”Vatan Toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez”.
Anadili Türkçe olmayanlar müstakil mahalle kuramaz, işçi ve sanatçı kümesi oluşturamaz
Türk soylu olmayanlar istedikleri yere yerleşemez
Ecnebilerin bir belediyedeki nüfusu %10'u geçemez...
Resmi Gazete 21 Haziran 1934 .
Çocuk Kemalist nedir bilirmi'sin
Kemalist Devrim, tüm bireylerin Devlet eliyle bilimsel eğitimden geçirilip Uygar yaşama katılmasını, hayatın zorluklarına karşı her yönüyle bireylerin güçlendirilmesini sağlamaktır.
Koca bir devrimdir Kemalizim
Üç beş çakala boynumu eğecek Türk ?!
Ahmaklar, memleketi amerikan mandasına, ingiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar.
Kendi rahatlarını temin etmek için bir Vatanı ve Tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklalini feda ediyorlar!
(Yıl: 1919)
Gazi Mustafa Kemal Atatürk..
⚔️🇹🇷⚔️
@DemirYolculuk Sayın Demiryolcu ;
Aslan ve panter zararsızdır; oysa ”tavuklar ve ördekler çok tehlikeli hayvan'lardır”, dedi bir solucan çocuklarına.
Bertrand Russel..
Azınlık milliyetçiliği yapan ve rum dönmeleri tüm hainler bir olmuş CHP üzerinden büyük Türk Milletine saldırıyor.
⚔️🇹🇷⚔️
12 İdam, İki Paşa ve Bir "Tık" Sesi:
Çekilemeyen Fotoğraf
"Bazı fotoğraflar deklanşöre basılarak çekilmez. Bazıları insanın ömrüne kazınır."
Otuz yıl boyunca dünyanın en acımasız savaşlarının içinde yaşadım.
Barut kokusunu tanırım.
Yanan etin kokusunu da...
Bir bombardımanın başlamasından hemen önce çöken o ürkütücü sessizliği, dünyanın en güzel senfonilerinden daha iyi tanırım.
Çünkü savaş önce sessizleşir.
Sonra öldürür.
Bir annenin, kapısı çalınmadan birkaç saniye önce yüzüne düşen gölgeyi gördüm.
Henüz şehit haberi verilmemişti.
Ama anne öğrenmişti.
Bazı acılar kelimelerden önce gelir.
Bir askerin son sigarasını içerken aslında son nefesini içine çektiğini de gördüm.
Deklanşöre bastım.
Çünkü benim görevim savaşmak değildi.
Unutulmamasını sağlamaktı.
Otuz yıl boyunca başkalarının savaşlarını fotoğrafladım.
Fakat hayatımın en büyük savaşında elimde fotoğraf makinem yoktu.
Çünkü bu kez kadrajın önünde bendim.
Yıllar önce Moskova'daydım.
Sovyetler Birliği çözülüyordu.
İnsanlar bir devletin bir gecede dağıldığını sanır.
Oysa devletler bir gecede yıkılmaz.
Önce hafızaları aşınır.
Sonra kurumları.
En son insanlar birbirine güvenmeyi bırakır.
Ben bunu objektifimin arkasından izledim.
O gün aklımdan tek bir düşünce geçmişti:
"Bir ülke, kendi kurumlarına güvenini kaybettiği gün çökmeye başlamıştır."
Yıllar sonra aynı cümle yeniden aklıma gelecekti.
Ama bu kez Moskova'da değil...
İstanbul semalarında.
Ergenekon soruşturmasında adımın geçtiğini İngiltere'deyken öğrendim.
Telefonlar peş peşe çalıyordu.
"Ali, dönme."
"Bekle."
"Burada kal."
"Bu iş büyüyecek."
Beni seven herkes aynı şeyi söylüyordu.
Haklıydılar.
Pasaportum cebimdeydi.
İstesem kaybolurdum.
