“Hasta olmayayım diye kendimi nasıl düşünüyorsam, hayvanımı da o kadar düşünmek zorundayım.” diyen 13 yaşındaki kocaman yürekli Alperen; Yozgat’ta yağan yağmurda kendi ıslanmaktan çekinmeden üzerindeki yağmurluğu eşeğine giydirdi.
Bazen merhamet, uzun cümlelerde değil; böyle sessiz ve içten davranışlarda kendini gösterir.
Bir çocuğun gösterdiği bu vicdan ve sorumluluk duygusu, hepimize güzel bir örnek olsun.
#MerhametKazanacak
Cuando escuchó a los bebés llorar…
trajo lo más valioso que tenía:
su propio cachorro. 🥺❤️
Algunos animales entienden el amor mejor que muchos humanos.
➕ İğne, iplik ve sabırla örülen bin yıllık bir sanat. Suzani işlemeciliği, Türk kültürünün renkli hazinelerinden biri.
Orta Asya steplerinden bugüne taşınan bu değerli miras, her işlemede atalarımızın hikayesini anlatır➕ İğne, iplik ve sabırla örülen bin yıllık bir sanat. Suzani işlemeciliği, Türk kültürünün renkli hazinelerinden biri.
Orta Asya steplerinden bugüne taşınan bu değerli miras, her işlemede atalarımızın hikayesini anlatır➕ İğne, iplik ve sabırla örülen bin yıllık bir sanat. Suzani işlemeciliği, Türk kültürünün renkli hazinelerinden biri.
Orta Asya steplerinden bugüne taşınan bu değerli miras, her işlemede atalarımızın hikayesini anlatır➕ İğne, iplik ve sabırla örülen bin yıllık bir sanat. Suzani işlemeciliği, Türk kültürünün renkli hazinelerinden biri.
Orta Asya steplerinden bugüne taşınan bu değerli miras, her işlemede atalarımızın hikayesini anlatır➕ İğne, iplik ve sabırla örülen bin yıllık bir sanat. Suzani işlemeciliği, Türk kültürünün renkli hazinelerinden biri.
Orta Asya steplerinden bugüne taşınan bu değerli miras, her işlemede atalarımızın hikayesini anlatır➕ İğne, iplik ve sabırla örülen bin yıllık bir sanat. Suzani işlemeciliği, Türk kültürünün renkli hazinelerinden biri.
Orta Asya steplerinden bugüne taşınan bu değerli miras, her işlemede atalarımızın hikayesini anlatır.
İzmir Bayraklı’daki Ticaret Borsası İlkokulu 3-C sınıfında yaşayan ve öğrencilerin de severek baktığı kedi Tombi, bir velinin şikayeti nedeniyle sınıftan ayrılmak zorunda kalmıştı. İzmir Milli Eğitim Müdürü Ömer Yahşi’nin talimatıyla sınıfa dönmesine izin çıkan Tombi, sınıfına ve öğrencilere kavuştu.
Yıllardır yapmaya çalıştıkları kedi düşmanlığı stadyumdaki bir kediye yenildi. Kedilerin bu ülkeye sağladığı katkının binde birini yapmayan insan müsveddeleri dün kediden tokatı yediler
Türk Turizmi ve Ekonomisinin Görünmeyen Gücü: KEDİLER
Dün gece milyonlarca insan UEFA finalini izledi.
Ama dünyanın hafızasında kalan görüntülerden biri yine İstanbul’un kedileri oldu.
Çünkü insanlar artık sadece stat, müze, otel görmeye gelmiyor.
Bir şehrin ruhunu görmek istiyor.
Ve kabul edelim…
İstanbul’un ruhunun en önemli parçalarından biri kediler.
Bugün Türkiye’nin en büyük gelir kaynaklarından biri turizm.
Bazılarının anlaması için işin ekonomik tarafını konuşmak gerekiyor maalesef...
O zaman açık konuşalım:
Bu ülkenin kedileri Türkiye’nin tanıtımına, marka değerine ve turizmine sanıldığından çok daha büyük katkı sağlıyor.
Dünyanın hiçbir reklam ajansı “İstanbul ruhu”nu bu kadar doğal anlatamazdı.
İnsanlar bu ülkeye biraz da bu yüzden hayran oluyor.
Çünkü burada hayat sadece insan merkezli değil.
Birlikte yaşam kültürü hala nefes alıyor.
Ve dünyanın ilgisini çeken şey tam olarak bu.
Kedilere dokunmayın.
