Anahtar Parti Kurucular Kurulu ve MYK üyemiz Sayın Nazan Mehtap Göktaş’ın değerli eşi Bahri Göktaş’ın bugün Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu derin bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz.
Merhuma Allah’tan rahmet; Sayın Nazan Mehtap Göktaş’a, Göktaş ailesine ve yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyoruz.
Mekânı cennet olsun.
Yine Instagram DM’den, adı yine bende gizli başka bir eski öğrencimin; şehit verdiği kuzeninin dinmeyen acısını ve 10 Ağustos’ta TBMM Genel Kurulunda AK Parti, MHP, DEM Parti, YENİ Parti, CHP, Yeni Yol Partisi, HÜDA PAR, TİP, DBP, EMEP ve DSP mensubu milletvekillerinin, Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan’ın ve bazı bağımsız milletvekillerinin kabul oylarıyla yasalaşan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”a yönelik tepkisini dile getirdiği mesajı, tek bir satırına dokunmadan paylaşıyorum:
“Kuzenimi, kendi düğünümden 15 gün önce şehit verdim, düğünü iptal edelim dedim amcam müsade etmedi, acılı haliyle düğünümde hem ağladı hem oynadı. Üçüncü gün defnettiğimizde hala kan damlıyordu.. Yasaya evet diyenlere hakkımı helal etmiyorum.. Uyku haram oldu sayın hocam.. yargılandıklarını görmeden gözlerim açık gider.. ellerinizden hürmetle öpüyorum, sabırlar diliyorum.. sizin alanda oluşunuz bize güç veriyor”… evet Anahtar Parti olarak sorumluluğumuz büyüyor .
Genel Başkan Yardımcımız, Türk Dünyası ve Uluslararası İlişkiler Başkanımız Prof. Dr. Selma Yel, Kurucular Kurulu Üyemiz Serbülent Vatanoğlu ve Uşak İl Başkanımız Nurettin Urhan ile birlikte şehidimiz Abdullah Bıyık’ın kıymetli ailesini ziyaret etti.
Şehitlerimizin bizlere emaneti olan aileleri her zaman başımızın tacıdır. Aziz şehidimizin kıymetli ailesinin yanında olmak, hatırasını yaşatmak ve dualarımızı paylaşmak için kendilerini ziyaret ettik.
Şehidimiz Abdullah Bıyık’ı rahmet, minnet ve saygıyla anıyoruz.
Rabbim aziz şehidimizin makamını âli, ailesine sabır ve güç versin. 🇹🇷
Genel Başkan Yardımcımız, Türk Dünyası ve Uluslararası İlişkiler Başkanımız Prof. Dr. Selma Yel, Kurucular Kurulu Üyemiz Serbülent Vatanoğlu ve Uşak İl Başkanımız Nurettin Urhan ile birlikte Uşak Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Demir’i makamında ziyaret etti.
Nazik ev sahipliği ve misafirperverlikleri dolayısıyla Sayın Rektörümüze teşekkür ediyoruz.
Onların sırtı rahat yatak yüzü görmedi. Öyle bir nesildi ki bütün ömürleri, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü koruma mücadelesiyle geçti. Enver Paşa da o fedakâr neslin başta gelen isimlerinden biriydi. O, vatan tasavvurunu mevcut siyasi sınırların içine hapsetmeyen; Türklerin ve Müslümanların yaşadığı bütün coğrafyaları gönül haritasının bir parçası sayan büyük Türk-İslam birliği idealinin temsilcisiydi.
Bugün, Türkistan’ın bağımsızlığı uğruna mücadele ederken 4 Ağustos 1922’de, bugünkü Tacikistan’ın Belcivan bölgesindeki Çeğan Tepesi’nde Rus Kızıl Ordusu birlikleriyle çarpışarak şehit düşen Enver Paşa’nın şehadetinin 104. yıl dönümü…
Ruhu şad, mekânı cennet olsun. Allah rahmet eylesin.
MAKEDONYA TÜRKLERİ’NİN KAZANILMIŞ HAKLARI TEHLİKEDE!
