Wer kritische Medien wirtschaftlich ausschaltet, beschränkt nicht nur Eigentumsrechte, sondern auch die demokratische Öffentlichkeit.
+
Wenn ein Unternehmen willkürlich übernommen wird, breitet sich der wirtschaftliche Schaden weit über die unmittelbar Betroffenen hinaus aus.
🔻
#GegenDieEnteignungen
ALLAH KİMİN CENNETE KİMİN CEHENNEME GİDECEĞİNİ BİLİYORSA NEDEN BİZİ İMTİHAN EDİYOR?
“Allah bizim cennete veya cehenneme gideceğimizi biliyor. Öyleyse bizi neden imtihan ediyor?” sorusu, ilk bakışta oldukça güçlü görünen ve insan zihnini derinden meşgul eden bir sorudur. Çünkü gerçekten de Allah'ın ezelî ilmiyle bütün olacakları bildiği kabul edildiğinde, insanın tercihleri ve imtihanın anlamı konusunda bazı sorular ortaya çıkmaktadır. Ancak bu sorunun cevabını verebilmek için öncelikle iki hususu birbirinden ayırmak gerekir: Allah'ın bilmesi ve insanın tercih etmesi.
Allah'ın bilmesi insanı zorlamaz: Allah'ın her şeyi bilmesi, İslâm inancının temel esaslarından biridir. O, geçmişi, geleceği ve bizim henüz yapmadığımız tercihleri de bilir. Ancak Allah'ın bir şeyi bilmesi, o şeyi insana zorla yaptırması anlamına gelmez.
İmam Mâtürîdî, insanın fiillerinde gerçek anlamda bir tercih ve irade sahibi olduğunu özellikle vurgular. Ona göre insan, yaptığı fiillerden sorumludur; çünkü Allah ona seçme gücü vermiştir. Eğer insanın iradesi olmasaydı, emir ve yasakların, sevap ve cezanın hiçbir anlamı kalmazdı.
Mâtürîdî'nin yaklaşımına göre Allah'ın önceden bilmesi, insanın fiiline sebep olan bir zorlama değil, insanın neyi tercih edeceğine dair ezelî bir bilgidir. Allah, insanın tercih edeceği şeyi bilir; fakat o tercihi yapan yine insanın kendisidir.
Bunu günlük hayattan bir örnekle açıklayabiliriz. Bir öğretmen, öğrencisini yıllarca tanıdığı için onun ders çalışmayacağını ve sınavda başarısız olacağını önceden kesin olarak bilebilir. Ancak öğretmenin bu bilgisi öğrenciyi başarısız olmaya zorlamaz. Öğrenci kendi tercihiyle çalışmadığı için başarısız olur.
Allah'ın bilgisi elbette insan bilgisinden farklıdır; O yanılmaz ve eksik bilmez. Fakat temel ilke aynıdır: Bilmek, zorlamak değildir.
Bilgi, bilinene tâbidir: Bediüzzaman Said Nursî, kader meselesini açıklarken özellikle şu temel prensibe dikkat çeker: “İlim, malûma tâbidir.” Yani Allah'ın ezelî bilgisi, bizim ne yapacağımızı bildiği için bizi o fiile yöneltmez; aksine biz o fiili kendi irademizle yapacağımız için Allah ezelî ilmiyle onu bilir.
Bediüzzaman bunu şu şekilde açıklar: Bir kimsenin güneşin yarın doğacağını bilmesi, güneşi doğmaya mecbur bırakmadığı gibi; Allah'ın insanın hangi tercihi yapacağını bilmesi de insanı o tercihe zorlamaz. Dolayısıyla kader, insanın iradesini ortadan kaldıran bir yazgı değil; Allah'ın insanın bütün tercihlerini kuşatan ezelî ilmidir.
İmtihan, Allah'ın öğrenmesi için değil insanın kendini ortaya koyması içindir
Burada önemli bir noktayı daha görmek gerekir: Allah insanları imtihan ederek bilmediği bir şeyi öğrenmez. Çünkü Allah'ın ilmi ezelîdir ve her şeyi kuşatır. İmtihanın amacı, Allah'ın bilgisine yeni bir bilgi eklemek değil; insanın kendi tercihlerini fiilen ortaya koymasıdır.
Gazzâlî de bu noktaya dikkat çeker. Ona göre Allah'ın gelecekte olacak şeyleri bilmesi, insanın iradesini ortadan kaldırmaz. Çünkü Allah'ın bilgisi, zaman içinde oluşan bizim bilgimiz gibi değildir. Biz bir şeyi gerçekleştiği için biliriz; Allah ise zamanla kayıtlı olmadığı için olacak şeyi ezelî ilmiyle bilir. Dolayısıyla Allah'ın bilmesi ile insanın seçmesi arasında bir çelişki yoktur.
