“Sürecin temel varsayımı şuydu: "Etnisiteye ait kimlik tezahürleri kamusal alanda görünür kılınırsa, Kürdistan projesi zayıflar." İktidar, bu varsayımın peşinden giderken, etnik kimliği olumlamakla yetinmeyip, ayrılıkçı siyasi projenin aktörlerini meşrulaştıran bir yola girmiştir.”
“İktidarın bu söylemi, terörle mücadelenin en çetin dönemlerinde dahi devlete sadakatinden taviz vermeyen geniş Kürt kitlelerinde derin bir travma ve kırılma yaratmıştır. PKK’yı asla kendi temsilcisi olarak görmeyen bu kitleler, bizzat devlet eliyle teröristbaşı A. Öcalan’ın yüceltildiğini ve örgütün makulleştirildiğini görünce, kendi duruşlarını sorgulamaya itilmiştir.”
“O dönemde AKP hükümetinin "Çözüm" dediği şey, Kürt kökenli vatandaşımızın kalbini örgüt propagandasına kapalı tutan manevi düğümleri çözmüş ve onları örgütün kucağına itmiştir.”
“TERÖRE CAN SUYU VERMEK”: PKK İLE MÜCADELEDEKİ TARİHİ HATALAR ve SÖZDE ÇÖZÜM SÜREÇLERİ başlıklı çalışmamıza https://t.co/tVgrvoB5q3 bağlantısından ulaşabilir ve baskısını Ocaktan temin edebilirsiniz.
Rahmetli Hoca'nın bunlarda çıkardığı yangının üç temel odunu var: Birincisi, "ABD'nin ittirmesiyle bu topraklarda Kürdistan kuramazsınız," beyanı. İkincisi, "Siz bizimle aynı çatı altında buluşmayacaksınız diye biz ne Türklüğümüzden vazgeçeriz, ne de Türkiyelilik gibi bir zırvalığa paye veririz" demesi. Üçüncü de, her ne koşulda olursa olsun Türklüğe hizmet etmiş figürlere kara çalınmasına asla müsamahası olmaması. Üçü de kendisinin Türk milletinin kalbine gömülmesi için yeterli, siz öldüğünüzde ise insanlar yere tükürmeye bile zahmet etmeyecekler.
“Ey Türk! üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız Yer delinmedikçe, senin İlini ve Töreni kim bozabilir!”
Bu çalışma, ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu kritik bir dönemde Türk Milliyetçileri için ortak bir vicdani ve tarihi söylem birliğidir.
“TERÖRE CAN SUYU VERMEK”: PKK İLE MÜCADELEDEKİ TARİHİ HATALAR ve SÖZDE ÇÖZÜM SÜREÇLERİ başlıklı raporumuzu kamuoyunun dikkatine sunarız.
Çalışmamıza https://t.co/tVgrvoB5q3 bağlantısından ulaşabilir ve baskısını Ocaktan temin edebilirsiniz.
Bu rapor, Ülkücü Düşünce Derneği (ÜLKÜ-DER) karar alma mekanizmaları ve mensupları tarafından, bölücü terör örgütü PKK’nın yarattığı beka tehdidi ve Ekim 2024 itibarıyla siyaset sahnesine sürülen yeni açılım süreci teşebbüsü üzerine gerçekleştirilen derinlikli istişarelerin, stratejik bir perspektifle kayıt altına alınmış entelektüel çıktısıdır.
Ülkücüler olarak son açılım sürecine karşı olan duruşumuzu ve itirazımızı bu raporumuzla milletimize ve tarihin şahitliğine sunuyoruz.
Saygılarımızla.
Devlet Bahçeli’nin, klasik anlamda bir siyasetçiden ziyade “devletin elemanı” ve AKP'nin "anketörü" olarak hareket ettiği yönündeki kanaat her yeni olayla teyit ediliyor ve pekişiyor.
