Adil yargılanma hakkımın ihlaline ilişkin Anayasa Mahkemesi (AYM) kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasının ardından geçen haftadan bu yana yaşanan gelişmeleri içinde bulunduğum şartların elverdiği ölçüde avukatlarımla takip etmekteyim.
Anayasa Mahkemesi, kararın uygulanması gereğini anlatan aşağıda paylaştığım üst yazıyı İstanbul 13.Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir.
Yeniden yargılanmamın önünün açılmasını ve masumiyetimi mahkeme huzurunda kanıtlama hakkıma kavuşmayı bekliyorum.
Bu süreçte adalet ve hak arayışıma ortak olan, katkı sunan herkese teşekkür ediyorum.
İstanbul Milletvekilimiz Ahmet Şık’ın, büyük fon vurgununun ardından partimizin yetkili kurullarının bilgisi dahilinde sürdürdüğü araştırmaları sonucunda ortaya çıkan dolandırıcılık, yolsuzluklar ve bunların siyasi bağlantılarının üzerini örtmek üzere belirli iktidar çevrelerince hedef haline getirildiğini görüyoruz.
Ahmet Şık milletvekilimizdir, yoldaşımızdır.
Tüm Türkiye onun yıllardır, halkına ve ülkesine adanmış, her hal ve şartta sadece hakikatin peşinden giden cesur bir gazeteci olduğuna tanıktır.
Ahmet Şık geçmişte de çeşitli dönemlerde, ellerindeki gücü sonsuz sanan ve devlet içine yerleşen pek çok şer odağının hedefi olmuş, sadece mesleğini yaptığı için bedeller ödemiş ama sonunda hep haklı çıkmıştır.
Onu hedef haline getirenler ise tarihin çöplüğündeki yerlerini almıştır. Bugün Ahmet Şık'ı aynı biçimde hedef gösterenler, yarın mutlaka aynı kaçınılmaz sonla karşılaşacaktır.
Ahmet Şık'ın kendisini, ailesini ve arkadaşlarını hedef haline getirenler kişilerle ve özel hayatla uğraşmayı bırakıp cesaretleri yetiyorsa fon vurgununu ve arkasındaki kirli ağı açığa çıkarmayı görev edinmelidir. Aksi takdirde, o kirli ağın bizzat kendileri olduğu dışında hiçbir sonuç çıkarılamayacaktır.
Ahmet Şık bugüne kadar bir adım dahi geri atmamıştır. Biz de yoldaşımızın hakikat peşindeki mücadelesinin mücadelemiz olduğunu bir kez daha ilan ediyoruz.
Gerçekten ve halktan başka hiçbir güç tanımıyoruz.
Halkımızdan çalınan ne varsa hepsini geri alacağız ve mutlaka hesap soracağız.
Biz bu ülkenin öğrencileri olarak her sabah çantamızı sırtımıza takip okula giderken dersleri, sınavları, geleceğimizi düşünmek zorundayız; okul bahçesinde vurulup vurulmayacağımızı değil!
Bugün Manisa’da yaşananlar artık bardağı taşıran son damladır. Bir okulun bahçesine, sınıfların dibine elini kolunu sallayarak silahla nasıl girilebilir? Bu nasıl bir denetimsizlik, bu nasıl bir güvenlik zafiyetidir? Bir eğitim yuvasının kapısından bir saldırgan bu kadar rahat geçebiliyorsa, kimse bize bu okullarda güvendesiniz masalı anlatmasın!
Her gün şiddet haberleriyle uyanmaktan, sıramızda otururken bile arkamıza bakmaktan, en temel hakkımız olan eğitim hakkını can korkusuyla kullanmaya çalışmaktan bıktık, usandık! Milli Eğitim Bakanlığı tam olarak ne işe yarıyor? Güvenlik kamerası takmakla, kapıya göstermelik önlemler koymakla okul güvenliği sağlanmış mı oluyor? Bir öğrencinin canını kendi okulunda koruyamayacaksanız, o makamlarda oturup neyin politikasını üretiyorsunuz?