Yaratılmasaydık itiraz kapısı açık kalırdı: Meselenin bir başka yönü de şudur: Eğer Allah insanı yaratmasaydı, insan şöyle bir itirazda bulunabilirdi: “Rabbimiz! Bize fırsat verseydin, peygamberler gönderseydin, dünyaya gelip tercih yapma imkânımız olsaydı, biz doğru yolu seçerdik.”
İşte dünya hayatı bu ihtimali ortadan kaldırmaktadır. İnsan, kendisine verilen ömür içinde kendi tercihlerini ortaya koymakta ve ahirette verilecek hükmün adaletini bizzat yaşamaktadır. Nitekim Kur'ân, bu gerçeğe şöyle işaret eder: “Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsrâ 17/15). Yani Allah, kullarına delil ortaya koymadan ve onlara tercih imkânı vermeden hüküm vermez.
İmtihan olmasaydı ahlâkî değerlerin anlamı kalmazdı. Dünya hayatının bir diğer hikmeti de insanın olgunlaşmasıdır. Sabır, şükür, merhamet, fedakârlık, affetme, adalet ve ihsan gibi değerler ancak tercihlerin mümkün olduğu bir ortamda anlam kazanır. Eğer insan kötülüğü tercih etme imkânına sahip olmasaydı, iyiliğin bir değeri olmazdı. Meleklerin ibadeti ile insanın ibadeti arasındaki fark da burada ortaya çıkar. İnsan, nefis ve arzularına rağmen Allah'a yöneldiği için bu kulluğun ayrı bir anlamı vardır. Bediüzzaman'ın ifadesiyle insanın önüne konulan imtihan, onun kabiliyetlerini geliştiren ve ebedî saadete hazırlayan bir süreçtir.
Sonuç itibariyle Yüce Allah'ın kimin cennete veya cehenneme gideceğini bilmesi, insanı mecbur bırakmaz. Çünkü Allah'ın bilgisi insanın iradesine değil, insanın iradesiyle yapacağı tercihlere bağlıdır. İmam Mâtürîdî'nin insan iradesini merkeze alan yaklaşımı, Gazzâlî'nin Allah'ın ezelî bilgisiyle insan sorumluluğunu bağdaştıran açıklaması ve Bediüzzaman'ın “ilim malûma tâbidir” prensibi aynı noktada birleşmektedir: Allah bilir; fakat kul seçer. Allah'ın ezelî bilgisi kaderdir, insanın tercihi ise sorumluluğunun temelidir. Bu sebeple insan, “Allah biliyordu, ben ne yapabilirdim?” diyemez. Çünkü Allah'ın bilmesi, insanın tercihlerini iptal etmez; aksine insanın kendi iradesiyle yapacağı tercihi kuşatan mutlak bir bilgidir.
Kusura bakmayın, küçük bir sitemimi paylaşmak istiyorum.
Ateist platformlarda ortaya atılan iddialara, çoğu zaman akıl ve mantık açısından ciddi problemler taşıyan şüphelere baktığımda,
bunların binlerce, hatta on binlerce defa paylaşıldığını görüyorum.
Bu tür sorulara cevap hazırlamak için bazen saatlerce araştırıyor, düşünüyor ve emek harcıyoruz.
Maksadımız ne takipçi kazanmak ne de bir görünürlük elde etmek.
Asıl arzumuz, insanların zihnindeki soru işaretlerine doğru ve sağlıklı cevapların ulaşmasıdır.
Fakat bu konuda hepimize düşen bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.
Din sadece birkaç kişinin meselesi değildir.
Hakikatin anlaşılması için ortaya konulan faydalı çalışmaları desteklemek, paylaşmak ve daha fazla insana ulaştırmak hepimizin katkısıyla mümkündür.
Bir yazıyı paylaşmak bazen birkaç saniye sürer,
fakat o yazının hazırlanması saatler süren bir emeğin sonucudur.
Belki de "Benim paylaşmamdan ne olur?" dememek gerekir.
Çünkü bazen bir paylaşım, hiç tanımadığımız bir insanın zihnindeki bir soruya cevap olabilir.
Hakan Şükür’ü veya siyasi tercihlerini savunmuyorum. Ancak gerçekleri de siyasi ihtiyaçlara göre yeniden yazamayız. Kendisi 51 golle A Millî Takım tarihinin en golcü futbolcusu ve Dünya Kupası tarihinin en erken golünü atan oyuncudur. Türkiye’de hakkında kullanılan hukuki ve siyasi nitelemeler, yurt dışında aynı şekilde kabul edilmiyor. Dünya Kupası’yla ilgili bir şarkıda Türkiye’nin futbol tarihine gönderme yapılırken adının anılması bu nedenle şaşırtıcı değildir. Bunu “skandal” başlığıyla sunmak habercilikten çok, okuyucunun millî ve siyasi duygularını harekete geçirmeyi amaçlayan popülist bir tavırdır.