Otuz yıl savaş bölgelerinde yaşamış bir adam için kaybolmak, bulunmaktan daha kolaydır.
Ama insan bazen yalnızca bir kez karar verir.
Ve o karar, ömrünün geri kalanını belirler.
Ben ilk İstanbul uçağına bindim.
Çünkü biliyordum...
Masumiyet bazen mahkeme salonunda başlamaz.
Dönüş biletinde başlar.
Kaçabilirdim.
Belki rahat yaşayabilirdim.
Belki bir daha hiç yargılanmazdım.
Ama insan ömrünü hakikatin peşinde geçirmişse, kendi hikâyesini başka bir bayrağın altında bitiremez.
Ben hayatım boyunca yalnızca fotoğraflarımın ve kitaplarımın altına imza attım.
Bana ait olmayan bir suçun altına, "kaçtı" diye not düşülmesine izin veremezdim.
Uçak İstanbul semalarına girdiğinde camdan uzun süre dışarı baktım.
Boğaz sabah güneşinin altında sessizdi.
Aynı manzaraya yüzlerce kez bakmıştım.
Ama bu kez içimde açıklayamadığım bir duygu vardı.
Moskova yeniden aklıma geldi.
Orada çöken bir devleti seyretmiştim.
Burada ise sevdiğim devlete dönüyordum.
İkisi aynı değildi.
Ama içimdeki sezgi aynıydı.
Savaş fotoğrafçılığı insana tuhaf bir yetenek kazandırır.
Patlamayı duymadan önce yaklaşan felaketi hissedersiniz.
Çünkü savaş önce insanların bakışlarında başlar.
Sonra kurumlara bulaşır.
En son sokaklara iner.
İstanbul semalarından aşağı bakarken bunun yalnız birkaç kişinin yargılanacağı bir dava olmadığı duygusu içimi sıkıştırıyordu.
Henüz adını koyamıyordum.
Ama yıllarca beni yanıltmamış iç sesim susmuyordu.
"Burada başka bir hesap görülüyor."
O gün bunun büyüklüğünü bilmiyordum.
Bugün biliyorum.
Ben yalnız kendi kaderime değil...
Cumhuriyet'in en ağır sınavlarından birine doğru uçuyormuşum.
Havaalanından çıktığımda beni bekleyen özgürlük değildi.
Polislerdi.
Operasyondu.
Kelepçeydi.
Bileğime kapanan o soğuk metalin çıkard��ğı sesi bugün bile unutamıyorum.
"Tık..."
Otuz yıl boyunca top sesleri duydum.
Bombalar duydum.
Keskin nişancı tüfekleri duydum.
Ama hayatımın en ağır sesi o küçücük metal sesiydi.
Çünkü o ses yalnız bileğime kapanmadı.
Yıllarca inandığım hukuk devletine duyduğum güvenin üzerine de kapandı.
Cephede düşman uzaktadır.
Yerini bilirsiniz.
Kumpasta ise tam karşınızdadır.
Cephede üniforma giyer.
Kumpasta cübbe.
Cephede mermi kullanır.
Kumpasta sahte delil.
İşte o gün anladım.
İnsanın en ağır savaşı, bazen kendi ülkesinde başlıyormuş.
⎯ Nezarethanedeki Sessizlik
İnsan bazen bir kapıdan içeri girer.
Çıktığında artık aynı insan değildir.
Beni de o gün küçük bir nezarethane odasına aldılar.
Kapı arkamdan kapandı.
Demirin sesi hâlâ kulaklarımdadır.
İçeriye baktığımda iki tanıdık yüz gördüm.
Birinci Ordu Komutanlığı yapmış Orgeneral Hurşit Tolon...
Jandarma Genel Komutanlığı yapmış Orgeneral Şener Eruygur...
Yıllarca onları objektifimin arkasından fotoğraflamıştım.
Kimi zaman sınır karakollarında...