Bir önceki paylaşımımda belirttiğim TBMM'nin A. Öcalan ile görüşmesi fecaati bir yana, "Irak ya da Suriye'de bir Kürt devleti kurulup bunun ileride Türkiye’ye bağlanması üzerinden Türkiye’nin 'büyümesi' ve böylece Misak-ı Millî’nin gerçekleştirilebileceği" fikrinin, Bahçeli ve ekibinin zihin dünyasında ciddi bir yer kapladığı endişesine kapılmamak mümkün değildir.
PKK/KCK terör örgütünün hapisteki elebaşı A. Öcalan'ın bu türlü teklifleri olduğunu bütün kamuoyu biliyor.
Korkum şu ki yakın dönemde buna uygun sahnelerin ve söylemlerin dolaşıma sokulmasına yönelik hamlelerle karşılaşacağız. Muhtemeldir ki Devlet içinde bu tür projeleri savunan aktörler var ve Bahçeli de büyük ihtimalle bu çevrelerin yönlendirmesiyle hareket eder bir vaziyettedir.
Bu kanaati siyasi bir öngörü olarak not düşüyorum.
Bunlara ilaveten, Türk kamuoyu, terörist elebaşı A. Öcalan'ın Türk bayrağını öpüp alnına koyduğu fotoğrafların dahi dolaşıma sokulabileceği, böylelikle terörist elebaşına yönelik bir sempati kampanyasının ilk adımlarının atılabileceği bir oyuna hazırlıklı olmalıdır.
Türk milleti ülke dışında tasarlanan ve taşeronlar tarafından “milli” diye sunulan planları bertaraf edecektir!
YÜCE TÜRK MİLLETİNE
Milletvekilleri göreve başlarken aşağıdaki gibi andiçerler:
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim.’’
Bizler, çeşitli dönemlerde, Türk Milletinden yetki alarak, yasama ve yürütme organlarında görev yapmış ve yukarıdaki yemini etmiş bakan ve milletvekilleriyiz.
Milli Egemenlik Platformu üyeleriyle, parti ve ideolojik mensubiyetlerimizi öncelemeyip bir kenara koyarak bir araya geldik. İktidarın “yeni bir anayasa” yapma girişimleri ve kamuoyuna yansıyan değişikliklerinin içerikleri hakkındaki endişelerimizi milletimizle paylaşmayı görev bildik.
“Yeni anayasa ya da anayasa değişikliği” veya anayasanın maddelerinde değişiklik yapmayı teklif ve arzu edenlere, bizler gibi bu yemini etmiş olduklarını hatırlatıyoruz.
Bugünkü TBMM üyeleri kurucu meclis üyeleri değildir. “Yeni bir anayasa’’ yapmak üzere de seçilmemişlerdir.
Şayet anayasa maddelerinde değişiklik yapacaklarsa; mevcut anayasanın usullerine göre yapmaları yasal zorunluluk, andiçtikleri yemine bağlı kalarak yapmaları ise vicdani ve ahlaki zorunluluktur.
📌 Türk Milletinin ve Devletinin kadim tarihine ve geleceğine aykırı olarak; bölücülüğe ve teröre tavizler verilerek, yargının Türk Milleti adına mahkûm ettiği katillerle ortaklaşarak, onların taleplerini karşılamak amacıyla “yeni anayasa” ya da anayasamızda değişiklikler yapma girişimleri TBMM’nin tarihine düşürülecek kara bir leke olacaktır.
📌 Mevcut anayasaya ve yasalara uymayanların ‘’yeni anayasadan’’ murat ve amaçlarının ne olduğu milletimize açıkça anlatılmalıdır. 1982 yılından itibaren birçok maddesi sayısız kez değiştirilen anayasada hangi maddelerin, hangi gerekçelerle değiştirilmek istendiği ve değişiklik içerikleri derhal açıklanmalıdır.
📌 Son mahalli seçimlerde ortaya çıkan tablo ve kamuoyu araştırmalarının sonuçları TBMM’deki iktidar blokunun sayısal çoğunluğuyla uyumlu değildir.
📌 Bu yüzden TBMM’de oy çokluğu hatta şaibeli milletvekili transferleriyle ulaşılacak çoğunluk oylarıyla yapılacak anayasadaki değişiklikler toplumda karşılık bulmayacak, millet iradesini yansıtmayacaktır. Bu kabul edilemez.
