Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Şahsi meselemdir” diyerek Türk milletine emanet ettiği Hatay’ın ana vatana katılışının 87. yıl dönümü kutlu olsun.
Bu anlamlı zaferin yıl dönümünde Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere bu tarihi sürece emek veren tüm isimleri rahmet ve saygıyla anıyorum.
“Ne yaparsanız yapın soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.”
— Aliya İzzetbegoviç
31 yıl önce bugün, Avrupa’nın göbeğinde, “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenitsa’da 8.372 Boşnak kardeşimiz dünyanın gözleri önünde katledildi.
İnsanlık tarihine kara bir leke olarak geçen bu soykırımı unutmadık, unutmayacağız.
Bugün Hünkar İskelesi Antlaşması’nın yıl dönümüydü.
1833’te Osmanlı, Mehmet Ali Paşa isyanının oluşturduğu tehdidi bertaraf etmek için Rusya ile Hünkar İskelesi Antlaşması’nı imzaladı.
Ancak bu antlaşma yalnızca bir güvenlik anlaşması olarak kalmadı. Boğazlar gibi devletin en stratejik meselelerinden biri, Osmanlı’nın tek başına karar verebildiği bir alan olmaktan çıkıp büyük güçlerin pazarlık konusu haline geldi.
Tarih bize şunu gösteriyor: Günü kurtarmak için yapılan kısa vadeli hesaplar uğruna bağımsızlıktan verilen ödünler, başlangıçta küçük dahi olsa zamanla devletin en hayati meselelerini bile başka devletlerin pazarlık konusuna dönüştürebilir.
Tesadüf o ki, iki hafta sonra yine Temmuz ayı içinde hem Lozan Antlaşması’nın hem de Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin yıl dönümlerini idrak edeceğiz.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde cephede kazanılan Kurtuluş Savaşı, Lozan’da tüm kapitülasyonları tarihe gömdü ve boğazlar konusundaki egemenliğimiz Montrö ile de taçlandırıldı.
Yani tarih bize sadece zayıflığın bedelini değil, bağımsızlık iradesinin neleri geri alabileceğini de gösteriyor.
Bugün de benzer bir soruyla karşı karşıyayız.
Hükümet muhtemelen Trump’ın gelişi üzerinden bir diplomatik zafer fotoğrafı vermeye çalışacak. Oysa dış politikada asıl mesele, kameraların önündeki tokalaşma değil, kameraların arkasında Türkiye adına alınan kararlardır.
Türkiye ev sahibi olabilir. Ama Türkiye masanın sahibi mi?
Ülkemizin ihtiyacı, bir gün Washington’dan, bir gün Moskova’dan gelecek işarete göre pozisyon alan bir dış politika değildir. Ülkemizin ihtiyacı, başkalarının kurduğu masalarda yer kapmaya çalışan bir dış politika da değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, kendi masasını kurabilen, kendi kararını alabilen ve bağımsızlığından ödün vermeyen bir dış politika anlayışıdır.
Bağımsız Türkiye Partisi’nin ortaya koyduğu irade de tam olarak budur.
21.Geleneksel Gençlik Kampımızı büyük bir coşkuyla tamamladık. Türkiye’nin dört bir yanından gelen teşkilat mensuplarımızla üç gün boyunca dolu dolu bir kamp geçirdik, gelecek dönem hedeflerimizi ve çalışmalarımızı belirledik.
İstikbal biziz, biz geleceğiz 🇹🇷
Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK Haziran ayına ilişkin enflasyon verilerini açıkladı.
Memur ve emeklinin maaş zam oranını belirleyecek oranlar beklendiği gibi düşük çıktı.
TÜİK’e göre enflasyon Haziran’da yüzde 0,99 artmış.
Evet... sadece yüzde 0,99!
Yıllık enflasyon ise yüzde 32,11.
Çok merak ediyorum, TÜİK bu rakama nasıl ulaştı.
Bu fiyatlar nerede ise bize de söylese de biz de alışverişlerimizi oradan yapsak!
TÜİK ne yazık ki uzun süredir halkın gerçeklerini yansıtan veriler açıklamıyor!
