DÜNDEN BU GÜNE..
GÖZYAŞINDAN ÖFKEYE...
"Siyasette en zor şey, ilkelere sadık kalmaktır. Dün Kemal Kılıçdaroğlu'nun arkasından gözyaşı dökenlerin, bugün ona öfke ve kırgınlıkla bakıyor görünmesi, kamuoyunda doğal olarak 'samimiyet' ve 'tutarlılık' sorularını gündeme getiriyor.
Siyasette fikir değişebilir; ancak dün söylenenlerle bugün yapılanlar arasındaki büyük uçurum, seçmenin hafızasında her zaman yer eder."
"Siyasette görüş değiştirmek mümkündür; fakat dün alkışlayıp bugün suçlarcasına bakmak, insanlara ister istemez şu soruyu sorduruyor: Sorun gerçekten ilkelerde mi, yoksa koltuk hesaplarında mı? Çünkü siyaset değişebilir ama arşivler değişmez."
Haluk Cangökçe
"Bir kişinin 79 yaşında olması, akademisyen olması veya toplumda tanınması onu hukukun üstüne çıkarmaz. Dosyayı görmeden, delilleri bilmeden 'delilsiz ve mesnetsiz' diye hüküm vermek de en az eleştirdiğiniz şeyi yapmak demektir. Eğer yargı kararlarını mahkemeler yerine sosyal medya paylaşımları verecekse, o zaman hukuk devletinden söz etmenin de bir anlamı kalmaz."
Birileri şu arkadaşa, Ankara'nın hâlâ teneke çatılı gecekondularla dolu bir şehir olmadığını anlatsın.
1970'lerin, 1980'lerin Türkiye'sinde yaşamaya devam edenler için kötü bir haberim var: Ankara'nın büyük bölümü yıllar önce kentsel dönüşüm süreçlerinden geçti. Başkenti hâlâ "gecekondu şehri" gibi göstermeye çalışmak, ya Ankara'yı hiç görmemiş olmanın ya da siyasi propaganda uğruna gerçeği eğip bükmenin sonucudur.
Eleştiri yapacaksanız gerçeklerle yapın. Hayalinizdeki Ankara'yı değil, bugünkü Ankara'yı konuşun. Aksi hâlde, ortaya analiz değil, nostaljiyle karışık siyasi slogan çıkıyor.
Bir ülkeyi eleştirmek başka şeydir; kendi siyasi öfkenizi beslemek için gerçekleri çarpıtmak başka şeydir.
**"Madem 'daha ne olması lazım' diye soruyorsun, aynı soruyu ben de sana sorayım: Yapılan yolları, köprüleri, tünelleri, şehir hastanelerini, savunma sanayisindeki gelişmeleri, yerli İHA-SİHA'ları, doğal gaz keşiflerini ve altyapı yatırımlarını görmezden gelmek için daha ne olması gerekiyor? Ekonomide sorunlar elbette var ve bunlar eleştirilebilir. Ama sadece olumsuzlukları sıralayıp yapılan hiçbir işi yok saymak objektif değerlendirme değil, siyasi tercihtir. Seçmen de tercihini tek bir başlığa değil, bütün tabloya bakarak yapar."
TARİH GÜÇ VE TÜRKİYE'NİN BUGÜNKÜ KONUMU...
Hiç abartmıyorum.
Hamaset yapmıyorum.
Kimseye yağcılık yapmak gibi bir niyetim de yok. Recep Tayyip Erdoğan dahil, hiçbir siyasetçiyi memnun etmek için bu satırları yazmıyorum.
Sadece gördüğüm tabloyu, kendi değerlendirmemi ve kanaatimi ifade ediyorum.
Bana göre Türkiye, uzun asırlar sonra yeniden bölgesinde ve dünyada ağırlığı hissedilen bir devlet hâline gelmiştir.
Osmanlı Devleti'nin en ihtişamlı dönemlerinden sonra geçen yüzyıllarda savaşlar, toprak kayıpları, ekonomik sıkıntılar ve dış müdahalelerle mücadele eden bu millet, bugün savunma sanayiinden enerjiye, diplomasiden ulaştırma projelerine kadar birçok alanda kendi iradesini daha güçlü ortaya koyabilmektedir.
