Doktora yeterlik sınavı biriyle kavga etmeye benzer. Hani kavga sırasında doğru düzgün konuşamazsınız ama gece sabaha kadar "şunu deseydim, bunu söyleseydim" diye uyuyamazsınız ya. Yeterlik sınavı da öyledir. Jürinin sözlüde sorduğu soruları sabaha kadar yeniden cevaplarsınız.:)
En kötü şeylerden biri, insanların seni salak yerine koyup “zaten anlamaz” rahatlığıyla her şeyi yapabilmesi. İşin daha kötü tarafı ise, senin gerçekten uzun süre hiçbir şeyi anlamamış olman.
Araştırma dediğin şey merakın peşinden gitmektir. Ama akademi hız yarışına dönüştü; hızlı yayın yapan öne çıkıyor, araştırma hazzını yaşayanlar geri planda kalıyor. Asıl konuşmamız gereken de bu: yavaşlamak ve yeniden araştırma hazzını hatırlamak.
Akademik metin sadece bir tartışmayı ortaya koymaz, aynı zamanda yazarın dili ve üslubu hakkında da fikir verir. Yapay zeka sonrası çalışmalar dilekçeye dönmüş, hepsi aynı, sadece isimler ve tarihler farklı.
Öksüz ve yetim, köyde halası tarafından 11 yaşında evlendirilen, "zifaf gecesi" için kaynatılan kazanı görünce "beni kazana atıp kaynatacaklar" diye korkup ormana kaçan, sonra da inatla kaçıp ormanda tırmandığı ağaçlara saklanmaya devam eden, baş edilemeyince "bu kızdan karı olmaz" denilip bırakılan ve İstanbul'daki halasının yanına gönderilen, burada yine evlendirilip bu kez zifaftan kaçamayan, hamile kalınca bebek doğurmaktan çok korktuğu için kulaktan dolma "karda çıplak oturursan bebek olmaz" bilgisiyle çırılçıplak karda oturan ve o gece aldığı hasarın acılarını ömür boyu taşıyan, durmadan sayıp sövdüğü için ve erkeklere öfkesi yüzünden (hayatına tüm bunlardan sonra giren dedem bu zincire dahil değil, şükür ki karşılaşmışlar) lakabı "deli" olan rahmetli anneannem Deli Fatma da femizmi Netflix'ten öğrenmişti.
Bir arkadaşım date’e çıkmış, çocuk ilk buluşmada beyaz gül getirmiş.
Eşime diyorum ki: Bak romantizme, sen ilk buluşmada bana Kastamonu helvası getirmiştin. Çocuk beyaz gül almış. O da diyor ki: Demek ki doğru hamle helva, beyaz gül getiren çocuk reddedildi; ben seninle evlendim.
Çok fazla otopsi yapmışımdır ama hiç erkeğe olan nefreti yüzünden çocuklarını öldüren ANNE görmedim: hiç... ERKEKlerde bu dipsiz ve kara "kadın" nefreti çok ciddi bir ahrazlık sekeli... Sırf kadına olan amasız ve keskin nefreti yüzünden evlatlarını yok sayabilecek o kadar çok alçak orostopolluk peşinde ERKEK var ki! Ve bu coğrafyada erkeğin orostopolu hem daha fazla gaddar, hem alçak namussuz hem de dedikoducu kalleş... Ve sayıları katlanıyor durmaksızın...
Bizim alandan bir hocanın vefat ettiğini öğrendim. Tanışmamıştık ama çalışmalarına denk gelmiştim. İnsan çalışmalarını okuduğu, atıf yaptığı kişileri bir süre sonra sanki tanıyormuş gibi hissediyor. Garip… Şu an hiç tanımadığım birinin ardından resmen yas tutuyorum.
Simli yılbaşı kartpostalları vardı biz çocukken. Kırtasiyede standı olurdu. Sahi ne oldu onlara? Parıltılı bir hatıra olarak kaldılar sanki geçmişimizde.
Turla Balkanlar’a gidip, 5 günde 7 ülke gezip, her ülkenin sadece tabelesiyle fotoğraf çeken; sonra da Instagram bio’suna "7 country" yazıp, her gördüğüne "Balkanlar bir başka hee" diyenlerin ülkesiyiz biz.
Günümüzde birçok insan, dinlemeyi bir erdem olarak görmek yerine, kendi sesini duyurmayı öncelikli hale getiriyor. Başkalarının sözünü kesmek, uzun uzun konuşarak sürekli ön planda olma çabası, sosyal etkileşimlerde normalleşmiş bir durum gibi algılanıyor. Dahası, birini arayıp
halde, saatler süren bir konuşmada ancak birkaç dakikalık bir yer bulabiliyorsun. “Başkalarının sözünü kesmek ayıptır” anlayışı sanki sadece belli bir gruba öğretilmiş gibi görünüyor. Peki, insanlar daha az konuşup daha fazla dinlediklerinde gerçekten görünmez mi hissediyor?