Kuzey Makedonya Hükûmetinin hazırladığı “Kamuda Hakça ve Orantılı Temsil Yasa Tasarısı”, 15 Haziran 2026’da ülkenin başkenti Üsküp’te bulunan Kuzey Makedonya Cumhuriyeti Meclisinde görüşülmüş, 23 Haziran’da ise tasarıya ilişkin değişiklik teklifleri Meclis komisyonlarında ele alınmıştır.
Ancak tasarının hazırlanma sürecine Türk toplumunun görüşleri yeterince yansıtılmadığı gibi düzenlemede millî kotalar, ölçülebilir temsil hedefleri ve eksik temsil durumunda uygulanacak bağlayıcı hükümler de bulunmuyor. Hâlbuki Türkler ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 3,86’sını oluşturduğu hâlde kamu sektöründe yalnızca yüzde 2,152 oranında temsil imkânına sahip. Üstelik 1.251 kamu kurumunun 875’inde tek bir Türk dahi çalışmıyor.
Tasarı bu hâliyle yasalaşırsa mevcut adaletsizliği gidermek bir yana, Makedonya Türklerinin anayasal ve kazanılmış temsil hakları daha da zayıflayacak, kamu kurumlarındaki dışlanmışlıkları kalıcı hâle gelecektir. AK Parti Hükûmetinden ise şu ana kadar bu girişime karşı etkili bir itiraz sesi yükselmemiştir.
Anahtar Parti iktidarında Türkiye, Makedonya Türklerini ilgilendiren bu tür süreçleri uzaktan izlemeyecek; onların temsilcileriyle birlikte diplomatik girişimlerde bulunarak ölçülebilir istihdam hedefleri, bağlayıcı bir uygulama takvimi ve etkili bir denetim sistemi kurulmasını talep edecektir. Çünkü hakça temsil, çoğunluğun lütfu değil, Makedonya Türklerinin anayasal hakkıdır!
Tam 52 yıl önce bugün, 20 Temmuz 1974’te Başbakan Bülent Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan, tüm baskı ve tehditlere rağmen Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanarak Kıbrıs Türk halkını korumak için Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlattı. “Ayşe Tatile Çıksın” parolasıyla başlatılan bu harekât, Kıbrıs Türkü’nün varlığını ve güvenliğini teminat altına alan tarihî, hukukî ve meşru bir adımdı.
Aradan geçen 52 yıla rağmen bugün de başta AB, GKRY ve BM öncülüğünde KKTC’nin egemen eşitliğini ve kazanılmış haklarını zedelemeyi amaçlayan her türlü plan ve dayatmayı reddediyoruz.
Bu vesileyle, bu tarihî karara imza atan Başbakan Bülent Ecevit ile Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ı, aziz şehitlerimizi ve kahraman gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyor; KKTC‘nin 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı’nı yürekten kutluyoruz.
EVLAD-I FATİHAN BATI TRAKYA TÜRKLÜĞÜ KİMSESİZ DEĞİLDİR!
Çoğunuzun malumu olduğu üzere, Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması için hazırlıklar aralıksız devam ederken, Yunanistan da sanki bizim aklımızla alay edercesine Batı Trakya Türklerine yönelik baskı ve hak ihlallerine her geçen gün yenilerini ekliyor.
24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile Batı Trakya Türklerinin eğitim hakları uluslararası güvence altına alındığında, Batı Trakya’da Türk-Müslüman azınlığa ait 300’ün üzerinde ilkokul bulunuyordu; 1926 yılı resmî kayıtlarında ise bu sayı 307 olarak yer alıyordu. Buna rağmen Yunanistan, sonraki yıllarda çeşitli idari ve hukuki gerekçeler ileri sürerek bu okulları birer birer kapattı. Son olarak 13 Temmuz 2026 tarihinde, öğrenci sayısının yetersiz olduğu gerekçesiyle alınan kararla 8 Türk azınlık ilkokulu daha kapatıldı ve faaliyette kalan okul sayısı 76’ya kadar düşürüldü.