Eskiden başkalarının ürettiğini almak zorunda kalan Türkiye, bugün kendi SİHA'sını, savaş gemisini, eğitim uçağını, füzesini ve yerli teknolojilerini geliştiren bir ülke konumuna gelmiştir. Uluslararası krizlerde masada söz sahibi olan, birçok ülkenin dikkatle takip ettiği bir aktör hâline gelmiştir.
Elbette eksiklerimiz vardır. Ekonomide çözülmesi gereken sorunlarımız da vardır. Hiçbir ülke kusursuz değildir. Ancak bir devletin gücü yalnızca ekonomik verilerle ölçülmez; savunma kabiliyeti, diplomatik etkinliği, teknolojik üretimi ve bağımsız karar alabilme kapasitesi de bu gücün önemli parçalarıdır.
Benim kanaatim şudur:
Türkiye, tarihinin yeniden yükselişe geçtiği önemli bir dönemi yaşamaktadır. Bu başarı sadece bir kişinin değil; mühendisinden askerine, işçisinden akademisyenine, çiftçisinden girişimcisine kadar bu milletin ortak emeğinin ürünüdür.
Farklı siyasi görüşlere sahip olabiliriz. Yapılanları eleştirebiliriz. Ancak ülkemizin elde ettiği kazanımları görmezden gelmek de objektif bir yaklaşım değildir.
Güçlü bir Türkiye, yalnızca bugünün değil; çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceği için de en büyük güvencedir.
Devletler yükselir, geriler ve yeniden yükselir. Önemli olan, bu yükselişi kalıcı hâle getirecek birlik, üretim ve özgüveni koruyabilmektir.
Türkiye'nin geleceği, geçmişinden aldığı güçle ve milletinin azmiyle şekillenmeye devam edecektir..
HAMİŞ:
CHP'li arkadaşlar, yazımdan rahatsız mı oldunuz?
Öyleyse sloganlarla değil, somut örneklerle konuşalım.
Cumhuriyet tarihi boyunca CHP'nin Türkiye'ye kazandırdığı, bugün hâlâ milletin hayatına doğrudan katkı sağlayan kalıcı bir eseri söyler misiniz?
Lütfen "engel olundu", "yaptırılmadı" gibi gerekçeler yerine, adı, yeri ve ortaya koyduğu hizmetiyle somut bir örnek verin.
Fikirler tartışılır, görüşler farklı olabilir. Ama iddialar da somut eserlerle desteklenirse daha anlamlı olur.
Haluk Cangökçe
"Diploma iptali ile rezerv alan kapsamında yürütülen kamulaştırma ve tapu işlemlerini aynı kefeye koymak, tamamen algı oluşturmaya yönelik bir söylemdir. Biri bireysel bir eğitim belgesine ilişkin hukuki süreçtir; diğeri ise kanunlarla düzenlenen imar, kamulaştırma ve mülkiyet işlemleridir. Her iki konuda da yargı yolu açıktır. Gerçekleri çarpıtarak insanlarda 'yarın herkesin tapusuna el konulacak' korkusu oluşturmak, hukuk tartışması değil, korku siyaseti yapmaktır. Eleştiri yapılacaksa belgelerle, mahkeme kararlarıyla ve somut bilgilerle yapılsın; varsayımlar üzerinden değil.
"Diploma ile tapuyu aynı cümleye koyup milleti korkutmaya çalışmak, hukuk konuşmak değil algı üretmektir. Hukuk devletinde her işlem yargı denetimine tabidir. Senaryo yazmak yerine belge konuşun."
Bu kadar büyük iddiaları tek bir cümleyle ortaya atmak kolay da, bunları somut delillerle desteklemek zor olan kısmı.
"İktidarla muhalefet anlaşmış" demek, "demokrasi tiyatro" demek, seçimlere katılan milyonlarca insanın iradesini de yok saymaktır. Beğenmeyebilirsiniz, eleştirebilirsiniz; ama varsayımlar üzerinden herkesi aynı torbaya koymak gerçeği değiştirmez.
Siyaset sadece sloganla değil, belgeyle, delille ve akılla yapılır. Elinizde ispat varsa ortaya koyarsınız; yoksa "bilmiyoruz ama kesin öyledir" mantığıyla yapılan yorumlar sadece komplo üretir.