Biz artık okula gitmeye KORKUYORUZ. Ailelerimiz bizi her sabah helalleşir gibi okula göndermek zorunda mı? Geleceğimizi emanet ettiğinizi söylediğiniz gençleri, dört duvar arasında bile koruyamıyorsunuz.
Süslü genelgeler, kınama mesajları veya içi boş açıklamalar istemiyoruz! Caydırıcı cezalar, gerçek ve tavizsiz okul güvenliği istiyoruz. Okullar eğitim yuvasıdır; suç mahalli ya da şiddet arenası de��il. Sesimizi duymak için daha kaç öğrencinin canının yanması gerekiyor?!
#Manisa #OkullardaŞiddeteHayır #MEB #ÖğrenciGüvenliği
Ahlaki ve hukuki bir krizin ortasında durduğumuz zamanlarda, sessiz kalmak ya da "bu benim meselem değil" diyerek kenara çekilmek, yapılan haksızlığa ortak olmanın en zahmetsiz yoludur. Oysa adalet dediğimiz kavram, kişisel konfor alanlarımızın ya da kendi küçük dünyalarımızın çok ötesindedir. Bir toplumda adaletin terazisi bozulduğunda, o terazinin ağırlığı altında ilk ezilenler her zaman ötekileştirilenler, sesi kısılmak istenenler ve azınlıkta kalanlar olur.
Bugün yaşadığımız süreç tam olarak budur. Bir insanın sırf kimliği, varoluşu, yönelimi ya da kendini ifade etme biçimi nedeniyle hedefe konması, gözaltına alınması, tutuklanması veya sistematik bir ayrımcılığa maruz bırakılması asla kabul edilemez.
Ben LGBTİ+ değilim. Ancak bir insanın sırf kendisi olduğu için kriminalize edilmesine, temel haklarından yoksun bırakılmasına ve Anayasal güvencelerden mahrum edilmesine amasız, fakatsız karşı duruyorum. Çünkü bu mesele, sadece tek bir grubun ya da topluluğun mücadelesi değildir; bu mesele, bu ülkede herkesin özgür ve güvende yaşayıp yaşayamayacağı meselesidir. Bir bireyin özgürlüğünün keyfi bir şekilde kısıtlanabildiği bir düzende, hiç kimsenin özgürlüğü güvence altında değildir. Bugün başkasına reva görülen hukuksuzluk, yarın kapımızı çalacak olan tehlikenin açık bir habercisidir.
Hukukun temeli insan onuruna ve eşitliğe dayanmak zorundadır. Devletin ve kamu otoritesinin görevi, yurttaşların yaşam biçimlerini yargılamak, onları hedefe oturtmak ya da toplumsal nefreti körüklemek değil; her bir bireyin can, mal ve yaşam güvenliğini eşit şekilde korumaktır. Siyasi baskıların ve ideolojik dayatmaların yargı mekanizmalarını araçsallaştırdığı bir ortamda, ne demokrasiden söz edilebilir ne de toplumsal barıştan.
Dayanışma, yalnızca bize benzeyenlerle, bizim gibi düşünenlerle ya da bizimle aynı hayatı yaşayanlarla kurabileceğimiz sığ bir kavram değildir. Gerçek vicdan ve ilkeli duruş; tam da bizden farklı olana, haksızlığa uğradığı her anda koşulsuz bir şekilde sahip çıkabilmektir. İnsan olmanın, hak savunucusu olmanın ve yan yana durabilmenin birincil koşulu budur.
Kendi kimliğimizi korurken, başkalarının var olma hakkını savunmaktan geri durmayacağız. LGBTİ+ bireylerin yaşam haklarını, özgürlüklerini ve eşit yurttaşlık taleplerini savunmak bir ayrıcalık değil, en temel insanlık görevidir. Ayrımcılığa, nefrete ve baskıya karşı; adalet, eşitlik ve insan onuru kazanacak.