Hal böyleyken, Lozan’ın öngördüğü mütekabiliyet ilkesi neden Yunanistan’a karşı işletilmiyor? Bizim için Lozan Barış Antlaşması, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde vazgeçilmez kırmızı çizgi olup haklarımız eksiksiz uygulanmadan ve Batı Trakya Türklerinin eğitim ile dinî haklarına yönelik ihlaller son bulmadan, tek taraflı taviz niteliği taşıyabilecek hiçbir adıma rıza gösterilemez
RUSYA’NIN KIRIM TÜRKLERİNE YÖNELİK BASKI VE ZULMÜ ARTARAK DEVAM EDİYOR
Rusya’nın Şubat-Mart 2014’te Kırım’ı işgal etmesi ve 18 Mart 2014 tarihinde uluslararası hukuka aykırı şekilde ilhak etmesiyle başlayan baskı politikası, aradan geçen yıllara rağmen giderek ağırlaşmakta olup 15 Ekim 2025 tarihinde düzenlenen eş zamanlı ev baskınlarında Kırım Türkü Esma Nimetullayeva, Nasiba Saidova, Fevziye Osmanova ve Elviza Aliyeva gözaltına alınmış, ertesi gün Rusya’nın terör örgütü kabul ettiği Hizb-ut Tahrir’e üye olmak ve faaliyetlerine katılmak suçlamasıyla tutuklanmışlardır.
Haklarında şiddet eylemine katıldıklarını gösteren somut bir delil olmamasına rağmen, Akmescit’teki Rusya denetimindeki mahkeme 10 Haziran 2026 tarihinde tutukluluk sürelerini 14 Eylül 2026 tarihine kadar uzatmıştır.
Gelen bilgiler daha da vahimdir. Beş çocuk annesi Esma Nimetullayeva’nın cezaevindeki kontroller sırasında başörtüsünü çıkarmaya zorlandığı, kadınların ailelerinin ise duruşmaya alınmadığı bildirilmektedir.
Türkiye’den bu olaya ilişkin kamuoyuna yansıyan güçlü ve açık bir resmî tepkinin gelmemesi de son derece manidardır. Hâlbuki Kırım Türkleri tarih boyunca Türkiye’yi kendilerine en yakın devlet ve en güçlü dayanak olarak görmüş; yetiştirdikleri devlet adamları, aydınlar ve fikir öncüleriyle de Türk Dünyası’nın ortak kültür ve eğitim hayatına yön vermişlerdir.
Tarihi gerçekler ışığında Kırım Türkleri de kendi ana vatanlarında kimliklerini, dillerini, kültürlerini ve temel haklarını özgürce yaşama hakkına sahiptir. Bu tarihî sorumluluğun ve ortak vicdanın gereği olarak biz de uluslararası hukuk çerçevesinde Kırım Türklerinin haklı davasını ve maruz kaldıkları zulmü her platformda dile getirmeye, onların sesi olmaya devam edeceğiz @kirim_tatar@kirimgenc@qha_kirimhaber
MİLLETİN SIRTINA YENİ YÜK: IRAK PETROL DAVASINDA 1,47 MİLYAR DOLARLIK TAZMİNAT KESİNLEŞTİ
13 Temmuz 2026 tarihinde kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Paris Temyiz Mahkemesi, Türkiye’nin itirazını reddetmiş ve Irak’ın 2014 yılında açtığı davada hükmedilen 1 milyar 471 milyon dolarlık tazminat kesinleşmiştir.
Davanın temelinde, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) Irak Merkezi Hükûmeti’nin onayı olmadan çıkardığı petrolün Türkiye üzerinden ihraç edilmesi bulunmaktadır. Bu nedenle Irak, 23 Mayıs 2014 tarihinde Türkiye ve BOTAŞ aleyhine tahkim davası açmış, Uluslararası Ticaret Odası Tahkim Mahkemesi de 13 Şubat 2023 tarihinde Irak lehine karar vermiştir.
Bu süreçte petrol ticaretinden gelir elde eden yapılar arasında en çok adı geçen şirketlerden biri Powertrans olmuştur. Ancak şirketin gerçek sahipleri hâlâ bilinmemektedir.
Ortada cevap bekleyen şu sorular vardır: Eğer bu ticaretin ekonomik kazancı özel şirketlere gittiyse, neden 1 milyar 471 milyon dolarlık faturayı Türkiye ve dolayısıyla millet ödemektedir? Bu şirketlerin sahipleri neden hâlâ açıklanmamaktadır?
AB’NİN KIBRIS’A ÖZEL TEMSİLCİ ATAMASI YOK HÜKMÜNDEDİR
Kıbrıs meselesinin çözümü, adadaki iki halkın ve iki devletin iradesinden geçmektedir. Avrupa Birliği’nin Kıbrıs Türk halkını yok sayarak atadığı özel temsilci ve ortaya koyacağı herhangi bir plan, Kıbrıs Türkleri açısından yok hükmündedir.