Kimi zaman harekât merkezlerinde...
Kimi zaman şehit cenazelerinde...
Objektifimin önünde duran insanlar, şimdi benimle aynı odadaydı.
Hayatın kurduğu en acı kadrajlardan biri buydu.
Bir tarafta Cumhuriyet ordusunun iki komutanı...
Diğer tarafta ömrünü onların görev yaptığı cepheleri belgelemeye adamış bir savaş fotoğrafçısı...
Üçümüz de aynı kaderin bekleme odasında oturuyorduk.
Kimse yüksek sesle konuşmuyordu.
Bazen büyük felaketler, sessizliği büyütür.
Şener Paşa'nın yüzüne baktım.
Yıllarca dimdik gördüğüm o yüz, ilk kez yorgundu.
Korkudan değil...
İnanamamaktan.
Hurşit Paşa'nın bakışlarında ise başka bir şey vardı.
Sanki önündeki dosyaya değil, yıllarını verdiği devlete bakıyordu.
O odada ilk kez şunu düşündüm:
Demek ki insanın rütbesi, ünvanı, mesleği ne olursa olsun, hukukun raydan çıktığı bir yerde herkes aynı tarifsizlik ölçüsünde savunmasız olabiliyormuş.
Hiç kimse konuşmasa da hepimizin zihninde aynı soru dolaşıyordu.
"Nasıl oldu?"
Otuz yıl boyunca savaşların içinde bulunmuş bir adamdım.
Pusuyu tanırdım.
Ama bu başka bir pusuydu.
Bu pusuda mermiler görünmüyordu.
Dosyalar konuşuyordu.
İmzalar öldürüyordu.
İftiralar kurşun gibi işliyordu.
Bir süre sonra mahkeme salonuna çıkarıldık.
Karar okunmadan hemen önce hâkim yüzünü bize çevirdi.
Bugün firari olan Sedat Sami Haşıloğlu...
Hayatım boyunca unutamayacağım o cümleyi söyledi.
"Kusura bakmayın...
Sizi tutuklamak zorundayım."
Bir an salondaki bütün sesler sustu.
"Kusura bakmayın..."
Bir hâkim neden böyle bir cümle kurar?
Eğer verdiği kararın doğru olduğuna inanıyorsa neden özür dilier?
Eğer vicdanı rahatsa neden gözlerimizin içine bakamıyordu?
Asıl takıldığım kelime ise başkaydı.
"Zorundayım..."
Hukukta "zorundayım" diye bir hüküm olmaz.
Hâkim, dosyaya ve vicdanına göre karar verir.
Peki onu zorlayan neydi?
O gün bunun cevabını bilmiyordum.
Ama içimde bir şey kırılmıştı.
Yıllarca savaşlarda ölümün yüzüne bakmıştım.
İlk kez o gün, adaletin de ölebileceğini gördüm.
Aradan yıllar geçti.
Türkiye çok şey yaşadı.
Dosyalar yeniden açıldı.
Kararlar bozuldu.
Sahte dijital deliller birer birer ortaya çıktı.
Kumpasın nasıl kurulduğu, kimlerin bu mekanizmanın içinde yer aldığı yargı süreçlerinde ve kamuoyunun önünde tartışıldı.
Geriye dönüp baktığımda o mahkeme salonundaki tek cümleyi şimdi daha iyi anlıyorum.
"Kusura bakmayın...
Sizi tutuklamak zorundayım."
Bugün bana göre o cümle, yalnız üç insanın tutuklanmasının değil, FETÖ kumpasının hukuk kisvesi altında nasıl işlediğinin de özeti olarak hafızama kazındı.
O gün bunu tam adlandıramıyorduk.
Ama çok kısa süre içinde bunun sıradan bir soruşturma değil, Cumhuriyet'in kurumlarını hedef alan organize bir kumpas olduğunu görmeye başladık.
Çünkü yaşananlar hukukla açıklanamıyordu.