Yaşamı boyunca demokrasi ve insan haklarından yana duruşuyla belleğimizde yer edinen, Türk basınının değerli kalemlerinden Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Şükran Soner’i kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz.
ÇYDD olarak Şükran Soner’e rahmet; ailesine, yakınlarına, Cumhuriyet Gazetesi’ne ve Türk basınına başsağlığı diliyoruz.
#İBBDavası'nda 2.Celse 9.gün
Elçin Karaoğlu annesini ve çocuklarını anlatırken ağladı..
Tüm salon ağlıyor..
Tutuklu anneleri sesli sesli ağlıyor..
İBB Boğaziçi İmar Müdürü #ElçinKaraoğlu:
"Sayın Başkanım, bu 16 aylık tutukluluk süreci hem benim hem de ailem için çok zor geçti.
Onarılmaz yaralar açtı.
Ben 15 yıldır yüksek tansiyon hastasıyım ve 15 yıldır tansiyon ilacı kullanıyorum. İki farklı tansiyon ilacı kullanıyorum. Bunlardan bir tanesi, ani yükselmelerde kullanmam için verilmişti. Doktorum, “Ölçüp takip edin, kendinizi takip ederek kullanın” demişti. Tabii cezaevi şartlarında bunu gerektiği şekilde yapmak mümkün değil.
Babam 44 yaşında kalp krizi geçirmişti.
Abim 49 yaşındaydı ve kendisi doktordu.
Bir gün önce hiçbir şeyi yoktu, benim gibiydi.
Ertesi gün, kollarımda ani bir kalp kriziyle kaybettim.
Şu anda doktora gitsem ne diyecek, onu da bilmiyorum. Kalbimin durumunun ne olduğunu bilmiyorum. Ama kendimi iyi hissetmiyorum, bunu söyleyeyim.
Tabii insan bazen yaşamaktan da nefret ediyor.
🔺️Biz her gün ölüp her gün diriliyoruz Başkanım. Kolay bir şey yaşamıyoruz.
Ama yine de ailem, çocuklarım bana ihtiyaç duydukları bir yaştalar. Sırf onlar için güçlü ve sağlıklı olmak, hayata tutunmak zorundayım. Benim kendimle ilgili söylemek istediğim durum budur Başkanım.
Babama gelirsek...
Babam 80 yaşında. Kendisi kanser hastası. Tutukluluğum süresince onu yalnızca bir kez görebildim. Gelemiyor, evden çıkamıyor. Böbrek nakilli. Enfeksiyona çok açık, bağ��şıklık sistemi çok düşük.
Bazen evde bayılıp düşüyor. Kardeşim Bakanlık müfettişi olarak görev yapıyor; bazen uzakta oluyor, görevde oluyor. Komşular ambulans çağırıp onu hastaneye götürüyor.
Annem de 80 yaşına yakın. Onun da sağlık durumu iyi değil. Hastalığı ilerledikçe, sağ olsun, yine de beni görmeye geliyor.
🔴 Ben anlatmıştım; benim ilk çocukluk dönemim köyde geçti. Üç-dört yaşlarındaydım.
Bugün gibi hatırlıyorum.
🔴 Annemin beni bir kovada yıkadığını hatırlıyorum.
Ben onun gözünde hâlâ o yıkadığı çocuğum Başkanım.
🔴 Anacığım bir oğlunu toprağa verdi, ötekisine tutundu. O da cezaevinde.
Ben onu incitmiyorum, ona bir şey söylemiyorum ama görüyorum ki hiç iyi değil.
🔴Başkanım, çocuklarımdan bir gün ayrı kalsam burnumun direği sızlar.
Bana en çok ihtiyaç duydukları bir yaştalar. Ben onların yanında olamıyorum. Fakat bu durum onların dünyasında onulmaz yaralara yol açıyor.
Asya, kızım... 12 yaşında.
Onu görüşte camın arkasından görmeye dayanamıyorum.
O yüzden okulunda sınav yoksa açık görüşe geliyor.
O gün okula gitmiyor.
Sarılıp kucaklaşıyoruz, özlem gideriyoruz.