Toprak tavizi dayatmalarının hiçbir meşruiyeti yoktur. Kıbrıs Türk halkı, can güvenliğini ve siyasi eşitliğini tehlikeye atacak hiçbir dayatmayı kabul etmeyecektir.
1963-1964 yıllarında Batılı gazeteler, Kıbrıs Türklerine yönelik katliamları ve toplu mezarları dünyaya duyurmuştur. Srebrenitsa’yı seyreden, Gazze’deki insanlık dramı karşısında etkili olamayanların bugün Kıbrıs Türklerine insan hakları dersi vermesi ibret vericidir.
Kıbrıs Türkü azınlık değil, 1960 Cumhuriyeti’nin kurucu ortağıdır. Kaderi hakkında karar verecek olan Brüksel değil, Kıbrıs Türk halkıdır.
Bize küresel sistemin yıllarca “Türkler Anadolu’ya 1071’de geldi” ezberini neden dayattığını şimdi daha iyi anlıyor musunuz?
Çünkü Türk tarihini Malazgirt’ten başlatmak, Anadolu ile Türkler arasındaki çok daha eski bağları görünmez hâle getirmenin en kolay yoludur.
Sakalar (İskitler), Hunlar ve çeşitli bozkır toplulukları Anadolu ile temas hâlindeydi. Doğu Roma ordularında Türk kökenli askerler görev yapıyordu. Malazgirt ise Türklerin Anadolu ile ilk karşılaşması değil; Anadolu’nun kalıcı olarak Türk yurdu hâline gelmesinin dönüm noktasıdır.
Tarih, ezberletilenlerden çok daha farklı olup biz 1071 öncesinde de Anadolu’daydık .
14-16 Temmuz 1959 Kerkük Katliamı
14-16 Temmuz 1959 tarihlerinde Kerkük’te Türkmenlere yönelik gerçekleştirilen katliamda yüzlerce soydaşımız şehit edildi, yaralandı ve yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldı. Bu acı, Türk dünyasının hafızasında silinmeyecek bir yara olarak yaşamaya devam etmektedir.
Srebrenitsa’dan Doğu Türkistan’a, Kerkük’ten dünyanın dört bir yanındaki mazlum coğrafyalara uzanan bu acılar bize sessiz kalmamanın önemini bir kez daha hatırlatmaktadır.
Kerkük Katliamı’nın 67. yıl dönümünde aziz Türkmen şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyor; unutmadığımızı, unutturmayacağımızı bir kez daha ifade ediyoruz.
TARİH UNUTMAZ; MİÇOTAKİS UNUTMUŞ OLSA DA…OYSA VEFA BİR MEDENİYET UNSURUDUR
NATO Zirvesi için Türkiye’nin davetlisi olarak Ankara’ya gelen Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in, resmî karşılama törenindeki rahat ve halk arasındaki ifadeyle biraz da “kabadayıca” yürüyüşü dikkat çekmişti. Ancak daha dikkat çekici olan, zirvenin hemen ardından Türkiye’yi suçlayan açıklamalarda bulunmasıdır.
Oysa Türk kültüründe tuz-ekmek hakkı önemli bir yere sahiptir. Bir kahvenin kırk yıl hatırı olduğuna inanırız biz. Türklerle tarihî ve kültürel bağları bulunan Macarlarda da ekmek ve tuz, misafire duyulan saygının ve vefanın sembolü olarak kabul edilmektedir. Ancak ne yazık ki bu vefayı her millette ve her siyasetçide görmek mümkün değildir.
Tarih boyunca Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar pek çok siyasi sığınmacıya kapılarımızı açtık. Bunlardan biri de bugünkü Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in ailesidir.
21 Nisan 1967 tarihinde Yunanistan’da Albaylar Cuntası yönetime el koyduğunda, baba Konstantinos Miçotakis tutuklanmış ve daha sonra ev hapsine alınınca 1968’de dönemin Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in yardımıyla ailesiyle Türkiye’ye sığınmıştır. O sırada henüz altı aylık günümüzün Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis de gelenler arasındadır.