Çünkü onlar sadece kedi değil…
Onlar bu ülkenin vicdanı olduğu kadar, isteseniz de istemeseniz de dünya markası haline gelmiş kültürel değeridir.
💥 Yapılan uluslararası değerlendirmelere göre Türkiye, kedilere en çok değer veren ve onlarla bir arada yaşama kültürünü en iyi koruyan ülke oldu. İstanbul'un mahalle kültüründen Anadolu'nun her köşesine yayılan bu merhamet geleneği, dünya çapında bir örnek olarak gösteriliyor. Sokaktaki dostuna bir kap mama, bir kap su bırakan; soğukta kapısını açan herkesin bu başarıda payı var. #kedi
Kocası, köpeği barınağa bırakırken onun tehlikeli olduğunu söyledi.
Ama sahibi geldiğinde, sonunda tüm gerçeği anladık.
Ben bir hayvan barınağında çalışıyorum.
Birkaç hafta önce bir adam, arkasından büyük bir Alman çoban köpeğini sürükleyerek içeri daldı. Tasması sonuna kadar gerilmişti.
Köpeğin adı Rex’ti.
İriydi.
Koyu kum rengi tüyleri vardı.
Yaklaşık beş yaşındaydı.
Kahverengi gözleri biraz donuktu.
Kalın tüylerinin uzun zamandır düzgünce bakılmadığı belliydi.
İlk fark ettiğim şey şuydu:
Adam elini her kaldırdığında Rex büzülüyordu.
Adam, daha kimse onu selamlamaya bile fırsat bulamadan söze girdi:
“Bu köpek tehlikeli. Dün gece beni ısırmaya çalıştı. Bitti artık. Ne yaparsanız yapın; gerekirse uyutun.”
Ama Rex saldırgan bir köpek gibi davranmıyordu.
Havlamıyordu.
Hırlamıyordu.
Dişlerini göstermiyordu.
Sadece dehşete kapılmış görünüyordu.
Adam evrakları tezgâhın üzerine itti.
Terk formunu öyle sert imzaladı ki neredeyse kâğıdı yırtacaktı.
Sonra arkasına bile bakmadan çıktı.
Otomatik kapılar daha tam kapanmadan Rex öyle şiddetli titremeye başladı ki bütün bedeni sarsılıyordu.
Isırma geçmişi olduğu söylendiği için onu izolasyon bölümündeki bir kafese aldık.
Bir köpek böyle bir dosyayla geldiğinde, çalışanlar arasında sessiz bir kabulleniş olur.
İşler kötü bitebilir.
“Agressif” yani saldırgan etiketi, daha kimse gerçekten soru sormadan köpeğin üzerine yapışır.
Ama Rex’te saldırganlığa dair hiçbir şey yoktu.
Kafesin en arka köşesine büzüldü.
Kuyruğu tamamen bacaklarının arasındaydı.
İki gün boyunca neredeyse hiçbir şey yemedi.
Önünden bir erkek geçtiğinde başını indiriyor, öyle şiddetli titriyordu ki metal su kabı zeminde tıkırdıyordu.
Gönüllülerimizden biri, kafesinin yanında neredeyse bir saat oturup onunla yumuşak bir sesle konuştu.
Tam o sırada kapı açıldı.
İçeri bir kadın girdi.
Üzerinde büyük, kapüşonlu bir sweatshirt vardı.
Gökyüzü gri olmasına rağmen güneş gözlüğü takıyordu.
Yavaş yürüyordu.
Sanki attığı her adım büyük bir çaba istiyordu.
Bitkin görünüyordu.
Yüzünün bir tarafında, makyajla yarı yarıya kapatılmış koyu mor bir morluk vardı.
Elleri öyle titriyordu ki tezgâha yaslanmakta bile zorlanıyordu.
Alçak bir sesle sordu:
“Rex hâlâ burada mı?”
Ona evet dedim.
Sonra dikkatlice, bize anlatılan ısırma olayını ve bunun ne anlama gelebileceğini açıkladım.
Yasal olarak tüm ihtimaller konusunda dürüst olmak zorundaydık.
“Uyutma” kelimesini söylediğim anda kadın çöktü.
Gürültülü bir şekilde değil.
Dramatik biçimde değil.
Sadece… tamamen.
Elini ağzına götürdü ve bir sandalyeye yığıldı.
Omuzları sessiz hıçkırıklarla sarsılıyordu.
Nefesini toplamaya çalışıyordu.
Sonunda konuştuğunda sesi fısıltıdan ibaretti:
“O kimseye saldırmadı.”
Oda sessizleşti.