Halkın maruz kaldığı enflasyon ile TÜİK enflasyonu arasında dağlar kadar fark var.
Az önce de ifade ettiğimiz gibi TÜİK emekli ve memur maaşlarının belirleneceği ayda yine düşük bir rakam açıkladı.
Olan yine garibana oldu!
Açıklanan bu rakamla en düşük emekli maaşı 20 bin liradan 23 550 liraya çıktı. Üstelik bu da kök maaşa yapılacak özel zamla mümkün olabilecek.
Asgari ücrete ara zam beklentisi ise hayal kırıklığıyla sonuçlandı.
Bu insafsız, vicdansız bir sistem!
Soruyorum size; açlık sınırının yaklaşık 36 bin lira olduğu bir düzende emekli 23 bin 550 lirayla ne yapacak, asgari ücretli 28 bin lirayla ne yapacak?
İstanbul’da kiralar 40- 45 bin liradan başlıyor ama emekli 23 bin 550 lira alacak, asgari ücretli 28 bin lira alacak!
Bunu hangi matematikle, hangi vicdanla açıklayacaksınız?
Çeyrek asırlık bir iktidarın Türk halkını getirdiği durum bu mu olmalıydı?
Bu millete yazık oluyor, koca bir neslin umutları yok oluyor. Gençlerimiz ailesini, vatanını bırakıp yurt dışında bir gelecek aramak zorunda kalıyor.
İnsanlarımız ekonomik şart nedeniyle önce köyünü, şehrini bırakıp büyükşehirlere getirildi şimdi de ülkesini terk etmeye zorlanıyor.
Bilinçli, planlı bir fakirleştirme operasyonuyla karşı karşıyayız!
Milyonlarca yabancının kontrolsüz bir şekilde doldurulduğu ülkemizde kendi insanımızın yaşayamaz hale gelmesi sizce düşündürücü değil mi?
Türk milleti asil bir millettir, Türk halkı ebedi liderimiz Prof. Dr. Haydar Baş’ın dediği gibi ‘Bir eli yağda bir eli balda yaşamayı hak eden bir millettir.
Ve bu hayatı yaşamak hayal değildir. Yeter ki bu ülkenin kaynaklarını bu ülke ve insanı için kullanın.
İşte Bağımsız Türkiye Partisi bunu yapacak olan partidir.
Milli Ekonomi Modeli ile kaynaklarımız yabancıya ve yandaşa akmak yerine yüce Türk milletine akacaktır.
Böyle bir Türkiye’de insanımız geçim sıkıntısından uzak bir hayat yaşayacaktır.
Bu bir hayal değil bir tercih meselesidir.
Her türlü imkan , kaynak bu ülkede mevcuttur, Yeter ki milletimiz yerli ve milli bir kadro olan Bağımsız Türkiye Partisine icazet versin.
Kurulduğumuz günden beri 25 yıldır devam ediyoruz. Bağımsız Türkiye Partisi geleneksel yaz gençlik kampı bu yıl da Afyonkarahisar’da.
Gençlerimizle buluşacağız, hasbihal edeceğiz, teşkilatımızı daha da güçlendireceğiz. Şimdiden hayırlı olsun.
İktidar buğday fiyatını %22,2 zamla 16.500 TL yaptı diye övünüyor.
Peki gerçek tablo ne?
Mazot %36,7 arttı.
Gübre %47,5 arttı.
Bu tablo ile çiftçiye ne kadar çok üretirsen zararın o kadar büyür deniliyor.
Yani ÜRETME deniliyor.
Tarım sistematik bir şekilde bitiriliyor!
Güçlü bir toplum, güçlü annelerin omuzlarında yükselir. Dünyayı güzelleştiren, emeğiyle ve sevgisiyle geleceği inşa eden tüm annelerimizin Anneler Günü’nü kutluyorum.
Bugün dünya, yalnızca bölgesel krizlerin değil, küresel güç mücadelesinin de en sert, en kritik dönemlerinden birini yaşamaktadır.