Elbette devletler arasındaki ilişkiler menfaatler üzerine kuruludur. Ancak tarih de milletlerin hafızasıdır. Bir zamanlar Türk devletinin uzattığı yardım eli sayesinde güvenliğe kavuşan bir ailenin mensubunun, bugün Türkiye’ye yönelik itham ve suçlamalarda bulunması dikkat çekici olup en azından asılsız suçlamalarda bulunmaması gerekir.
Çünkü bazı olaylar yalnızca diplomatik kayıtların değil, vicdanların da konusudur. Tuz-ekmek hakkını önemseyen, bir kahvenin kırk yıl hatırı olduğuna inanan bir millet için vefa yalnızca bir erdem değil, aynı zamanda bir medeniyet ölçüsüdür.
#TarihUnutmaz #Vefa #Türkiye #Yunanistan #Miçotakis #NATO #TürkKültürü #TuzEkmekHakkı #Medeniyet #Diplomasi #KomşulukHukuku #Tarih
Türk Devletleri Teşkilatı Güçlendikçe, Türklerle Tarihî ve Kültürel Bağları Bulunan Halklar Köklerini Daha Güçlü Hatırlayacaklar
Macaristan’ın son yıllarda Türklük ile tarihî akrabalık bağlarını çok daha güçlü şekilde vurgulaması, Türk Devletleri Teşkilatı’nda gözlemci üye olarak yer alması ve 2008 yılından bu yana düzenlenen Kurultaj (Uluslararası Hun-Türk Kurultayı) etkinliklerinde Hun, Attila ve bozkır mirasını öne çıkarması dikkat çekmektedir.
Benzer açıklamalar son yıllarda Bulgaristan’dan da gelmeye başlamış olup bazı Bulgar tarihçileri, Proto-Bulgarların Türk kökenlerine ve Han Asparuh tarafından 681 yılında kurulan Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun (Tuna Bulgar Devleti) tarihî karakterine ilişkin değerlendirmelerini daha güçlü şekilde dile getirmeye başlamışlardır. Temmuz 2026’da Bulgar tarihçi Stoyan Dinkov, Proto-Bulgarların Türk kökenli olduğunu, Bulgarların tarihî olarak Hun ve Attila mirasıyla bağlarının bulunduğunu ve bu tarihî gerçeklerin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir.
Aslında Proto-Bulgarların kökenleri uzun yıllardır akademik çalışmaların konusudur. Han Kubrat’ın kurduğu Büyük Bulgar Devleti, Han Asparuh’un kurduğu Tuna Bulgar Devleti ve 922 yılında İslamiyet’i resmen kabul eden İtil Bulgar Devleti üzerine yapılan araştırmalar, Bulgarların erken dönem tarihindeki Türk etkisini ortaya koyan çalışmalar arasında yer almaktadır.
Yaşananlar yeni bir tarih yazımından çok, uzun yıllar çeşitli siyasi ve ideolojik sebeplerle geri planda bırakılan bazı tarihî gerçeklerin yeniden tartışılmaya başlanmasından ibarettir. “Neden şimdi?” sorusunun cevabını ise son yıllarda giderek güçlenen ve uluslararası alanda etkisini artıran Türk Devletleri Teşkilatı’nın oluşturduğu çekim gücünde aramak gerekmektedir.
Gerçek dünya tarihi; siyasi baskılardan, ideolojik kalıplardan ve dönemsel çıkar hesaplarından bağımsız şekilde yazılabildiği gün, Türk tarihinin ne kadar derin köklere sahip olduğu ve dünya tarihinin şekillenmesinde ne derece etkili rol oynadığı çok daha net ortaya çıkacaktır. Bizim temel önceliklerimizden biri de bu yöndeki ilmî çalışmalara ağırlık vermek, Türk tarihinin yeterince incelenmemiş yönlerini belge ve kaynaklar ışığında ortaya koymak olacaktır .