Demokrasi kusursuz değildir; ancak hoşumuza gitmeyen her sonucu "herkes anlaşmış" diye açıklamaya çalışmak da sağlıklı bir değerlendirme değildir. Gerçekler öfkeyle değil, somut verilerle konuşur.
Ankara'yı yıllardır görmeyenler belli ki hâlâ 1980'lerin haritasıyla konuşuyor.
"Ankara'da gecekonduların önü setlerle kapatıldı" diye algı yapanlara küçük bir hatırlatma:
Ankara'nın büyük bölümünde gecekondu dönemi çoktan geride kaldı. Yıllardır yürütülen kentsel dönüşüm projeleriyle binlerce gecekondu kaldırıldı; yerlerine modern konutlar ve yaşam alanları yapıldı.
Siyaset uğruna Ankara'yı hâlâ "gecekondu şehri" gibi göstermeye çalışmak, başkente haksızlıktır. Eleştiri yapılacaksa gerçekler üzerinden yapılsın; yıllar önceki görüntülerle ya da birkaç nokta üzerinden koskoca Ankara'yı karalamaya çalışmak doğru değildir.
SAMANI GIDA YAPMAYIN...
Bu, büyük olasılıkla parmak arası (terlik/sandalet) için silikon ayak tabanı desteği veya ön ayak (metatars) yastığıdır.
Özellikleri:
Pembe şeffaf silikon kısmı ayağın ön bölümünü yumuşatarak basıncı azaltır.
Siyah tırtıklı yüzey ayağın kaymasını önler.
Ortadaki delik, parmak arası terlik veya sandaletin kayışının geçmesi için tasarlanmıştır.
Bu ürün genellikle:
Uzun süre ayakta kalırken ayağın ön kısmındaki ağrıyı azaltmak,
Parmak arası terlik veya topuklu sandalet içinde ayağın öne kaymasını önlemek,
Daha konforlu yürüyüş sağlamak amacıyla kullanılır.
Kısacası, bu bir **silikon parmak arası terlik/sandalet taban pedi (ön ayak destek pedi)**dir.
SİYASETTE ÖLÇÜ YAŞ DEĞİL, VİZYON TECRÜBE VE ORTAYA KONULAN İCRAATLARDIR...
Bir tarafta, yıllardır uluslararası zirvelerde ülkesini temsil eden, devlet yönetiminde uzun bir tecrübeye sahip olduğu savunulan 72 yaşındaki Cumhurbaşkanı Erdoğan'a "yaşlı" diyenler var.
Diğer tarafta ise, "Ne kadar yol açarsanız trafik o kadar çok sıkışır." sözüyle tartışma yaratan 71 yaşındaki Mansur Yavaş'tan büyük beklenti içine girenler...
Eğer yaş eleştirilecekse, aynı ölçü herkese uygulanmalıdır. Yok mesele yaş değilse, o zaman tartışmayı kişilerin doğum tarihleri üzerinden değil; ortaya koydukları yönetim anlayışı, projeleri ve performansı üzerinden yapmak daha tutarlı olur.
Çifte standartla yapılan eleştiriler, objektif değerlendirme olmaktan çıkar; sadece siyasi tercihlerin yansıması hâline gelir. Tutarlılık, siyasette de en az eleştiri kadar önemlidir.
GERÇEKLERİ GÖRMEK İSTEMEYENLERE...
"Bu Kadar Delil Yetmiyorsa, Söylenecek Söz Kalmamıştır!"
Bu kadar iddianame, bu kadar tanık, bu kadar şahit, bu kadar görüntülü delil, bu kadar belge ve bu kadar itirafçı ortaya çıkmışken; hâlâ "ortada hiçbir şey yok" demek, gerçeği aramak değil, körü körüne tarafgirlik yapmaktır.
Kararı elbette mahkemeler verecektir. Ancak ortada bu kadar ciddi iddia, ifade ve delil varken her şeyi peşinen yok saymak ne mantıklıdır ne de sağduyuyla açıklanabilir.
Buna rağmen hiçbir şey olmamış gibi davranıp "Ekrem İmamoğlu Türkiye'nin gururudur" sloganları atmak, olaylara objektif bakmaktan tamamen uzaklaşmaktır.
