Öyle olmasaydı, böyle olmazdı.
Bayburt’ta bir derviş; Kenan Yavuz.
Bayburt’ta sadece bir müze gezmedim. Köklerine, toprağına ve geleceğine sarsılmaz bir inançla sarılmış bir insanın, kendisine inanan ailesi ve bir avuç gönül insanıyla birlikte yazılan hakiki bir destana şahit oldum.
Bayburt Etnografya Müzesi…Yüzlerce yıllık Anadolu mirasını Bayburt’un Demirözü’nde yeniden ayağa kaldıran, geçmişi geleceğe bağlayan bir mucize. İnsanı, toprağı, ahşabı, taşı, hayatı, düğünü, nahırı, kapısı, çömleği ve insan ruhuna dokunan her ayrıntısıyla sizi içine çeken, gezerken yalnızca bir müzeyi değil, bizzat Anadolu’nun yaşayan hafızasını dolaştığınızı hissettiren eşsiz bir mekân. Aslında her şey o cümlenin içinde sır’lı:
“Öyle olmasaydı, böyle olmazdı.”
Hayranlıkla girdim. Sessiz bir minnetle gezdim.
Allah nazardan saklasın.
Bu emeği,
Bu samimiyeti,
Bu tevazuyu,
Bu toprağa ve insana duyulan derin sadakati…
İnsan, böylesi bir gayretin karşısında yalnızca hayran kalmıyor, aynı zamanda şükrediyor. Çünkü burada bir müze değil, bir ömrün inancı; bir ailenin fedakarlığı, bir avuç insanın Anadolu’ya duyduğu vefa sergileniyor.
Anadolu, yalnızca bir coğrafya değil, insanlığın hafızasında kök salmış büyük bir medeniyettir. Taşında sabır, toprağında bereket, insanında irfan vardır. Her köyünde bir hikâye, her kapısında bir dua, her eşyasında geçmişten geleceğe uzanan bir emanet saklıdır.
Bir gün söylemiştim: “Hepimiz vazgeçsek, Bayburtlu vazgeçmez.”
Meğer Allah söyletmiş.
Rahmetli annemin sevdiği Çoruh Nehri’nin Bayburt’una dünyadan ödüller yağdıran bu güzel dervişe; onun ailesine, yol arkadaşlarına ve bu emaneti yaşatan bütün insanlara gönülden müteşekkirim. Bu müze, Anadolu’nun hala nefes aldığının, köklerine sahip çıkanların, geleceğe de ışık tutabileceğinin en güzel kanıtıdır.
Anadolu’nun dervişlerine, erenlerine ve bu kadim toprağın sessiz kahramanlarına selam olsun.
@Dr_K_Aydin
🇹🇷🇸🇱🇿🇼 Afrika ile Türkiye arasındaki dostluk ve dayanışmayı ortak çalışmalarımızla her geçen gün daha da güçlendiriyoruz.
Bugün, Sierra Leone Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Sn. Francess Virginia Anderson ve Zimbabve Ankara Büyükelçisi Sn. Alfred Mutiwazuka’yı #TİKA’da misafir etmekten memnuniyet duyduk.
TİKA olarak Afrikalı dostlarımızla kurduğumuz güçlü ilişkileri, karşılıklı faydayı esas alan ve insan hayatına dokunan çalışmalarla daha da ileriye taşımaya devam edeceğiz.
Vatan topraklarını işgalden kurtarmak için 26 Ağustos 1922’de Kocatepe’den başlatılan Büyük Taarruz, Millî Mücadele’nin kesin zaferle sonuçlanmasını sağlamıştır.
Milletimizin ve kahraman ordumuzun birlik ve beraberlik içinde verdiği mücadele sonucunda işgal kuvvetleri Anadolu’dan çıkarılmıştır. Bu zafer, milletimizin bağımsızlığından ve özgürlüğünden asla vazgeçmeyeceğini tüm dünyaya göstermiştir.
Büyük Taarruz’un 104. yıl dönümünde, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, vatanımız için canlarını feda eden şehitlerimizi rahmetle, kahraman gazilerimizi minnetle anıyorum. 🇹🇷
Mesele, gazilik ve şehitlik gibi milletimizin en yüce değerlerinin nasıl korunacağıdır. Hak aramak kutsaldır, eleştirmek haktır; fakat bu haklar kullanılırken gazilerimizin tamamını temsil ediyormuş gibi davranmak, siyasi hesapları gazilik makamının önüne koymak ve devletin attığı adımları bütünüyle yok saymak doğru değildir.
Gazilik makamı hepimizin ortak şerefidir; onu günlük siyasetin üzerinde tutmak ise hepimizin sorumluluğudur.