Şimdi milletvekili yemininde vücut bulan iradeyi, aklı ve kavramları bir kez daha hatırlatalım:
📌 Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerlerine ve devletin temel niteliklerine aykırı olacak değişiklikler asla kabul edilemez.
📌 Devletimizin varlığını ve bağımsızlığını, Türk Milletinin birliğini tehlikeye düşürecek hiçbir değişiklik teklif dahi edilemez.
📌 Vatan Türkiye’dir. Türk Milleti de anayasamızda ve Büyük Atatürk’ün tarifinde yer alan Türk Milletidir. Vatan ve millet bölünmez bir bütündür.
📌 Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir. Türk Milleti egemenliğini anayasanın koyduğu yetkili organları eliyle kullanır. Etnik ve dinî gruplar, sınıflar ve zümreler ortak edilemez.
📌 Türk vatandaşlığını kabul eden ve özümseyen herkes Türk’tür, bireydir ve kanun önünde eşittir.
📌 Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletidir. Bu niteliklerden vazgeçilemez.
📌 Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı tehdit altındadır. Adalete olan güven kaybının en önemli sebebi tek adam rejiminin kuvvetler ayrılığını fiilen ortadan kaldırmasıdır. Bunun sonucunda devlet ve yürütme organları ayrımı ortadan kaldırılmış, devletin bekası iktidarın sürdürülmesine bağlanmıştır.
📌 Eğitim ve öğretim Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.
📌 Partili Cumhurbaşkanlığı Hükumet sistemi yönetimde keyfiliğe dönüşmüş, devlet mekanizmasındaki denge ve denetim yok edilmiş, vatanın ve milletin kaderi tek kişinin iradesine terk edilmiştir.
📌 Bu sistemi tahkim edecek değişiklikler ülkemizi dönüşü olmayan mecralara sürükleyecektir.
📌 Halkımızın, siyasi, etnik ve inanç üzerinden ayrıştırılma çabaları, adalet duygusunu derinden zedelemiştir.
📌 Yargının siyasi ve toplumsal muhalefete karşı sopa olarak kullanılmasının ancak otoriter rejimlere özgü bir uygulama olduğu gerçektir. Maalesef bugün toplumda şiddetle ve yaygın olarak kullanıldığı kanaati büyüyerek yerleşmektedir.
📌 Bu şartlarda herkesin insan haklarından temel hürriyetlerden eşit şekilde faydalanma imkânı ve ülküsünden bahsetmek mümkün değildir.
📌 Devlet yetkisini, devletin kurum ve organlarını kullananlar anayasa ve yasaları zorlayarak, toplumu kontrollü olarak germekten ve macera aramaktan vazgeçmelidir.
📌 Ekonomik olarak dar boğaza düşürülen insanımızın, açlıkla mücadele eden emeklinin, enflasyona ezdirilen ücretlinin, üretemeyen çiftçinin, işini sürdüremeyen sanayicinin, beslenemeyen çocuklarımızın ve en önemlisi de yabancı elçiliklerin önünde gelecek arayan gençlerimizin ihtiyacı "yeni anayasa" değil hukuk devleti ve ADİL YÖNETİMDİR.
EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR.
@RTErdogan@NumanKurtulmus@TBMMresmi@Akparti@herkesicinCHP@eczozgurozel@MHP_Bilgi@dbdevletbahceli@iyiparti@MDervisogluTR@zaferpartisi@umitozdag@GelecekPartiTR@devapartisi@YeniYolTBMM@rprefahpartisi@atapartimiz@atacizeybek@dogrupartiresmi@rifatserdaroglu@kutlupartiresmi@yusufhalacoglu@anahtarparti
Geçmiş olsun sayın @umitozdag
Şahsınızda Türk milliyetçiliğini sanık sandalyesine oturttular. Dinmeyen bir hırsla milliyetçilere ve Türk milletine düşmanlık edenlere karşı olan mücadelemizde bundan sonra daha da kararlı olmak zorundayız.