Hukukun yerini emir almışsa, mahkeme salonu adalet dağıtmaz.
Yalnızca elinie tutuşturulan kararı okur.
O gün üç kişi tutuklanmadı.
O odada, Cumhuriyet'in askerî hafızasına ömrünü vermiş iki komutan ile ömrünü savaşların tanıklığına adamış bir fotoğrafçı olarak aynı kaderi paylaştık.
Yıllar sonra dönüp baktığımda, hafızamda kalan ilk görüntü ne kelepçedir ne de mahkeme salonu.
Hâlâ o küçük nezarethane odasını görüyorum.
Üç sandalye...
Üç suskun insan...
Ve hepimizin zihninde dolaşan aynı soru:
"Bu ülkeye bunu kim yaptı?"
III. Hücrede Zaman Başka Akar
Silivri'ye ilk girdiğim gün, bana verilen şey bir yatak, bir battaniye ve demir bir kapı değildi.
Bana yeni bir zaman verildi.
Cezaevinde saatler dışarıdaki gibi işlemez.
Orada zaman, takvimle değil, kapının açılıp kapanmasıyla ölçülür.
Sayımlarla...
Görüş günleriyle...
Avukat görüşleriyle...
Ve geceleri tavana bakarak geçirilen uykusuz saatlerle...
İlk günlerde sürekli yürüdüm.
Üç adım...
Dön...
Üç adım daha...
Dön...
Bir süre sonra insan ayak seslerini bile ezberliyor.
Koridordan geçen gardiyanın adımlarını...
Anahtarların metal sesini...
Demir kapının sürgüsünü...
Hayatım boyunca top seslerini dinlemiş bir adamdım.
Ama hiçbir ses, gecenin sessizliğinde dönen bir anahtar kadar ağır gelmedi bana.
Fotoğrafçılık bana ayrıntıları öğretmişti.
Belki de bu yüzden hücrede en çok ayrıntılarla yaşamayı öğrendim.
Pencere yüksekteydi.
Gökyüzü, ancak küçük bir çerçevenin içinden görünüyordu.
Her sabah aynı bulutlara baktım.
Bulutların bile bir düzeni olduğunu fark ettim.
Bazen bir serçe tel örgüye konuyordu.
İlk gün önemsemedim.
İkinci gün yine geldi.
Üçüncü gün onu beklediğimi fark ettim.
Otuz yıl boyunca dünyanın en büyük savaşlarını fotoğraflamış bir insan, bir serçenin geliş saatini beklemeye başlıyorsa bilin ki yalnızlığı tarif etmeye artık kelimeler yetmez.
İnsan cezaevinde küçülmez.
Ama hayatı küçülür.
Bir kuşun kanat çırpışı, günün en büyük haberi olur.
Bir bulutun şekli, saatlerce düşündüğünüz tek şey hâline gelir.
O zaman anlarsınız...
Özgürlük, gökyüzünün tamamını görebilmektir.
En ağır günler görüş günleriydi.
Camın bir tarafında siz...
Diğer tarafında sevdikleriniz...
Telefonu elinize alırsınız.
İlk soru hiç değişmez.
"Nasılsın?"
İlk cevap da değişmez.
"İyiyim."
Oysa ikiniz de yalan söylediğinizi bilirsiniz.
Onlar sizi ayakta tutmaya çalışır.
Siz onları.
Hiç kimse ağlamak istemez.
Çünkü gözyaşı, camın iki tarafında da aynı yere düşer.
Görüş bittiğinde herkes aynı cümleyi söyler.
"Kendine dikkat et."
İnsan o kapı kapandıktan sonra anlar.
Asıl yalnızlık, hücreye döndüğünüzde başlar.
Bir gece uyuyamadım.
Sonra bir gece daha...
Sonra bir hafta...
Bir süre sonra uykusuzluk normalleşiyor.