@morphyvaryant@mehmetcek06 Öncelikle yazıyı iyi okuyun, Gazilerimizden bahsetmiyor. Gazilerimizi kullanıp bu organizasyonu yapandan bahsediyor. Bu Gazi hakkı yerine siyasi yol izliyor. Bir Gazi bu vatan uğruna canını ortaya koymuşken devletine cephe olmaz, bunu diyorum.
The Jerusalem Post’ta Mekke İttifakı ve Ortadoğu ile ilgili çok ilginç bir analiz okudum. Şu kısmını izninizle paylaşayım:
“Mekke İttifakı daha derin bir gerçeğe işaret ediyor. Suudi Arabistan kendisini koruyacak birini arıyor. Pakistan kendisini finanse edecek birini arıyor. Türkiye nüfuzunu kullanabileceği ülkeler arıyor. İran ayakta kalmanın yolunu arıyor. İsrail ise ortak çıkarlarının olduğu devletler aramalı.
Peki ya Çin? Çin aramıyor, bekliyor.
Çince bir atasözü, “Değişim rüzgarları estiğinde bazıları duvar yapar, bazılarıysa yel değirmeni.” diyor.
Amerika savaşıyor. İran ateş ediyor. Suudi Arabistan tereddüt ediyor. Türkiye ilerliyor. İsrail yeniden hesap yapıyor.
Çin ise herkese yel değirmeni satıyor.”
Sn Cumhurbaşkanımız
Recep Tayyip Erdoğan:
“Bir işe giriştiğimiz zaman atımızın kuyruğunu bağlarız. Bunu ne olursa olsun geri dönmeyeceğimizi, sonuna kadar gideceğimizi anlatmak için yaparız. İşte biz de Türkiye Yüzyılı’nı inşa etmek için atımızın kuyruğunu bağladık.
Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge hedeflerimizi gerçekleştirmek üzere atımızın kuyruğunu bağladık.”
ANAYASA MADDE 90/SON HÜKMÜ AİHM KARARLARININ BAĞLAYICILIĞINA DAYANAK GÖSTERİLEMEZ!
Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasının ilk cümlesi şöyledir: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.”
Anayasa’nın 90’ıncı maddesinin son cümlesi uyarınca ise “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”
Bazı çevreler AİHM kararlarına uyma zorunluluğunu bu hükme dayandırıyor. Oysa bu düzenleme yargı kararlarına değil tamamen norm uyuşmazlıklarına ilişkindir. Bu hükmün uygulanabilmesi için ön şart; temel hak veya özgürlük hususundaki bir andlaşma ile kanun hükümleri arasında doğrudan bir uyuşmazlık çıkmasıdır. Uyuşmazlık çıktığında ise andlaşma hükümleri esas alınmalıdır. Bunu esas alacak olanlar da elbette ulusal mercilerdir. Bu uyuşmazlık yürütme pratiklerinde çıkarsa yürütme, yargısal faaliyette çıkarsa yargı bu hükme göre bir değerlendirme yapar. Yani düzenlemenin AİHM kararlarının uygulanmasıyla hiçbir ilgisi yoktur.
Birincisi, AİHM kararları her ne kadar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve ek protokollerine göre veriliyorsa da bu durum AİHM kararlarına temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşma kimliği kazandırmaz. AİHM kararı bir mahkeme kararıdır, andlaşma hükmü yani norm değildir. Dolayısıyla norm uyuşmazlıkları için düzenlenmiş bir Anayasa hükmünün AİHM kararlarının uygulanmasına dayanak gösterilmesi mümkün değildir.
İkincisi AİHM kararıyla herhangi bir kanun hükmü arasında doğrudan bir uyuşmazlık çıkması asla söz konusu olamaz. Çünkü AİHM’in bireysel başvuru sonucu oluşan kararları ancak bir mahkeme kararı üzerine verilir. AİHM bir ülkede yürürlükte olan bir kanunla ilgili doğrudan karar veremez. Ancak incelediği mahkeme kararı üzerinden AİHS ve ek protokollerin hükümleriyle çelişen bir kanun hükmü varsa ona işaret edebilir. Bu da anayasanın düzenlediği anlamda doğrudan bir andlaşma kanun uyuşmazlığı değildir.
Üçüncüsü, bir AİHM ihlal kararı için mahkemesi tarafından ilgili dosya yeniden ele alınıp önceki karar onaylandığında bunun anlamı bir kanun hükmüyle andlaşma arasında uyuşmazlık çıkması değildir. Bu ihtimalde AİHM kararının esastan kabul edilmemesinin nedeni Ceza Muhakemesi Kanunu ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ndaki düzenlemelerdir. Yani mahkemelerin kendi kararlarının geçerliliğini davanın türüne göre CMK (m. 323) veya HMK (m.380) hükümleri uyarınca teyit etmesidir. Bu teyit asla Anayasa m.90/son cümle gereği norm uyuşmazlığı değildir. Bu nedenle Anayasa’ya aykırı bir durum oluşmaz.