#ÜmitÖzdağ
“Terör, İdeoloji ve Tarih: PKK’nın Tarihi Araçsallaştırması” başlıklı doktora tezimin bölümlerinden biri “Lozan Barış Antlaşmasına İlişkin Tarihsel Propagandalar” idi. Bu husustaki detaylar için teze bakılabilir fakat gündemdeki bazı tartışmalara akademik katkı sağlamak açısından şu hususları paylaşmakta fayda var.
Doktora tezimin ilgili bölümünde ayrıntılı biçimde ele alındığı üzere, PKK’nın tarihsel propaganda pratiğinde Lozan Barış Antlaşması, ideolojik-politik olarak “yok edilmesi gereken düşman” olarak konumlandırılan ve örgütün tarihyazımında bilinçli bir biçimde "unutulan" bir olgudur. Bu durum, yalnızca bir tarih okuması değil; aynı zamanda PKK politikalarına yön veren “tarihsel bilinç inşası”nın bir tezahürüdür.
Terörist elebaşı Abdullah Öcalan’ın metinlerinde Lozan’a yönelik ilk doğrudan göndermeler, “Manifesto” ve “Zorun Rolü” başlıklı yayınlarında yer almaktadır. PKK terör örgütünün açıkça reddettiği Lozan Barış Antlaşması, 2000’li yıllara kadar A.Öcalan tarafından neredeyse hiç zikredilmemektedir.
Bu eğilim, 1998 yılında A. Öcalan’ın Roma’da bulunduğu sırada gazeteci Chris Kutschera’ya verdiği röportajla kırılır. Bu söyleşide Lozan’ı “hatırlayan” Öcalan, söz konusu antlaşmanın yalnızca Kürtleri değil, Ermeni, Süryani ve Yunan halklarını da "tasfiye ettiğini" öne sürer. Elebaşı, Lozan’ı bir tür “çoklu soykırım sürecinin” başlangıcı olarak lanse etmekte; bu tarihsel iddia üzerinden Avrupa’ya sözde ahlaki bir sorumluluk yüklemektedir.
Avrupa’nın Lozan dolayısıyla “ilk sorumluluğu taşıdığı”, kendisine sahip çıkmaması hâlinde “ikinci bir Lozan”ın yaşanacağı iddia eden Öcalan, bu yolla bireysel durumunu, sözde kolektif bir ulus trajedisine dönüştürmekte; böylelikle “lider” merkezli mağduriyet anlatısını evrensel bir “tarihsel suç” söylemiyle harmanlamaya çalışmaktadır. Basit bir ifadeyle, tarihsel olgu kötüye kullanılmakta, araçsallaştırılmaktadır.
2000 sonrası dönemde Öcalan’ın savunma metinlerinde Lozan, ideolojik kriminalizasyon sürecinin parçası olarak tezahür eder. Bu dönemde Lozan Barış Antlaşması, Öcalan tarafından hatırlansa dahi, olumsuz bir içerik yüklenerek ya da tehditlere temel teşkil edecek tarzda veyahut “tarihsel bir yanlış” olarak lanse edilmekte, Kürtlerin “yok edilme onayı” olarak tanımlanmaya devam edilmektedir. Elebaşı Öcalan’ın Bir Halkı Savunmak adlı metninde geçen şu ifade ile bu ifadeler somutlaştırılabilir: “Kürtlerle uzlaşma yerine savaş derinleşirse, Sevr ve Lozan arası bir durum beklenebilir…”
Bu cümle, Lozan’ı Sevr ile birlikte zikrederek adeta bir “ikili tarihsel travma” inşasına matuftur. Bir başka ifade ile PKK TÖ, Sevr ve Lozan’ı kurucu travmatik çerçeveye yerleştirerek hem tarihsel meşruiyet zemini hem de güncel siyasal talep gerekçesi üretme amacındadır. “Çözüm”ün reddi hâlinde “Türkiye’yi birçok cephede savaşların beklediğini” ima etmektedir.