#TürkDevletleriTeşkilatı #Macaristan #Bulgaristan #ProtoBulgarlar #BüyükBulgarDevleti #TunaBulgarDevleti #İtilBulgarDevleti #Hunlar #Attila #Kurultaj #TürkTarihi #Oğuzlar #Anahtarparti
NATO Zirvesi'nin Ankara'da başlamasına günler kala, önceki postlarımızda defaten ifade ettiğimiz üzere Tom Barrack'ın Doğu Akdeniz çıkışları ile BM Genel Sekreteri'nin Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín'ın Kıbrıs'a ilişkin önerilerini , Türkiye ile KKTC'yi dışarda bırakarak Doğu Akdeniz'de ABD, Yunanistan, GKRY, İsrail ve Mısır’ın enerji, güvenlik ve deniz yetki alanları üzerinde söz sahibi olma çabalarından ayrı düşünmek mümkün değildir.
Daha da vahimi, sanki Türkiye bir savaş kaybetmiş, masaya mağlup oturmuş veya Kıbrıs'taki haklarından vazgeçmek zorundaymış gibi gündeme getirilerek Maraş, Güzelyurt, Mesarya’nın iadesi ve Türk askeri varlığının sonlandırılarak garantörlük sisteminin yeniden tartışmaya açılmasının talep edilmesidir.
Tarih, verilen her tavizin çoğu zaman yeni talepleri beraberinde getirdiğini göstermektedir. Osmanlı Devleti, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nı askerî olarak kazanmasına rağmen İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya'nın müdahalesiyle 1898 yılında adaya özerklik verilerek uluslararası denetim altına alınmış ve Osmanlı askeri çekilmek zorunda bırakılmıştır. Ardından Yunan Prensi George yüksek komiser olarak atanmış ve müteakiben 1908'de Girit Meclisi tek taraflı olarak Yunanistan'a bağlandığını ilan etmiştir. Bu süreç 1913 yılında adanın resmen Yunanistan'a ilhak edilmesiyle tamamlanmıştır. Önce özerklik, ardından uluslararası denetim, sonra askerî varlığın sona erdirilmesi ve nihayet egemenliğin kaybı... Kısacası savaş meydanında alınamayan sonuç, diplomasi masasında ve aşamalı tavizlerle elde edilmiştir.
Biz bu süreci asla unutmadık. Bugün de Doğu Akdeniz'de keşfedilen enerji kaynaklarının, deniz yetki alanlarının, uluslararası ticaret ve ulaştırma hatlarının yanı sıra bölgesel askerî dengelerin Kıbrıs'ı küresel ve bölgesel güçlerin rekabet sahasına dönüştürdüğünü; Türkiye ile KKTC'yi bu denklemin dışında bırakmaya yönelik girişimlerin sürdüğünü biliyoruz. Bu nedenle bugün talep edilen önerileri yalnızca Kıbrıs'ta bir çözüm arayışı olarak görmek mümkün olmayıp aksine Doğu Akdeniz'de şekillenen daha geniş bir jeopolitik paylaşım ve nüfuz mücadelesinin parçası olduğunun farkındayız.
Bu nedenle hem Kıbrıs Türklerinin hak ve güvenliğinin korunması ve hem de uluslararası hukuktan kaynaklanan garantörlük haklarının, Doğu Akdeniz'deki meşru deniz yetki alanlarının, enerji güvenliğinin ve millî güvenliğin korunması yalnızca bugünün siyasi tercihleri değil, gelecek nesillere bırakacağımız vatanın, egemenlik haklarımızın ve millî menfaatlerimizin korunmasıdır. Kısacası Kıbrıs meselesi, çocuklarımızın geleceği meselesidir.
Sonuç olarak NATO Zirvesi birçok farklı güvenlik başlığını ve ittifakın geleceğine ilişkin tartışmaları içeriyor olsa da hangi gerekçeyle olursa olsun Türkiye'nin millî güvenliğinden, etkin ve fiilî garantörlük haklarından, KKTC'nin egemen eşitliğinden ve Doğu Akdeniz'deki stratejik menfaatlerinden taviz verilmesi kabul edilemez.
Bu nedenle toplantı sonuçlanıncaya kadar gelişmeleri dikkatle takip edecek, Kıbrıs konusunda gündeme gelebilecek her türlü girişimi millî menfaatler açısından değerlendirecek ve teyakkuzu elden bırakmayacağız.
#Kıbrıs #KKTC #DoğuAkdeniz #MaviVatan #Maraş #Güzelyurt #Girit #TomBarrack #MariaAngelaHolguin #NATOZirvesi #DoğuAkdenizEnerji #Türkiye