Dolayısıyla Anayasanın sözü edilen hükmüne dayanılarak AİHM kararlarına uyma zorunluluğunu ileri sürmek ya bilgisizlik ya da bilinçli bir çarpıtma olabilir ama bu görüşün pozitif hukukla ilgisi olmadığı kesindir.
İlave Bir Not:
Monist hukuka dayanak gösterilen Anayasa m. 90/sondaki hak ve özgürlüklerle ilgili uluslararası sözleşmelerin çelişki halinde kanuna üstün tutulması hükmüne benzer bir hüküm Avrupa’da sadece dört ülkede var (AB sürecinin zorlamasıyla kabul eden Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan , Romanya ve Bulgaristan ).
Böyle bir hükmün Almanya ve Fransa dahil 50 Avrupa ülkesinde bulunmaması üzerine de düşünmek gerekir. Türkiye yeni anayasasını yaptığında muhtemelen bu hüküm muhafaza edilecek hükümler arasında yer almayacaktır.
Devlet ne kadar bahtsız bir kurum?
Bakın bugün itibarıyla dünyanın en gelişkin, en ileri gazi ve şehit yakınları hakları ülkemizdedir. Varsa bizdekine yaklaşanı buyursun göstersinler! Çünkü başka ülkelerden farklı olarak bizde Şehitlik ve Gazilik, yani vatan, bayrak ve ezan uğruna canını ortaya koymuşların ulaştığı makam en yüce makamdır. Hem dinimizce böyledir hem hukukumuz da böyledir.
Buna rağmen 50 kişilik bir grup soytarı yalnızca siyaseten iktidara vurmak maksatlı günlerdir Güvenpark`ta show yapıyorlar. Başlarında 5 ay askerlik yapıp sonra kendi sağ koluna bir mermi sıkıp (O da tartışmalı ve şaibeli) gazilik almış proje bir tip var.
Buraya kadar tamam.
Fakat ilginç bir şekilde (muhalefeti geçtim) iktidar tarafından da hiç bir siyasetçi ya da medya mensubu çıkıp bir itiraz yükseltmiyor?
O küçük grubun arzuları doğrultusunda ama toplamda çoğunluğun çıkarları ile uyuşmayacak, devletin menfaatlerine tümden zararlı olduğu bilinen bir gösteriye itiraz etmiyorlar?
Arkadaşlar, yalnızca üç kişinin tepkisinden tırsıp bu türden soytarılıklara gözyumarsanız devletin istikbalina kast edersiniz, memleketi harcarsınız.
Arkadaşlar, bakın özellikle TBMM'de son düzenleme sonrası yapılan gazi ve şehit yakınlarımızı temsil eden bütün sivil toplum kuruluşları, onbinlerce gazi, şehit ailesi ve temsilcileri Türkiye Büyük Millet Meclisini, milletin külliyesini ve ilgili bakanlıklarımızı ziyaret ederek teşekkürlerini bildirmişlerdir. Yaptıkları açıklamalarla devletlerine minnettarlıklarını dile getirmsilerdir.
E onlar bir yanlışta mı?
CHP’nin agır topları yerinde
Vahap Seçer’den sonra Zeydan Karalar’dan da benzer bir aç��klama geldi: “CHP’de devam edeceğim. İstikrarlı bir adamım. Kolay değişen biri değilim. Partimiz iyi olsun diye çalışacağız, çalışıyoruz.”
Kurtuluş haklı. Geçmiş tecrübelerle de sabit.
Öcalan “bana yönelik komplo” derken kamuoyuna bildiriler yayınlamayı bırakıp kendi sağına soluna bakmalı.
Zira Oslo görüşmeleri de 13 Eylül 2011 tarihinde örgüte ait Dicle Haber Ajansı (DİHA) internet sitesinden sızdırılmış, sabah saatlerinde "Görüşmelerin İçyüzü Erdoğan'ı Yakacak" başlığıyla servis edilmişti.
DİHA yönetimi bir açıklama yaparak haberin kendileri tarafından yapılmadığını, sitelerine sanal saldırı düzenlenip şifrelerin kırılması suretiyle eklendiğini belirtse ve tutanaklar kısa süre içerisinde DİHA'dan kaldırılsa da internette hızla yayılmış ve bunun sonucunda süreç patlamıştı.
Öcalan eğer gerçekten provokasyonların önünü kesmek ya da kendi ifadesiyle kendisine yönelik komploların önünü kesmek istiyorsa artık kendi kapısının önünü süpürmeli. Tülay Hatimoğulları gibi sızdırmayı boşverin zaten her açıklamasıyla toplumun sinir uçlarıyla oynayıp tahrik eden profillere bakmalı.