🇦🇷 Arjantin - Maradona
🇧🇷 Brezilya - Pelé
🇫🇷 France - Zidane
🇩🇪 Germany - Beckenbauer
🇮🇹 İtalya - Maldini
🇵🇹 Portekiz - Ronaldo
🇹🇷 Türkiye - “Uzun boylu santrafor”
🚨DÜNYA SAHNESİNDE BİR TÜRKİYE
EFSANESİ: KİM OLACAK DERKEN BÜYÜK Bİ
SKANDAL OLUŞTU 🚨
Dünya Kupası 2026 için hazırlanan ve tüm
yeryüzünü sallayan efsaneler videosunda gurur dolu anlar! Zidane, Cristiano Ronaldo, Zlatan Ibrahimovic ve Andres Iniesta gibi dünya futbolunun zirve isimlerinin sayıldığı listede; Türkiye tarihinin en golcü ismi,
Hakan Şükür de yer aldı! o
Lobiler, algılar ne olursa olsun; dünya futbolunun zirvesi, ABD editörlerinin hazırladığı bu video gündemi sarsmış vaziyette
"BABAMIN ÇOK VAKTİ KALMADI, TAHLİYE İÇİN ÖLMESİNİ BEKLİYORLAR"
Bir yıldır Tekirdağ'da tutuklu olan köfteci Abdullah Tırpan amcanın kızı:
"Babamın artık çok vakti kalmadı. Bunu görüşlerde görünce hissediyoruz. İki hafta önce 3 Şubat'ta açık görüşümüz vardı. Hali çok kötüydü. Konuşmaya mecali yoktu. Herhalde ölene kadar babamı orada tutulacaklar. Çıkartmıyorlar. Çok zayıflamıştı. Bu hafta daha da çökmüştü. Elleri kemikti sadece. Çok kötüydü. Cezaevinin yemeklerini yiyemiyor, 'İçim almıyor' diyor. Midesinde sıkınlar var.
Geçen hafta, 12 Şubat'ta bir anda dili dönmemiş, hiçbir şekilde konuşamamış. Koğuştakiler hemen butona basmış. Ne olduğunu ayrıntılı bir şekilde kağıda yazmışlar. Revir doktoru ambulans çağırmış. Şekerine, tansiyonuna bakmışlar. Her şey normal ama dili dönmüyor, dili ağzının içinde büyümüş. Konuşturmaya çalışmışlar. Biraz konuşunca koğuşa geri göndermişler. Bu hafta nörolojiye götürecekler babamı.
Birkaç ay önce bilincini kaybedip bayıldığında, komaya girdikten sonra kalp ilacı vermişlerdi. Şu an onu da kullanıyor ama kalbi hemen yoruluyormuş. Merdiven çıktıktan sonra çok çarpıntı oluyormuş. Taşikardı var diye yazmış doktor. Biraz o ilaç iyi gelmiş. Ama tansiyonu 5'e düşüyor. Geçen yine baygınlık geçirmiş.
Kişisel bakımını tek başına yapmıyor. Koğuştakiler yardım ediyor. Tutuklanmadan önce elleri tutmadığı için babamın tırnaklarını ben keserdim, bana bile zor alışmıştı. Kendi kızına bile zor alışmışken başkasının yapması zor geliyor. Tuvalet ihtiyacı için sandalyenin ortasını kesip oturak yapmışlardı, onu kullanıyordu. Şimdi cezaevi medikal bir sandalye vermişler ama yine de koğuş ortamında tuvalet ihtiyacının bile kendi başına karşılayamamak çok zor.
Bir de bunların üstüne ayak tabanları yanmış. Babamın zaten zatürresi de vardı, kireçlenmeden dolayı eklem yerleri de ağrıyor. Koğuştakiler de beş litrelik bidona sıcak su doldurmuşlar. Yatağın içine koymuşlar. Babam da iyice ısınsın diye ayaklarını yapıştırınca ayaklarının altı komple yanmış. Şişe patlamamış ama ayağı şişeye yapışmış. Topuğundan parmaklarına kadar iki ayağı birden yanık. 'Sıcak sıcak iyi geldi' dedi ama şeker hastası olduğu için hiçbir şeyi hissetmiyor. Sinir ucu iltihabı olduğu için ellerinde ve ayaklarında his kaybı var. Yandığını da fark etmiyor. Kalkmış ayağa, bakmış terliğinde su var. Su toplayan yanıklar patlamış. 'Benim terliğimde neden su var' demiş, bir bakmışlar ayağının altı komple yanık. Plastik cerrahiye götürmüşler, Ayağının altındaki deriyi komplo almışlar sarmışlar, her yetini kapatmış görüşte, çenesine kadar kazağını çekmiş, babam da bir şey anlatmıyor götürmesinler diye. Zaten rüyalarda görüyor. Babam böyle şeyleri hisseden bir insandır. 'Sarıklı insanlar geldi, beni yanlarına çağırdılar. Koğuştakiler aklıma gelince uyandım. Herhalde gidecektim' diye bize anlattı."