Geceleri en çok sesleri dinliyordum.
Uzakta kapanan kapıları...
Koridordaki ayak seslerini...
Ranzanın gıcırtısını...
İnsan sessizliğin bile sesi olduğunu cezaevinde öğreniyor.
Bugün bile gecenin bir vakti aniden uyanırsam, birkaç saniye nerede olduğumu anlamakta zorlandığım olur.
Kapıya sert vurulan bir ses hâlâ içimde aynı sıkışmayı yaratır.
Metal anahtar sesi duyduğumda içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk yükselir.
Belki buna travma diyorlar.
Ben başka türlü tarif edemiyorum.
Cezaevinden çıktığınız gün kapılar arkanızda kapanmaz.
Bazıları zihninizde açık kalır.
İnsan içeride en çok neyi kaybediyor biliyor musunuz?
Zamanı değil.
Kendine dair kesin bilgilerini.
Ben yıllarca insanlara güvenerek yaşadım.
Devlete güvendim.
Hukuka güvendim.
Cumhuriyet'in kurumlarının, ne kadar hata yaparsa yapsın sonunda doğruyu bulacağına inandım.
Silivri'de en ağır darbeyi bedenim almadı.
İnançlarım aldı.
İşte bu yüzden yıllar sonra beraat ettiğimde bile içimde eksik kalan bir şey vardı.
Mahkeme bana özgürlüğümü geri verdi.
Ama benden alınan güven duygusunu geri veremedi.
Bazı kararlar bozulur.
Bazı dosyalar kapanır.
Bazı hükümler tarihe karışır.
Fakat insanın içinde kırılan bir sütunun yeniden ayağa kalkması, mahkeme kararlarından çok daha uzun sürer.
Belki de bu yüzden her 4 Temmuz gecesini sabahlayarak geçiriyorum...
Çünkü takvim değişiyor.
Ama insanın hafızası, kendi tarihini hiçbir zaman yaprak yaprak koparıp atamıyor.
⎯ Kumpasın Gerçek Hedefi
Cezaevinde insanın düşünmeye çok vakti oluyor.
Demir kapılar yalnız bedeninizi kapatmıyor.
Zihninizi de geçmişe doğru uzun bir yolculuğa çıkarıyor.
Ben de o uzun gecelerde, yıllarca fotoğrafladığım kareleri tek tek yeniden yaşamaya başladım.
Sınır karakolları...
Dağ başındaki nöbet yerleri...
Şehit cenazeleri...
Operasyon bölgeleri...
Cumhuriyet'in en zor günlerinde görev yapan insanlar...
O zaman yavaş yavaş şunu fark ettim.
Bizim yaşadığımız yalnızca birkaç insanın tutuklanması değildi.
Çok daha büyük bir fotoğrafın küçük bir parçasıydık.
Yıllar sonra ortaya çıkan gerçekler, bozulan hükümler ve yeniden yapılan yargılamalar geriye dönüp bakmayı kolaylaştırdı.
O gün yalnızca insanlar hedef alınmamıştı.
Devletin hafızası hedef alınmıştı.
Çünkü bir ülkeyi yıkmanın en kolay yolu, önce insanların kurumlara olan güvenini yıkmaktır.
Bir gün orduyu suçlu ilan edersiniz.
Ertesi gün yargıyı.
Sonra gazeteciyi.
Akademisyeni.
Subayı.
Hakimi.
Savcıyı.
Sonunda kimse kimseye güvenmez.
İşte o gün devlet ayakta görünür.
Ama içten içe çözülmeye başlamıştır.
Bunu yıllar önce Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecinde görmüştüm.
Şimdi aynı yöntemin başka bir yüzünü kendi ülkemde yaşıyordum.
Bugün geriye dönüp baktığımda kendi kanaatim nettir.
Bu, yalnızca hukuksuz yürütülmüş bir dava değildi.