ABD ile İran arasında yaşanan çatışma ve perde arkasındaki pazarlıklar, aslında yeni dünya düzeninin nasıl şekilleneceğini açıkça göstermektedir. Çünkü mesele yalnızca İran meselesi değildir. Mesele; enerji yolları, petro-dolar sistemi ve küresel hâkimiyet mücadelesidir.
Uzun yıllardır dünyayı dolar üzerinden kontrol eden Amerikan sistemi artık ciddi şekilde sarsılıyor. Çin’in ekonomik yükselişi, Rusya’nın artan etkisi, BRICS ülkelerinin genişlemesi ve milli paralarla ticaretin yaygınlaşması ABD merkezli düzeni zayıflatıyor.
Gelinen noktada İran; Çin ve Rusya ile kurduğu ilişkiler nedeniyle bu yeni güç denkleminde çok kritik bir yerde duruyor. Bu nedenle bugün yaşanan süreç sadece bir Ortadoğu gerilimi değil, küresel güç merkezleri arasındaki büyük paylaşım mücadelesidir.
İsrail güdümündeki ABD ise eski gücünü koruyabilmek adına daha sert ve daha saldırgan politikalar izliyor. Çünkü artık dünyanın tek patronu olmadığını görüyor. NATO içindeki çatlaklar, Avrupa’nın yeni arayışları ve doların alternatiflerinin konuşulması bunun en açık göstergeleridir.
Dünya yeni bir güç dengesine doğru ilerlerken Türkiye’nin nasıl bir yol izleyeceği de hayati önem taşımaktadır.
Bugün ülkemiz, ya yıllardır sürdürülen Batı merkezli ekonomik anlayışlara mahkûm olmaya devam edecek ya da kendi milli tezleriyle yeni dönemin güçlü aktörlerinden biri olacaktır.
Çünkü bugün görüyoruz ki liberal ekonomi modeli artık insanlığa refah üretmiyor. Türkiye’de milyonlarca insan çalıştığı halde yoksullaşıyor, üretim düşüyor, gelir adaletsizliği büyüyor. Bunun adı ekonomik kriz değil, yanlış sistem krizidir.
Bu nedenle Milli Ekonomi Modeli bugün her zamankinden daha büyük bir ihtiyaç haline gelmiştir. Devletin ekonomide güçlü ve otorite olduğu, milli kaynakların millet yararına kullanıldığı, milletin alım gücü ve refahının arttığı, milli kalkınmanın esas alındığı bir anlayış, artık yalnızca Türkiye için değil, dünya için de önemli bir çıkış yolu haline gelmiştir.
Türkiye’nin tarihi misyonu başkalarının projelerine eklemlenmek değil; kendi medeniyet perspektifiyle adalet merkezli yeni bir yol ortaya koymaktır.
Ve bu noktada en önemli görev şüphesiz yine yüce Türk milletinin olacaktır.
İnanıyoruz ki bu kritik süreçte ülkemizin geleceğini emperyal baskılar ve oyunlar değil, milletimizin bu gerçekleri görüp buna göre tavır alması belirleyecektir.
TÜİK verilerine göre kişi başı milli gelir 18.000 dolara ulaştı. Bu, bugünün kuruyla her bir vatandaşımızın cebine ayda yaklaşık 67.000 TL girmesi demektir.
Şimdi bu matematiği dört kişilik bir haneye uyarlayalım:
• TÜİK’e göre: 4 kişilik bir ailenin evine her ay 268 bin TL girmeli.
• Gerçeğe göre: En yüksek maaşı alan devlet memuru karı-kocanın evine giren para bile bu rakamın yanına yaklaşamıyor.
• Emekliye göre: Devletin kendi rakamıyla "hakkın" dediği para 67.000 TL, ama emeklinin cebine koyduğu sadece 20.000 TL!
Peki, nerede bu aradaki fark?
Eğer 80 milyon insanın her birinden her ay on binlerce lira eksiliyorsa bu devasa para buharlaşmıyor; sadece el değiştiriyor. 86 milyonluk nüfusta, 80 milyona 200 bin lira verilse, kalan 6 milyon insanın yılda 130 milyar dolar gelir elde ettiği bir tablo ortaya çıkıyor.