“Kocam beni dövüyordu,” dedi gözyaşlarının arasında.
“Beni mutfakta yere fırlattı. Rex durmadan havlıyordu, aramıza girmeye çalışıyordu ama o devam etti. Sonra beni boğazımdan yakaladı…”
Birkaç saniye durmak zorunda kaldı.
Normal nefes almaya çalıştı.
“Rex onu kolundan ısırdı. Ben de bu sayede kaçabildim.”
Her şey bir anda yerine oturdu.
“Tehlikeli köpek.”
Korkusu.
Erkeklere verdiği tepki.
Rex bir tehdit olduğu için terk edilmemişti.
Cezalandırılmak için terk edilmişti.
Bir tasma aldım ve arka tarafa gittim.
Rex’in kafesini açıp adını söylediğimde, daha onu görmeden içinde bir şey değişti.
Başını kaldırdı.
Burun delikleri titredi.
Ve çoktan anlamıştı.
Derin, iç parçalayıcı bir ses çıkardı.
İnleme ile çağrı arasında bir ses.
Sonra tasmayı öyle güçlü çekti ki koridorda koşarken ona yetişmekte zorlandım.
Kadını gördüğü anda bütün bedeniyle ona yaslandı.
Başını kadının göğsüne gömdü.
Bir patisini dizlerinin üzerine koydu.
Sanki bir kez daha kaybolmasından korkuyordu.
Kadın yüzünü onun boynuna gömdü ve tüylerinin içinde ağladı.
Ekibimizden bazıları bile gözyaşlarını tutamadı.
Günün ilerleyen saatlerinde yöneticilerimizden biri, kadının başka bir şehirdeki kadın sığınma eviyle iletişime geçmesine yardım etti.
Güneş batarken kadın, alabildiği az sayıda eşyayı arabasına yüklemişti.
Rex bütün zaman boyunca onun yanından ayrılmadı.
Evrakları imzalarken.
Eşyalarını toplarken.
Bize teşekkür etmek için birkaç saniye durduğunda.
Kadın arabanın kapısını açınca Rex ilk önce içeri atladı.
Arka koltuğa yerleşti ve gözlerini ondan hiç ayırmadı.
Kadın direksiyonun başına otururken…
Motoru çalıştırırken…
Araba uzaklaşırken…
Sanki bu kez onu bir daha gözden kaybetmeye hiç niyeti yoktu.
Hiç çevrenizdeki birçok insandan daha sadık ve cesur bir hayvan tanıdınız mı?
Zayıfa el kaldıranlar, er ya da geç, karşılarına dikilmeye cesaret eden biriyle karşılaşır.
Rex’in doğru olanı yaptığını düşünüyorsanız bir ❤️ bırakın.
Ve bu hikâyeyi paylaşın; mümkün olduğunca çok kişi okusun.
#ALINTIVEŞİİRSEL
Bu akşam UEFA Avrupa Ligi finali İstanbul’da oynanacak. Freiburg mu kazanacak, Aston Villa mı kupayı kaldıracak göreceğiz.
Ama daha maç başlamadan dünyanın ilgisini çeken yine bir futbolcu değil, Beşiktaş Stadı’nın meşhur kedisi oldu.
Ve açık söyleyeyim… Bence bu çok şey anlatıyor. Anlayana...
Anlamayana da kimsenin şüphesi olmasın, anlayana kadar bıkmadan usanmadan anlatmaya devam edeceğiz.
Çünkü o kedi sıradan bir sokak kedisi değil. O statta yaşayan, taraftarın tanıdığı, maçları saha kenarından izleyen, stadın ruhuna dönüşmüş bir canlı.
Birçok ülkede böyle bir durumda hayvanı stattan çıkarmaya çalışırlar. Bizde ise insanlar onu sahiplenmiş.
Fotoğrafını çekmiş.
Sevmiş.
Kabullenmiş.
İstanbul’un olayı tam da bu zaten.
Bu şehir bazen kaotiktir, bazen yorucudur, bazen çılgındır… Ama içinde hala vicdan vardır. Dahası insanlık vardır ve henüz ölmememiştir.
Dünyanın en büyük futbol organizasyonlarından biri için gözler bu akşam İstanbul’da olacak. Ve milyonlarca insan farkında olmadan yine bizim kedilerimizi izleyecek.
Belki kupa unutulacak. Ama o saha kenarında sakince oturan kedi unutulmayacak.
Çünkü bu ülkenin gerçek reklamını milyonlar harcanan turizm filmleri değil, bedavaya kediler yapıyor.