Tabii bir saat su gibi akıp geçiyor.
Ayrılık zamanı geldiğinde buruk, dolu gözlerle ama zoraki bir gülümsemeyle birbirimizden ayrılıyoruz.
12 yaşında bir kız çocuğu...
Babası üzülmesin diye gözyaşlarını çıkışa saklıyor.
Bazı geceler ağlayarak uyanıp, “Babam ne zaman gelecek?” diye soruyor.
Oğlum Tip 1 diyabet hastası. Teşhis konduğunda 11-12 yaşındaydı. Şu anda en büyük sıkıntım oğlum, öyle söyleyeyim.
Hiçbir şeyi unutmuyorum. Teşhisten sonra hastaneden çıktık, karşıdaki banka oturduk. Annesiyle ikimizin de ağzını bıçak açmıyordu.
Evladınız var mı bilmiyorum Başkanım. Çok kıymetli. Bunu ancak babalar anlar.
Her gün 5-6 sefer kendi kendine iğne yapması gerekiyor. O iğneyi yapabilmesi için yediği porsiyonun karbonhidrat hesabını yapması gerekiyor. İnsülin dozunu tespit etmesi gerekiyor. İnsülini ne zaman yapacağını bilmesi gerekiyor.
Hesaplama gerektiren, bilinç gerektiren bir mesele.
Biz bunu hem kendisine moral vererek hem yanında durarak destekliyorduk ve kan değerlerini belli bir düzeyde tutuyorduk.
Cezaevine girdikten sonra ise hem bu hastalık süreci devam etti hem ergenlik dönemine girdi hem de benim yaşadıklarımın etkisiyle onda tepkisel bir durum oluştu.
Yani kendisine zarar verme şeklinde bir mesaj veriyor çevresine.
Sağlığına dikkat etmiyor, diyetine dikkat etmiyor.
“Neden bunları ben yaşıyorum?” diyor çocuk.
...
Kamu hakkını, kamu kaynaklarını koruyan meslektaşlarımın haksız yere hapiste tutulmasına karşı tek yapabildiğim meslektaşlarımın, dostlarımın duygularını paylaşmak...
TOPRAK KOKUSU
Dün gece ilerleyen saatlerde hava bozdu. Her gece açık hâlde tuttuğum avlu penceremi açtığımda üşütüyordu. Gece azıcık aralıklı bırakarak uyudum. Hava serindi ve rahat uyuttu, iyi oldu.
Sabaha karşı uyandım. Burnuma taze toprak kokusu geliyor. Şaşırdım. Her yeri beton bu kafesin içinde bir yudum toprağa hasretiz. Bırakın basmayı, göremiyoruz bile. Gece yarısı toprak kokusu nereden çıktı? “Rüyanda özlediğin yemekler yerine toprak mı görüyorsun?” diye kendi kendime sordum. Uyku sersemi, “İyi de koku nasıl gelir burnuma? Rüyalarda koku da mı alınmaya başlandı? Yeni nesil rüyalar böyle mi oluyor acep?” dedim. Uyku sersemiyim hala!
Kalkıp lavaboya girdim, çıktım. Avlu penceremi azıcık daha kapatayım, serin oldu diyordum ki baktım, avlu sırılsıklam. Yağmur yağmış! Pencereyi şöyle bir açtım. Baktım ki buram buram, kurumuş toprağa düşen yağmur tanelerinin oluşturduğu taze toprak kokusu geliyor.
Nasıl hoşuma gitti… Rüya sandığım şey gerçekmiş. Açtım pencereyi. O toprak kokusu betonun hücrelerine doldu. Gecenin karanlığında, betonun soğukluğu ve demirin acıtan yüzü içinde toprağın sıcaklığına sarıldım. Rüya sandıklarımın gerçek olmasını diledim. Özgürlüğü kucaklayabilme umuduna toprağın kokusunda tutundum.