Bu matematik bize şunu gösteriyor: Milli gelir birilerinin kasasına akarken halkın %90’ı bu sefalete mahkûm ediliyor.
Türkiye’deki asıl mesele adaletsiz gelir dağılımıdır.
Türkiye’deki asıl mesele pahalılık değil, vatandaşın satın alma gücünün elinden alınmasıdır.
Parti programımızın temel kaynağı olan Milli Ekonomi Modeli’nin en temel hedeflerinin başında ise gelir dağılımında adaleti sağlamak gelmektedir. Çünkü bir ülkede üretim ne kadar artarsa artsın, ortaya çıkan değer toplumun geneline hakkaniyetli şekilde yansımıyorsa gerçek bir refahtan söz edilemez.
Amaç; insanların sadece hayatta kalmaya çalıştığı değil, insanca yaşadığı, geleceğe güvenle bakabildiği bir Türkiye’yi mümkün kılmaktır. Gelirde adalet sağlandığında, bugün “pahalılık” olarak görülen pek çok sorun kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Çünkü mesele fiyatlar değil, vatandaşın o fiyatlara karşı sahip olduğu alım gücüdür.
Milli Ekonomi Modeli tam da bu noktada devreye girer: milletin olanı millete veren, refahı tabana yayan ve ekonomik adaleti tesis eden bir anlayışla Türkiye’yi gerçek anlamda kalkındırmak.
Türkiye’de 5 milyon genç ne okuyor ne çalışıyor. Bu gençler yok sayılıyor, görmezden geliniyor. Oysa mesele sadece bir istatistik değil bu göz göre göre kaybedilen bir nesildir.
Bugün milyonlarca genç 30 yaşına gelmiş olmasına rağmen hâlâ ailesine bağımlı yaşıyor. İş bulamıyor; iş bulan geçinemiyor. Kendi hayatını kuramıyor, evlenemiyor, üretime katılamıyor. Eğitimde olanlar ise başka bir çıkmazın içinde; derinleşen fırsat eşitsizliği ve ağırlaşan ekonomik koşullar altında eziliyor.
Daha da tehlikelisi, bu tablo sadece ekonomik değil; aynı zamanda sosyal bir çöküşün habercisi. Anlam arayışını ve aidiyet duygusunu kaybeden gençler, kendilerine bir yön çizemediğinde, maalesef suç örgütlerinin, uyuşturucunun ve kolay yoldan para kazanma vaatlerinin hedefi haline geliyor. Çünkü sistem onlara meşru bir yol, onurlu bir gelecek sunmuyor.
Eğer bu gidişat durdurulmazsa bunun sonucu yalnızca bireysel trajediler değil Türkiye için çok yönlü bir toplumsal felaket olacaktır. Oysa bugün dünyada ülkelerin en büyük gücü; sahip oldukları nitelikli, üretken ve umutlu genç nüfustur. Biz ise bu en büyük gücümüzü kaybetme riskiyle karşı karşıyayız.
Çözüm bellidir ama irade gerektirir. Devlet, yeniden planlayan, yön gösteren, gençlerine yol açan bir akla kavuşmalıdır. Üretimi, istihdamı ve eğitimi bütüncül bir anlayışla ele alan güçlü bir planlama mekanizması kurulmalıdır. Ekonomik şartlar insan onuruna yakışır bir seviyeye getirilmeli, eğitimde fırsat eşitliği gerçek anlamda sağlanmalıdır.
Bu ülkenin tek bir gencini bile kaybetme lüksü yok. Her bir genci; üreten, kazanan, kendine ve milletine değer katan bireyler haline getirmek zorundayız. Çünkü gençliğini kaybeden bir ülke, geleceğini de kaybeder.
Fındık üretiminde dünyada birinci sıradayız ama işler değişiyor gibi görünüyor.
Karadeniz Bölgesine kahverengi kokarca belasını sarıp fındık üretiminin dibe vurmasına sebep olanları çok uzakta aramamak gerek.