AskeriÖğrencinin Çığlığı
Bilgi: https://t.co/fpQdRNeCjJ
İnsan konuşmaktan bile hayâ ediyor!
Yüz binlerce insan dört harfe mahkûm edilerek yaftalandı.
Hepsi üst düzey kamu personeliydi.
Üzerinden on yıl geçti.
İş, aş, eş, özgürlük, yaşam ellerinden alındı. Yaşadıkları izolasyon neticesinde vebâlı muamelesi gördüler.
Kansere yakalanıp yitenler, bilmedikleri işlerde çalışmak zorunda kaldıkları için iş kazalarında hayatını kaybedenler oldu.
Bu acıları siyasetçiler de toplum da görmezden, duymazdan, bilmezden geldi. Şimdi yaşanan hukuksuzluğun, sessizliğin bedelini ödüyor ülke.
Bu ağır travmaya dayanamayan gençler kendini balkondan, apartman boşluğundan, Galata Kulesi’nden aşağı attı, camide kendini minbere astı.
Anne babalar psikolojik buhran geçirdi intihar etti. Acı olan dün bu hukuksuzluklara göz yumanlar bugün "ah vah" ediyor.
Üç milyona yakın insan hakkında terörden, irtibat ve iltisaktan dâvâ açıldı.
8,27 milyarlık dünyada terör suçlarından hüküm giymiş kişi sayısı yüz binler düzeyindeyken, 87,8 milyonluk güzelim ülkemizde 3 milyon civarında insanın terör ithamıyla anılması, üzerinde düşünülmesi gereken ağır bir tablo ortaya koyuyor.
Sizin bu sakat anlayışınıza göre ülkenin güllük gülistanlık olması gerekirdi.
Ama olmadı.
Çünkü gerçekler, sağlamalar ve teyit edilen bilgiler bunun tam tersini söylüyor.
Liyâkat sahibi insanlara zulmettiniz;
yazık ki hâlâ zulmediyor ve görmezden geliyorsunuz.
Hatadan dönmek erdemdir. Aksi halde adaletsizlik derinleşecek, can yakmaya ve ocaklar söndürmeye devam edecektir!
Ayrıştırıcı dilin kimseye faydası yok!
Bu ülke hepimizin!
Babam 10 senedir hasta, doğuştan özürlü olan, Babama çok ama çok düşkün olan, Babamsiz adeta nefes alamayan kızından, kız kardeşimden ayrı.
Onu çok özlüyor.
Kız kardeşim de Babamı çok özlüyor.
Çok geç olmadan #AliUnalEvineDonsun
Biz O'nu çok özledik.
Hasta kızı çok özledi.
Annem 10 senedir tek başına.
O da artık yaşlılık zamanında.
Kız kardeşim ile tek başına ilgilenmek onu çok yoruyor.
Bizim Babamıza, annemin de eşine hasreti bitsin artık.
#AliUnalEvineDonsun
Ali Ünal; kıymetli Babam,
10 yıldır hürriyetinden mahkum edilmiş vaziyette, hapiste.
70 yaşını aştı.
Daha ne kadar orada kalacak?
Hiçbir şekilde kaçma şüphesi olmayan, suçlandığı "darbe teşebbüsü"nden beraat eden Babam çok geç olmadan #AliUnalEvineDonsun
Ahmet Turan Alkan’ı kaybettik. Dünya iyisi ve beyefendi bir insan, yetenekli bir yazardı. Bu rejimin zulmüne uğradı. Üzerine çalınan çamur temizlenmeden göçtü! Nur içinde yatsın! Yakınlarına ve sevenlerine sabırlar ve baş sağlığı diliyorum.
Yaklaşık 30 yıllık dostum "Yatağına Kırgın Irmaklar"ın yazarı, büyük yazar ve şair Ahmet Turan Alkan, malesef nobran ve zalim iktidar uygulamaları nedeniyle aşık olduğu Anadolu'ya kırgın olarak aramızdan ayrıldı. AKP iktidarına biat etmediği için hayatının en verimli yıllarını cezaevinde geçirdi. Ruhun şad olsun dostum.
AHMET TURAN ALKAN’NIN GELDİĞİ SON NOKTA!!
“Pişmanlık mı? Evet! Özür mü? Elbette!”
BUGÜN HAYATINI KAYBEDEN Ahmet Turan Alkan 05 Oca 2021’de “Kaçınılmaz Bir Özeleştirinin Satırbaşları” başlıklı yazısında kelime kelime şunları yazmıştı.