Özgürlük bazen hiç görmediğin bir toprağın kokusunu duyabilmek, yağmurun düştüğünü anlayabilmek, betonun ve demirin arasından hayatın hâlâ sürdüğünü hissedebilmektir. İnsan, kendisinden çalınan şeylerin değerini çoğu zaman yokluklarında öğreniyor. Ben de 530 gündür göremediğim, basamadığım, tutamadığım, koklayamadığım toprağın kokusuyla, dokunamadığım hayatın özlemini yeniden hatırladım. Demek ki insanı ayakta tutan yalnızca kapıların açılacağına dair inanç değil; kapılar kapalıyken bile dışarıdan içeri sızan küçücük bir hayat belirtisini fark edebilmekmiş. Bir avuç toprağın kokusu bile, koca bir beton dünyaya “Ben hâlâ buradayım,” diyebilecek kadar güçlüymüş.
18 ay doluyor artık. Yasal süre, benim için bana yüklenen suçlar bağlamında doluyor. O yüzden artık çıkarım rahatlığında olamayışıma yandım. Esasında ülkenin hukuk normlarından uzaklaşmış olmasının yangınıydı bu. Yazıktı, güzel ülkeme, insanıma...
Yine de bu perşembe olacak tutukluluk incelemesinde, rüya sandığım şeyin gerçek olabileceği umudunu yüreğimde büyütmeye çalışırken fazla da yeşermesin o umut, sonra hayal kırıklıkları büyük oluyor diye yeniden temkinli iyimserliği yüklemeye çalıştım içime. Bu demir sürgülerin acıklı türküleri içinde temkinli iyimserlikten başka çare de yok sanırım. Gece yarısının toprak kokusuyla gelen bu duygularla içinde uyandım yeni güne.
Bu cumartesi Aynur Hanım yerine Engin Bey gelmişti. Engin abimle öğlene kadar sohbet ettim, iyi oldu. Sonrası hücreye dönüş, yeni avukat ziyaretleri ve avluda yürüyerek göğe bakma durağında molalar…
Geçecek öyle ya da böyle. 530 günü geçtim. Sabırla, inançla, dirençle ama en çok umutla…
Bir damla umut saklayın benim için, göğe bakma durağında.
Memleketin kaosu içinde sevgili Emrah (@EmrahKaracaytip ) ve yoldaşlarımızın gerçekleştirdiği Samandağ (@samandagbel ) mucizesini yeterince paylaşamıyoruz ama memleketin bir ucunda büyük imkansızlıklar içinde ilmek ilmek binbir emekle yeniden kurulan bir yaşam olduğunu bilmenizi isterim.
Halkımızı taraf olmaya çağırıyoruz!
Bu kavga hepimizin kavgasıdır. Herkesi dikkatle izlemeye, madencinin yanında durmaya çağırıyoruz.
Direnmektir bize kalan.
#MadenciMutlakaKazanacak
TİP 2026 Yaz Yönetici ve Genç Kadro Kamplarımızı Düzenledik
Partimizin 10. kuruluş yıl dönümü yaklaşırken emekçilerin kara düzene karşı eşitlik ve özgürlük kavgasını büyütecek; kararlı, kuvvetli, örgütlü bir parti haline gelme hedefiyle yürüyoruz.
➡️https://t.co/wPq7F8ZcU4
Zonguldak ve Düzce'de Kürt mevsimlik işçilere yapılan faşist saldırıları lanetliyoruz. Hakkını vermek istemediği işçilerin etnik kökenini saldırı malzemesi haline getirenler, bu ülkenin barış içerisinde ve kardeşçe bir arada yaşama iradesine kastetmektedir.
Alçak faşist saldırıların failleri ve azmettiricileri derhal yakalanmalı ve cezalandırılmalıdır!
"Biz gönüllü olarak çağrıldığımız her yere geldik. Depremde, selde, felakette biz vardık; biz yoksak arkadaşlarımız vardı. 15 gündür buradayız, bir gün de biz çağırıyoruz. Lütfedip siz gelin Bakanlar."
Doruk Maden işçisi Ersin Furuncu:
#MadenciMutlakaKazanacak