekçilerimizi haspetmek istiyorlar.
Dosyada ne bir teknik takip, ne bir telefon kaydı, ne birilerinin zenginleştiğine dair bir kanıt… hiçbir şey yok!
Ne var, sadece bir evraka imza attığı için tutuklanması istenen gencecik bir avukat var.
Eşinin arabasından başka hiçbir mal varlığı olmayan bürokratlar var.
İktidarını kaybetmemek için Cumhuriyet Halk Partisi’ni düşmanlaştıran, yargı baskısıyla belediyelerimizi işlemez hale getirmeye çalışan, basını susturan, rakiplerini hapseden bir anlayışla mücadele ediyoruz.
Biz bu mücadeleden ASLA vazgeçmeyeceğiz! Ya hep beraber, ya hiçbirimiz!