Bu, Cumhuriyet'in omurgasını zayıflatmayı amaçlayan büyük bir FETÖ kumpasıydı.
Amaç yalnızca birkaç komutanı, gazeteciyi ya da aydını susturmak değildi.
Amaç, milletin devletine olan güvenini parçalamaktı.
Silahın yapamadığını sahte belgelerle yapmak istediler.
Kurşunun susturamadığını iftirayla susturabileceklerini sandılar.
Mahkeme salonlarını bir cepheye çevirdiler.
Dosyaları mermi gibi kullandılar.
İnsan hayatlarını, bir operasyon planının maddeleri hâline getirdiler.
Ben bunu bugün öfkeyle değil, yaşadıklarımdan süzdüğüm koca bir yaşanmış gerçek olarak söylüyorum.
Ve zihnimde yıllardır cevabını arayan bir soru var.
Neden 4 Temmuz?
Neden başka bir gün değil?
Belki birileri buna tesadüf diyecektir.
Ben demiyorum.
Bu benim hayatım boyunca inancımdır.
Ben, bizi o gün tutuklayan FETÖ kumpasının 4 Temmuz tarihini bilinçli seçtiğine inanıyorum.
Atlantik'in öte yakasında bağımsızlık kutlamaları yapılırken, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsız kurumlarına yöneltilen en büyük operasyonlardan birinin aynı güne denk getirilmesini hiçbir zaman sıradan bir takvim rastlantısı olarak görmedim.
Belki bu, birilerine verilmek istenen sembolik bir mesajdı.
Belki bir güç gösterisiydi.
Belki de "Artık bu ülkenin kaderine biz yön veriyoruz." deme cüretinin sessiz ilanıydı.
Bu, benim net düşüncemdir.
Yıllar içinde gördüklerim, yaşadıklarım ve sonradan ortaya çıkan gerçekler beni bu gerçeğe ulaştırdı.
Çünkü savaş fotoğrafçılığım ve fotoğraf analiz uzmanlığım bana yalnızca çatışmayı değil, sembolleri de okumayı öğretti.
Bazı savaşlar top sesleriyle başlar.
Bazıları tek bir tarihle.
Onlar o günü kendi zaferleri olarak hatırlamak istemiş olabilirler.
Ama tarih, zaferi kimsenin niyetine göre yazmaz.
Yaşanan gerçeklere göre yazar.
Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, mahkeme salonlarında kurulan kumpaslar çöktü.
Sahte deliller çöktü.
Yalanlar çöktü.
Fakat geriye iki şey kaldı.
Birincisi, kaybedilen yıllarımız.
İkincisi ise hafızamızın omuzlarımıza yüklediği sorumluluk.
Çünkü unutulan her kumpas, bir gün yeniden kurulabilir.
Hatırlanan her gerçek ise geleceğin en sağlam tanığıdır.
Ama hayatımın en ağır karesini hiçbir zaman çekemedim.
O karede bir fotoğraf makinesi yoktu.
Bir deklanşör sesi de...
Yalnızca bileğime kapanan bir kelepçe...
Ve başını eğmeyen üç insan vardı.
Belki de bazı fotoğraflar hiç çekilmez.
Çünkü onları tarih çeker.
Ben artık biliyorum.
4 Temmuz benim için bir tutuklanma günü değildir.
Bir nöbet günüdür…
Ali ÖZOĞLU
04 Temmuz 2026
(Bu fotoğraflar 2013 yılında 6 yıl boyunca kaldığım B3 Üst Tecrit Hücresinde Cezaevi fotoğraf sorumlusu gardiyan tarafından çekilmiştir.)
#silivri #cezaevi #ergenekon #Kumpas
@LeBonClassical “Bizim intikamımız, zalimlerin zulmüne karşıdır.
Onlarda zulüm hissi yaşadıkça bizde de intikam hissi devam edecektir” Atatürk (1923)
Bazı kılıçlar kesmek için değil, bir milletin kaderini doğrultmak için taşınır!