Bu tartışma bağlamında, Laclau’nun kavramsallaştırdığı biçimiyle “boş gösteren” kavramına benzer biçimde, Lozan’ı örgütün siyasal amaçlarını yüklediği esnek ve çok-anlamlı bir simgeye dönüştürdüğünü söylemek de mümkündür. Propagandanın hedef kitleleri üzerinden düşünüldüğünde; (i) Uluslararası kamuoyuna hitap ederken; Lozan, Avrupa’nın Kürtleri “yok saydığı” bir suç belgesidir. (ii) Kendi kadro ve kitlesine hitap ederken; Lozan, “Kürtlerin yok sayıldığı tarihsel bir kırılmadır”. (iii) Türk kamuoyuna ve karar alıcılara yönelirken; Lozan, “çözümsüzlüğün başlangıç noktasıdır”. (iv) Kendi ideolojik gündemi açısından Lozan, demokratik konfederalizme karşı olan devletçi anlayışın temsilcisidir. Görüldüğü üzere, PKK nezdinde Lozan, şeytanlaştırılarak düşmanlaştırılmanın yanı sıra farklı anlamlarla doldurulan, esnek bir kavramsal araç olarak kurgulanan bir hedeftir.
Sonuç olarak tezimdeki şu cümleyle genel bir değerlendirme şablonu ortaya koymak mümkündür: “Lozan Barış Antlaşması, PKK ve bileşenlerinin niyetlerini değerlendirmek açısından kullanılabilecek bir sınama aracı mahiyetindedir.” Bir nevi “turnusol kağıdı” da denebilir.
Atatürk Kültür Merkezi sembol bir yapı, ülkenin en özel kültür sanat merkezlerinden biri.
Vaziyeti de öyle ifade edelim;
“Temizlen de gir mezara,
Toprak senden incinmesin !
Tabutuna sararlarsa,
Bayrak senden incinmesin!”
Her insana, tertemiz bir hikayeyle göçmek nasip olsun.
Türk devletlerinin idarecileri için otoriter rejimlerinin gücünün tahkimi diğer her husustan önceliklidir. Bu durum Türkiye için de geçerli.
Son anlaşmalar, Türkçülük davasının güçsüzlüğü veya haksızlığını değil, ülkelerimizdeki demokrasinin eksikliğini ve Türk devletlerinin iyi idare edilmediklerini ispatlıyor. Bu da içerdiği demokrasi talebi bakımından Türkçülük davasını daha da meşru kılar ve güçlendirir.
Hem kardeşlik hem de karşılıklı menfaatlerin temini açısından Türk dünyası ülküsünü savunmak, demokrasiyi ülkelerimizde hakim kılma mücadelesini de zorunlu kılıyor.
Demokrasinin sağlıklı işlediği bir düzende, Türk dünyası bütünleşmesi de aklın, şartların ve halkın menfaatlerinin gereği olarak kendiliğinden ilerleyecektir.
Bu yıl 20.sini düzenlediğimiz Geleneksel Büyük İftarımızda; soframızı paylaştık, bir ve beraber olarak kutlu bir iftar programı yaşadık.
| 15.03.2025 |
@ulkuder Bozkurt yürekli genç dimağlar bu akıl tutulmalarına geçit vermiyordu. O gün de dost az düşman çoktu.
Bugünler öyle çetindir ki, her nasıl ihtiyacınız olursa kabulünüz olsun, bir dost bir destekçiniz, neferiniz, abiniz kardeşiniz ülküdaşınız olarak yanınızdayım bozkurtlar! 🇹🇷
@ulkuder Ödüller dahi alan bu öğrenci kulüpleri, üniversitelerde gündemi belirliyorlardı. 2012 de Hocalı Soykırımı, 2014 de Kırım İşgali tek ses ifade edilerek kamuoyu oluşturuluyordu. O yıllarda da Ergenekon Balyoz Referandum süreçlerinin akabinde 2013 de İhanet Süreci sahne almıştı.+
Emperyalizmin uşağı kanlı terör örgütü PKK ve onun katil elebaşısı öcalan’dan medet ummak utanç vericidir!
Türk milleti büyüktür.Egemenliğine, milli-üniter yapısıyla devletine ve bu devletin yegane resmi dili Türkçe’ye sahip çıkacaktır!
Bugünkü sözde çağrıyla ilgili açıklama;