"destê şêx maçi mekin
ev şêx ne qutbê razi ye
tac û şewket tev xebata
destê sar û taziye.
türkçesi
şeyhin elini öpmeyin
mukaddes değil elleri
bilin ki tac da kudret de
emeğidir çıplak elin."
Cigerxwin
Harun, askerdeyken karım hasta beni götürün der. Helikopter vermemişler, karısı ölür. Ama Paşa’nın ağzına layık bir kutu tulum peynir için helikopter kaldırıcaklarını duyunca çıldırır. Harun’un eşkıyalık günleri başlar ondan sonra.
Kürt milliyetçiliğinin temel açmazı örgütsüzlüğüdür. Örgütsüz özne, Lacancı anlamda arzusunu sürekli söylem düzeyinde yeniden üretir; çünkü onu eyleme ve sorumluluğa zorlayacak simgesel bir bağ yoktur. Bedel ödemeyen arzu, kendisini haklı çıkarmakla yetinir.
Bu nedenle siyasal bir yapıya dönüşmek, bazı Kürt milliyetçileri açısından mevcut konfor alanını bozma riski taşır. Çünkü siyasal örgütlenme yalnızca hak talep etmeyi değil, aynı zamanda sorumluluk almayı, hesap vermeyi ve süreklilik üretmeyi gerektirir. Tam da bu yüzden örgütlü siyaset çoğu zaman bilinçli ya da bilinçdışı biçimde ertelenir.
Sonuçta siyaset giderek dijital bir söylem alanına sıkışır. Örgütlü pratiğe dönüşmeyen entelektüel tartışmalar ise zamanla hakikat arayışından uzaklaşarak narsistik tatmini besleyen ego savaşlarına dönüşür. Arzu dolaşır; fakat siyasal özne kurulamaz.
“Sonraları ama özellikte sürgünde, gece yarıları, elimde dolmakalem, Hilvan’daki hapishanede bana verilen büyük boya çizgili deftere benzer defterlerde, harfler, harflerden sözcükler, sözcüklerden cümleler, cümlelerden anlatılar ve romanlar yaratmaya başladığım dönemlerde hep bir şeyi düşündüm; eğer babamın ve dedemin elinde de kalem olsaydı ve o kalem kağıdın üzerinde hareket etseydi, ileriye ve kimi zaman geriye doğru gidip gelseydi, kalemin, benim yaptığım gibi, harfleri, sözcükleri, cümleleri birbirine bağlayarak, kimi harf ve sözcüğün üzerini çizerek, kimisini düzelterek, eklemeler yaparak ama hep ileriye doğru kayarak, onlar öldükten sonra bile onlara ait, anlamı olan bir elyazması, bir stil, bir eser yaratabildiklerini görselerdi, benim yaptığın gibi, ellerinde kırmızı kalem, sevdikleri bir kitaba gömülüp, kitaptaki harfler, sözcükler, cümleler aracılığıyla onların hayat ve dünyasından farklı hayat ve dünyalara etkileyici, öğretici, eğlendirici bir yolculuğa çıksalardı, dünyayı ortak bir mekan haline getiren kitabın verdiği duyguyla kendilerini bir dünya insanı olarak hissetselerdi, yine öyle ruhları ezik, öyle mahzun, öyle boynu bükük, öyle kendi iç dünyalarına çekilmiş, dalgın olurlar mıydı?”
Bir Yalçın Küçük Hatırlatması
Yalçın Küçük, Kürtlerin ve Türkiye’nin yakın tarihinde önemli bir figürdür. Kemalist, Ergenekoncu, solcu ya da Marksist tanımları onu tam açıklamaz. O, öncelikle bir “Türkiye fedaisi”dir. Tek amacı Türkiye’nin bekasıdır. Kürtlerle ilişkisi de bu temele dayanır: Kürtleri Türkiye’nin varlığı için kullanılabilir bir güç olarak tutmak.
Yalçın Küçük, 1938 Hatay doğumlu, yarı Türkmen yarı Kafkas asıllı yazar, tarihçi ve siyasetçidir. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni birincilikle bitirmiş, 30’a yakın kitap yazmış, ansiklopedi çıkarmıştır. Yale ve Birmingham üniversitelerinde eğitim görmüş, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Rusça, İbranice’nin yanı sıra Kürtçenin Kurmanci ve Sorani lehçeleri ile Farsça da bilmektedir.