Önemli Not: Yazıya konu olan kedi, gerçek bir Ankara Kedisi’dir.
Evet… Tüyleri beyaz değil. Gözleri mavi değil.
Ama olması da gerekmiyor.
Çünkü Ankara Kedisi bir renk kataloğu değil, bu coğrafyanın genetik hafızasıdır.
Konu tartışmaya açık değil. Sadece yıllardır yanlış anlatıldı, yanlış anlaşıldı...
Bıçaklayıp derisini yüzdüler, makatına yabancı cisim soktular ❗❗
Bu sevimli can sitenin maskotuymuş😢
Bu sadist karı koca, insan müsveddesi neden ceza almıyor?
Korkunç işkenceler ile öldüren bu iki kişi toplum içine salınamaz
İnsanlıktan çıkmışlar mutlaka cezalandırılmalı
@adalet_bakanlik@pervintuba@izmirvaliligi
Dövüldüğü için kafa travması geçiriyordu.Lütfen izleyin. Daha el kadar bebek dövülmüş. Kafasına ağır darbe almıştı. Onu ilk videodan çok iyi tanıyacaksınız. Tedavisini oldu.bebek gibi baktık. Acılarını unutturduk. Şimdi Patiliköyde misler gibi bakılıyor. #patiliköy yaşatır..
Binlerce beğeni ama soran isteyen ‘0’
Çiko aylardır sokakta. 3 yıl evde yaşadıktan sonra sokağa atıldı. Tek derdi sevgi ve sıcak bir yuva yeniden… bu sefer ömürlük olsun. Dünyanın en güzel kedisi. Sessiz sakin kısır hazır paket işte. Neden istemiyorsunuz bu güzelliği 😞
Kirpi sesleniyor 🦔
📌 Bahçenizde görürseniz bana süt vermeyin! Mama ve su verin.
📌 Böcek ilacı veya tuzak kullanmayın!
📌 Zararsızım ve bahçenize yardım ediyorum çünkü sebzelerinize saldıran böceklerle besleniyorum!
📌 Türüm yok oluyor...
Hayatta kalmama yardım edin!
Komşu başka bir şehre taşındı.
Ve köpeği koridorda, kapalı bir kapının önünde bıraktı.
Hayvan kapıya öyle bakıyordu ki… sanki kendisinin sonsuza kadar terk edildiğini henüz bilmiyordu.
Akşam 18.30’da eve döndüm.
On iki saatlik mesainin ardından.
3B numaralı dairenin kapısının önünde kahverengi bir labrador vardı.
Kapıya sakin ve sabırlı bir şekilde bakıyordu.
Hâlâ inananların bakışıyla.
Kapıyı çaldım.
Sessizlik.
Daire çoktan boşaltılmıştı.
Bunu bazen koridordan bile hemen anlarsınız.
Akşam dokuzda köpek hâlâ oradaydı.
On birde kapının eşiğine uzandı.
Kendini öyle sıkı sıkı toplamıştı ki, sanki mümkün olduğunca az yer kaplamak istiyordu.
Gece yarısı hafifçe inlemeye başladı.
Yüksek sesle değil.
Çaresizce de değil.
Sadece birkaç dakikada bir çıkan, kırık küçük sesler…
İnsanın içini ürperten türden.
Alt kattaki komşu, Pura Hanım, sabah beni koridorda buldu.
Ayakta durmuş, köpeğe bakıyordum.
Alçak sesle:
“Ev sahibi bütün gün eşyalarını topladı,” dedi.
“Köpek de peşinden ayrılmadı. Son ana kadar.”
Labradora uzun uzun baktı ve ekledi:
“Köpekler terk edildiklerini anlar. Ona bak.”
Baktım.
Korkmuş ya da saldırgan görünmüyordu.
Sadece kırılmıştı.
Sanki kendisine nedenini hiç açıklamamışlar da, hâlâ birinin gelip açıklamasını bekleyen bir insan gibiydi.
Nedenini bilmiyorum ama en kötüsü buydu.
Elli yaşındaydım.
Yalnız yaşıyordum.
Çok çalışıyordum.
Evin içinde sessizlik vardı.
O sessizliği duymamak için televizyonu açık bırakıyordum.
Hayvanım yoktu.
Bir hayvan sahiplenme planım da yoktu.
Kendime bunun bana göre olmadığını söylüyordum.
Bunu, o ayağa kalkmaya çalışana kadar söylemeye devam ettim.
Arka bacakları tutmadı.
Bir şekilde durdu ama zar zor.
Bir saniye sendeledi, sonra tekrar yere uzandı.