Kılıç taşıyanlara bin selam olsun
⚔️🇹🇷⚔️
@LeBonClassical topraksa paylaşılmış
kıyılarsa yağmalanmış
umut hacizde
ya bu neyin puştluğu bu
sana yokluk sana yasak sana dam
insan değil
hâşâ bir yağmacı soyu bu
Bıçak kemikte.
"Bay Kemal, Ankara'daki soğuk bir genel merkez koltuğu için bu toprakların vicdanındaki o büyük tarihsel “yol”u kurban etmiştir."
"Sözcü TV Röportajının Ardındaki Tiyatro: CHP'ye Butlan Füzesi" başlıklı yazımız yayında, iyi okumalar!
https://t.co/tiMUYRBvo6
BU BİR KEHANET DEĞİL,
CHP'YE YAPILAN OPERASYONUN
14 YIL ÖNCE YAZILMIŞ TUTANAĞIDIR!
Sebahattin Eyüboğlu'nun yıllar önce söylediği bir söz vardır:
"Yalanın en acımasızı çocuklara ve halka söylenendir. Çünkü çabuk kandırılırlar. Ama her zaman kandırılamazlar."
Bazı yazılar vardır...
Yazıldıkları günü değil, gelecek yılları anlatırlar.
Aşağıda okuyacağınız satırları bundan 14 yıl önce, 2 Şubat 2012'de, Silivri Cezaevi'nin 6 metrekarelik tecrit hücresinde kaleme aldım.
Üzerime 12 kez müebbet hapis cezası isteniyordu.
Memleket, Cumhuriyet tarihinin en karanlık FETÖ kumpaslarından birinin içinden geçiriliyordu.
İnsanlar korkutuluyor, susturuluyor, yalnızlaştırılıyordu.
Ama insan bazen en karanlık yerde en net şekilde görür.
O gün benim ne makamım vardı ne kürsüm...
Yalnızca Mustafa Kemal'in devrimlerine olan inancım ve memlekete karşı duyduğum sorumluluk vardı.
Çünkü mesele birkaç kişinin siyasi geleceği değildi.
Mesele, Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk milletine emanet ettiği Cumhuriyetin kurucu temeli olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin hangi istikamete sürüklendiğiydi.
O gün birçok insan Kemal Kılıçdaroğlu'nu bir umut olarak görüyordu.
Ben ise CHP'nin kuruluş felsefesinden uzaklaştırıldığını, Kemalist kadroların tasfiye edildiğini ve bunun "değişim" adı altında meşrulaştırıldığını görüyordum.
Bu yüzden aşağıdaki yazıyı yazdım.
Aradan yıllar geçti.
Kullanılan kelimeler değişti ama amaç değişmedi.
Dün kaset kumpasıyla geldiklerinde buna "değişim" dediler.
Bugün BUTLAN ATAMASI ile geldiler "arınma" diyorlar.
Dün partinin hafızasını hedef alanlar, bugün köklerini hedef alıyor...
Başrol oyuncusu aynı ama sahnedeki bazı isimler değişmiş olabilir.
Ama oyun devam ediyor...
Bu nedenle aşağıdaki metin yalnızca geçmişte yazılmış bir siyasi değerlendirme değil; yıllar önce yapılmış bir uyarının ve bir tanıklığın kaydıdır.
2012 yılında Silivri'deki tecrit hücremde yazdığım bu satırları, tek kelimesine dokunmadan yeniden milletimizin vicdanına emanet ediyorum.
Zaman geçti.
Maskeler değişti.
Ama hakikat yerinde duruyor.
Takdir milletindir.
Buyurun okuyun...
'' KORKU! ''
Korku: Bir tehlike veya tehlike düşüncesi karşısında uyanan kaygı duygusu, kötülükler gelecek düşüncesidir.