Ben insanlara görüşümü anlatmaya, delilleri hatırlatmaya çalışmaktan gerçekten yoruldum. Farklı düşünebiliriz; ancak gerçekleri tartışmak yerine sloganlarla hareket etmeyi tercih edenlerden bir ricam var:
Lütfen arkadaş listemde kalmak konusunda ısrarcı olmayın. Çünkü ben sloganlarla değil, akıl ve mantıkla konuşmayı tercih ediyorum.
Haluk Cangökçe
DANDİNİ DANDİNİ DASTANA..
Bize yıllarca tarih diye, sorgulanmaması gereken masallar anlattılar.
Anlatılanları ezberledik, tekrar ettik, ama dönüp de “Gerçekten öyle mi?” diye sormayı pek akıl etmedik.
Bir nesil, anlatılan her şeyi mutlak doğru kabul etti.
Sorgulayanı susturdular, araştıranı küçümsediler.
Oysa tarih; ezberlenecek değil, araştırılacak bir alandır.
Gerçekler, sloganlarla değil; belgelerle ortaya çıkar.
Biz ise çocukluğumuzdan beri ninnilerle büyütülen bir millet olduk:
“Dandini dandini dastana,
Danalar girsin bostana,
Kov bostancı danayı,
Yemesin lahanayı…”
Belki de mesele tam olarak buydu…
Düşünmek yerine ezberlememiz,
sorgulamak yerine inanmamız,
araştırmak yerine anlatılanla yetinmemiz istendi.
Çünkü sorgulayan insanı yönetmek zordur;
ama ezberleyen insanı yönlendirmek kolaydır.
Tarih, kutsal bir masal kitabı değil; sorular sorularak öğrenilen bir hakikat arayışıdır.
“Bize yıllarca ezber öğrettiler, sorgulamayı değil. Anlatılan her şeyi doğru kabul etmemiz istendi. Oysa tarih; alkışlanacak bir masal değil, araştırılacak bir gerçektir. Soru soranın kötü, sorgulayanın hain ilan edildiği yerde hakikate ulaşılmaz. İnsan bazen dönüp geçmişe bakıyor ve düşünüyor: Acaba bize anlatılanların ne kadarı gerçek, ne kadarı efsaneydi?”
VE BİR HİKÂYE..
DANDİNİ DANDİNİ DASTANA….
Akşam olmuştu.
Dedesi, eski ahşap sandalyede oturmuş, torunu da dizine başını koymuştu. Televizyonun sesi kısıktı. Dışarıda hafif bir rüzgâr esiyordu.
Torun sordu:
— Dede, sen okulda tarihi çok sever miydin?
Yaşlı adam gülümsedi.
— Severdim evlat… Ama bize tarihi sevdirmekten çok ezberletirlerdi.
— Nasıl yani?
— Öğretmen anlatırdı, biz yazardık. Kitapta ne varsa doğru kabul ederdik. Kimse “Neden?”, “Nasıl?”, “Gerçekten öyle mi?” diye sormazdı.
Torun şaşırdı.
— Hiç mi sorgulamazdınız?
— Sorgulayanı sevmezlerdi evlat. O zamanlar bize düşünmekten çok inanmak öğretilirdi.
Bir süre sustu. Sonra gözlerini uzaklara dikti.
— Bilir misin, çocukken annem bana bir ninni söylerdi…
Ve hafifçe mırıldandı:
“Dandini dandini dastana,
Danalar girsin bostana,
Kov bostancı danayı,
Yemesin lahanayı…”
Torun gülmeye başladı.
— Ne güzelmiş!
Yaşlı adam başını salladı.
— Güzel tabii… Ama bazen düşünüyorum da; galiba sadece çocukken değil, büyüyünce de aynı ninniyi dinlemeye devam ettik.
— Nasıl yani dede?
— Bize anlatılanları dinledik. Alkışladık. Ezberledik. Ama pek azımız dönüp de “Acaba?” dedi.
Torun merakla sordu:
— Peki sonra ne oldu?
Yaşlı adam derin bir nefes aldı.
— Sonra anladım ki hakikat, hazır paket halinde önüne konulan şey değilmiş. İnsan bazen yıllarca doğru bildiği şeyleri yeniden araştırmak zorunda kalıyormuş.
Torun başını kaldırıp dedesine baktı.
— Yani herkes yanılabilir mi?