Türkiye’de sol düşüncenin ve Marksizmin önde gelen isimlerinden biri olarak uzun yıllar gazete, dergi ve televizyon programlarıyla büyük düşünsel otorite olmuştur. Derin devlet, ordu ve istihbaratın sol çevreleri yönlendirmede kullandığı önemli figürlerden kabul edilir. AKP döneminde güç kaybetmiş, Ergenekon davasında tutuklanmış, sonra beraat etmiştir.
Yalçın Küçük’ün Öcalan’la yakınlığı bireysel bir tercih değil, Türk devleti ile Öcalan arasında köprü görevi üstlenmek üzere planlanmış stratejik bir ilişkidir. 1993-1996 yılları arasında Şam’ı ikinci evi yaptı. Öcalan ona “Hocam”, Küçük ise Öcalan’a “Sayın Başkan, Apo kardeşim, sevgili başkanım” diye hitap ediyordu. Bu dönemde PKK’nin TV ve medya organlarında ideolojik çizgiyi belirleyen bir “APO’cu militan” gibi görünüyordu.
Küçük, Öcalan’ı Kürtlerin tartışmasız tek önderi hâline getirmek için 1993’te yaptığı röportajları Dirilişin Öyküsü adlı kitapta topladı. Kitap, o dönemde birçok yayının yasaklandığı ortamda sorunsuzca basıldı ve satıldı. Öcalan’a ruhani ve insanüstü özellikler yüklenerek efsaneleştirildi: çocukluğu, annesiyle ilişkisi, namaz kılışı gibi detaylar doğaüstü bir üslupla anlatıldı.
Küçük övgülerinde ileri giderek şöyle diyordu:
“Harran’ın altından kanallar açılıyor, üstü yeşerecek. Bu güzel ama PKK ve özellikle lideri Apo, Kürt insanının başında gül bahçesi açtırıyor.”
1994-95 yılbaşı gecesi Şam’daki Mazlum Doğan Parti Merkezi’nde ilginç bir tiyatro sahnelendi. Yalçın Küçük, Bilge Su Erensu, Abdulkadir Konuk ve Ali Haydar Cilasun sahnedeydi. Öcalan kendini, Erensu Tansu Çiller’i, diğerleri halkı ve aydınları canlandırdı. Oyunda Öcalan, Çiller’i yeniyordu.
Bu gösteri, görünürde “Kürt-Türk kardeşliği” mesajı verse de aslında Kürtlerin Türkiye’ye hizmet edecek şekilde yönlendirilmesinin bir parçasıydı. Aynı dönemde Kuzey Kürdistan’da köyler boşaltılıyor, Botan başta olmak üzere faili meçhuller artıyor, büyük bir toplumsal ve kültürel yıkım yaşanıyordu.
1994-95 yıllarında Yalçın Küçük’ün gözetiminde PKK önemli değişiklikler yaşadı. 1995 kongresinin belgelerini Küçük hazırladı. PKK bayrak değiştirdi, “sosyal devrim” kavramını öne çıkardı. Böylece Kürt meselesi ulusal kimlik ve kendi kaderini tayin hakkından uzaklaştırılarak sosyal ve kültürel sorunlara indirgendi.
Ayrıca Barzani ve KDP düşmanlığını sistematik hâle getirdi. Barzani ailesinin “Yahudi” olduğu ve kurulacak bir Kürdistan’ın “ikinci İsrail” olacağı iddialarını ilk dile getirenlerden biriydi. Kendi ifadeleriyle:
“Bence Öcalan terörist değildir ama Barzani teröristtir… Bizim Kürtlerimizi Barzani’ye saldırtalım… Tek Türk kalsam yine de silah alır Barzani’ye karşı savaşırım.”
Bu söylemler hâlâ PKK tarafından kullanılmaktadır. 1995’te bu doğrultuda Güney Kürdistan’a karşı “ikinci 15 Ağustos hamlesi” gerçekleştirildi.
Yalçın Küçük, PKK’yi “Kürdistani” çizgiden uzaklaştırıp Türkiye devletinin istediği çizgide tutma stratejisinde kilit rol oynamıştır. Makaleleri ve görüşleri, Öcalan’ın 1999 İmralı savunmalarıyla büyük benzerlik gösterir. Bugün Kuzey Kürdistan’daki kültürel ve toplumsal yıkıma bakıldığında, bu stratejinin sonuçları daha net görülmektedir.
Darka Mazi’den kısaltılarak alınmıştır.
Mağlubiyetleri zaferlerinden çok olan Kürt milletinin yaşam denilen bu anlatıda yeri neresiydi? Kuşatılmış oldukları koşullara rağmen haysiyetlerini nasıl koruyabilirlerdi? İhanetlere rağmen kendilerini her seferinde nasıl yaratabilirlerdi?