Gidip bir battaniye aldım.
Yanına yavaşça çömeldim.
Her türlü tepkiyi bekliyordum: korku, hırlama, geri çekilme…
Ama o sadece başını elime koydu.
Sakin ve ağır bir şekilde.
Sanki son gücüne kadar kendini tutmuş da, sonunda yaslanabileceği bir şey bulmuş gibiydi.
Bu, hırlamasından daha çok acıttı.
İlk üç gün neredeyse hiç yemedi, içmedi.
Bir köşede yatıyordu.
Burnu duvara dönüktü.
Uyumuyordu.
Sadece orada, bir noktaya bakarak duruyordu.
Veteriner onu muayene etti.
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra şöyle dedi:
“Kendi içine kapanıyor. İnsanını kaybetmiş ve nedenini anlayamıyor. Bu olur. Zorlayamayız. Sadece bekleyebiliriz.”
Evde artık onu hiçbir şeye ikna etmeye çalışmayı bıraktım.
Her akşam sadece yere, onun yanına oturuyor ve konuşuyordum.
Trafikten bahsediyordum.
Yorgunluktan.
Aklıma gelen herhangi bir şeyden.
Ona değil aslında.
Boşluğa konuşuyordum.
Sadece bir şey istemeyen bir ses duysun diye.
Beşinci gün, mama kabındaki suyun azaldığını fark ettim.
Uzun süre o su seviyesine baktım.
Öylece durup baktım.
Altıncı akşam yere oturdum.
Elimde bir parça pişmiş jambon vardı.
Hiçbir şey beklemiyordum.
Kanepenin arkasından yavaşça bir pati göründü.
Sonra bir tane daha.
Sonra burnu.
Tüyleri matlaşmıştı.
Kaburgaları belli oluyordu.
Gözlerinde insanın bakmaya dayanamayacağı kadar derin bir yorgunluk vardı.
Ama bana bakıyordu.
İlk kez…
Doğrudan bana.
İçimden geçip gitmeden, gerçekten bana.
İkimiz de uzun süre kıpırdamadık.
Sonra yavaşça, sanki buna kendisi de inanamıyormuş gibi, parmaklarımın arasındaki jambon parçasını aldı.
Başımı çevirmek zorunda kaldım.
Ondan sonrası yavaş ilerledi.
Ama gerçekti.
Önce sadece yanında durursam yemek yiyordu.
Sonra bir gün mutfağa kadar peşimden geldi.
Sanki hep böyleymiş gibi.
Ardından kapıda beni beklemeye başladı.
Ve bir akşam eve özellikle bitkin döndüğümde, kuyruğu oynadı.
Tereddütlü bir şekilde.
Sanki buna kendisi de şaşırmış gibiydi.
Onun bu şaşkınlığına güldüm.
Yaklaşık bir ay sonra, gece ayaklarımın üzerinde bir sıcaklık hissederek uyandım.
Yanımda yatıyordu.
Ağır patisini bileğimin üzerine koymuştu.
Sanki hâlâ orada olup olmadığımı kontrol ediyordu.
O gece ona bir isim verdim.
Bruno.
Sadece ona yakıştığı için.
Ağır, sağlam, sıcak bir isim.
Bir anda değişmedi.
Sokaktan geçen kamyonlar hâlâ bazen onu korkutuyor.
Bazen kapının önüne oturup uzun uzun bakıyor.
Sanki içindeki bir parça hâlâ başka bir kapıyı hatırlıyor.
Ama bu anlar giderek azalıyor.
Bugün Bruno kanepeye, sanki evin sahibiymiş gibi yayılıyor.
Pura Hanım ona gizlice oyuncaklar getiriyor; bunun tesadüf olduğunu söylermiş gibi yaparak.
Postacı her salı ona bisküvi veriyor.
Ve her akşam eve döndüğümde Bruno beni kapıda bekliyor.
Kuyruğunu öyle güçlü sallıyor ki, vücudunun bütün arka tarafı onunla birlikte hareket ediyor.
Pura Hanım onun tamamen değiştiğini söylüyor.
Ben ise her zaman dürüstçe cevap veriyorum:
“Ben de.”
Ben koridordan bir köpek sahiplendiğimi sanıyordum.
Ama aslında o, beni öyle sessizleşmiş bir hayattan çıkardı ki…
Ne kadar yalnız olduğumu fark bile etmez hâle gelmiştim.
Sizin de tam doğru zamanda hayatınıza girip her şeyi değiştiren biri oldu mu?
İnsan ya da hayvan fark etmez. ❤️
Alıntı