Gerçek veya beklenen bir tehlike, yoğun acı ve korkuya neden olur...
Kemal KILIÇDAROĞLU ve ekibi parti içindeki muhalefetin Tüzük kurultayı talebinden korkmuş.
Korkusunun nedeni CHP delegesinin “masumiyetine” ve “memleket sevdasına” tecavüz ettiğinin anlaşılmış olmasıdır.
Şimdi KILIÇDAROĞLU ve önümüzdeki yerel seçimde İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığına adaylığını açıklayan yaveri Gürsel TEKİN, zaman kazanmak derdindeler.
Cumhurbaşkanlığı seçimi ertelendi; yırttılar…
Yerel seçimde Allah Kerim!..
CHP delegesini tüzük kurultayında “yediler”mi; işlem tamamdır.
Ancak delege kendini yedirmek istemiyor.
Daha doğrusu CHP’ye, memlekete sahip çıkıyorlar.
KILIÇDAROĞLU ve ekibinin korkusu da bundan kaynaklanıyor.
Asıl meselenin Tüzük değil de liderlik konusu olduğu ortaya çıktı.
Herkesçe çok iyi biliniyor ki CHP KILIÇDAROĞLU’nu cebinden çıkaracak pek çok lider adayına sahip.
KILIÇDAROĞLU ve ekibi, projelerini kaybederken uygulayamayacaklarını anlayamadıkları için delege tarafından sobelendiler..
Şimdi Kemalist ve demokrat rolünü oynayacaklar. Tüzükte öyle değişikler yapacaklar ki muhalefet ve delegeler pes diyecekler!..
KILIÇDAROĞLU ve ekibi çocuk kandırıyor.
Ya da kandırmaya çalışıyor.
Sebahattin EYÜBOĞLU; yalanın en acımasızı çocuklara ve halka söylenendir. Çünkü çabuk kandırılırlar, diyor.
Ama her zaman kandırılamazlar.
CHP’nin yurtsever Kemalist delegeleri, demokrasi şekerinin AKP eliyle Türkiye’de neler yaptığını yaşayarak gördü.
Şimdi aynı şeyleri ve taktiği KILIÇDAROĞLU eliyle yer mi?
Üstelik tasfiye, değişim, dönüşüm, naraları atanların tüzük kurultayı ile sus pus olup demokrasi kavalı çalmasını yutar mı?
Yutarsa CHP’ye de memlekete de geçmiş olsun.
CHP, F tipi örgütün sol fraksiyonu olur.
AKP F tipinden kurtulur ama CHP bir daha ömrü billâh kurtulamaz.
KILIÇDAROĞLU ve beraberindekiler AKP dibeğinin hınk deyicisi olarak daha çok 10 yıllar boyunca muhalefette kalmanın acınası zevkiyle coşar.
CHP’nin tabanını yok edene kadar kendi evlatlarının kanıyla beslenirler.
O yüzden KILIÇDAROĞLU ve kadrosuna projesiyle beraber git deme vakti geldi de geçiyor bile.
KILIÇDAROĞLU korktuğunu yaşamalı ki bir daha CHP’de projecilerin başına ne geleceğinin dersi verilmiş olsun.
KILIÇDAROĞLU’ndan kurtulan CHP,
korku imparatorluğu AKP’nin, Tayyip ERDOĞAN’ın ve Fettullahçıların korkulu rüyası olur.
Bu olmazsa korku CHP’yi ele geçirir!..
Mustafa Kemal ışığıyla aydınlanan hücremden namuslu ve cesur yüreklerinize sonsuz sevgimi yolluyorum.
Ali ÖZOĞLU
1 Nolu L Tipi Cezaevi
B 3 üst Tecrit Hücresi
SİLİVRİ / İSTANBUL
02.02.2012
#ÖzgürÖzel #KemalKılıçdaroğlu #CHP #CHPyeOperasyon #BuBirKehanetDeğil #butlankararı