— Elbette evlat. İnsan da yanılır, kitap da yanılır, anlatan da yanılır. Onun için aklı kullanmak gerekir.
Yaşlı adam ayağa kalktı, pencereye yöneldi.
— Bana sorarsan tarihin en önemli dersi şudur:
İnsan duyduğuna hemen inanmasın… Araştırsın, düşünsün, sorgulasın. Çünkü hakikatten korkanlar ezber ister; hakikati arayanlar ise soru sorar.
Haluk Cangökçe
24.06.2026
CHP'NİN ARPALIKLARI "KİT" LER..
ŞEKER FABRİKALARI GERÇEĞİ...
Eskiden KİT'ler (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) vardı. Bunlar adeta siyasi partilerin arpalığına dönüşmüştü. İktidara gelen her parti kendi kadrolarını buralara doldurur, bir kişinin yapacağı işi yirmi kişiye yaptırırdı. Gerçekte çalışan bir kişi olur, geri kalanlar maaş almakla yetinirdi.
Verimsizlik had safhadaydı. Bir liralık iş yüz liraya mal edilir, zarar eden kurumların faturası ise milletin sırtına yüklenirdi. Devletin kasasından çıkan para, vatandaşın cebinden çıkan para demekti.
Bugün geçmişe dönüp "Her şey satıldı" diye slogan atanların, önce o dönemin nasıl bir israf ve verimsizlik düzeni olduğunu hatırlaması gerekir. Asıl soru şudur: Devlet, milletin vergileriyle zarar üreten kurumları sonsuza kadar finanse etmek için mi vardır; yoksa vatandaşına daha kaliteli hizmet sunmak için mi?
KİT'lerin tamamı kusursuz değildi, özelleştirmelerin tamamı da kusursuz değildir. Ancak geçmişteki siyasi kadrolaşmayı, verimsizliği ve zarar düzenini görmezden gelip sadece sloganlarla konuşmak da gerçeği yansıtmaz. Önemli olan, devletin kaynaklarının milletin yararına en verimli şekilde kullanılmasıdır.
CHP'li tosunlar sürekli "AK Parti şeker fabrikalarını sattı" diyerek siyaset yaptıklarını sanıyorlar. Peki meselenin arka planını da anlatıyorlar mı? Elbette hayır.
Eskiden birçok KİT (Kamu İktisadi Teşebbüsü) siyasi partilerin adeta arpalığı haline gelmişti. İktidara gelen kendi adamlarını dolduruyor, bir kişinin yapacağı işi yirmi kişi yapıyordu. Gerçekte çalışan birkaç kişi olurken, geri kalanlar maaş almaya devam ediyordu.
Sonuç neydi?
Verimsizlik, zarar ve israf...
Bir liralık iş yüz liraya mal oluyor, oluşan zarar ise milletin vergileriyle kapatılıyordu. Yani vatandaşın cebinden çıkan para, siyasi kadrolaşmanın faturası olarak geri dönüyordu.
Şeker fabrikalarının önemli bir kısmı da yıllarca bu anlayışla yönetildi. AK Parti döneminde yapılan özelleştirmelerin temel gerekçelerinden biri de zarar eden, verimsiz çalışan işletmeleri ekonomiye kazandırmaktı.
Bugün özelleştirilen fabrikalar üretim yapmaya devam ediyor, çalışan istihdam ediyor, yatırım yapıyor ve devlete vergi ödüyor. Eskiden zararları bütçeden karşılanan işletmeler, şimdi vergi veren işletmelere dönüşmüş durumda.
Elbette özelleştirmelerin nasıl yapıldığı, hangi şartlarda yapıldığı tartışılabilir. Ancak "AK Parti şeker fabrikalarını sattı" deyip konuyu tek cümleye indirgemek, gerçeğin tamamını anlatmak değildir.
Önemli olan slogan atmak değil, şu soruya cevap vermektir:
Milletin vergileriyle sürekli zarar eden işletmeleri ayakta tutmak mı daha doğru, yoksa üretmeye, yatırım yapmaya ve vergi vermeye devam eden işletmeler oluşturmak mı?
İşte asıl tartışılması gereken konu budur. Siyaset sloganlarla değil, rakamlarla ve gerçeklerle yapılır.
Haluk Cangökçe