PKK’ya karşı olan Kürt gruplar gerçekleri açıklıyor.
Kandil’e Hendek saldırılarını başlatması emrini veren Öcalan, talimatı iletmesi için Sırrı Süreyya Önder görev vermiş.
Sonra da saldırı başlatılmış.
O hani sevgi sözcüklerine boğduğunuz ve devlet töreniyle uğurladığınız ‘sevimli’ adamın gönderdiği talimatla 793 asker ve polisimiz şehit olmuş.
Sevgi sözcüklerine devam…
104 yıl önce bugün, 26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe’de Türk topçusunun gürleyen ateşi yalnız düşman mevzilerini değil, Türk’ü Anadolu’dan söküp atmak isteyen emperyalizmin hayallerini de parçaladı.
Mustafa Kemal, Türk milletinin esir edilemeyeceğine, aman dilemeyeceğine ve en karanlık anda bile kendi kaderini değiştirecek büyük enerjiyi içinden çıkaracağına inanarak taarruz emrini verdi.
Dört gün sonra Dumlupınar’da ateş ve ihanetle imtihan edilen Türk, tarih sahnesine yeniden ve büyük bir zaferle çıktı; 9 Eylül’de işgal ordusunu denize dökerek Sevr paçavrasını tarihin çöplüğüne attı.
O sabah Kocatepe’den yükselen ses, aslında yok edilmek istenen bir milletin dünyaya ilanıydı: Biz buradayız, teslim olmayacağız, yeniden ayağa kalkacağız!
Bugünümüzü Mustafa Kemal Atatürk’e, onun liderlik ettiği kahraman ordumuza ve cephe gerisinde varını yoğunu ortaya koyan büyük Türk milletine borçluyuz.
Bugünler de geçer. Çünkü Türk, tarihi boyunca ateşle ve ihanetle sınandı; düştü ama yeniden ayağa kalktı, kuşatıldı ama teslim olmadı. Kocatepe’nin ateşi sönmedi; 104 yıldır yolumuzu aydınlatıyor. Büyük ve Kutsal Taarruz’un 104. yılı kutlu olsun.
Pervin Buldan, kendisiyle ilgili Engin Balım'ın söylediklerini paylaştığımız videoyu mahkeme kararı ile sildirdi.
Sonra ben tekrar yayınladım.
Tekrar mahkemeye başvurdu.
Yine Türkiye'den engelletti ve sildirdi.
Silinirse tekrar yükleyeceğimi söylemiştim.
Yine engelletmesi ve sildirmesi için tekrar paylaşıyorum.
Yeniden sildirdikten sonra bir daha paylaşacağım.
Yunan Amiral Spanos’un Atina’ya reçetesi: Ege’de 12 mil karasuyu, MEB ilanı ve GKRY ile MEB sınırlandırması. Yani Türkiye ile denizde geri dönülmez bir hesaplaşmanın bütün düğmelerine aynı anda basmak.
Yunanistan bu kışkırtıcı önerileri hayata geçirirse, kısa süre içinde Ege ve Doğu Akdeniz’de geri dönülmez şekilde kaybeden taraf olur.
Mavi Vatan haritadan sahaya indiği zaman bir daha geri dönmez.
Biraz tarih okumak lazım.
The YouTube podcast of my latest Substack article, titled “From the Strait of Hormuz to the Black Sea, from the Danube to the Rhine: A New Food Crisis,” is now online at the link below.
https://t.co/yHfQQrjZDp @YouTube
Yeni Substack makalemde, Hürmüz’den Karadeniz’e, Tuna ve Ren’den Panama’ya uzanan hatta giderek büyüyen küresel gıda güvenliği riskini ele aldım.
Karadeniz’de savaş tahıl ticaretini vururken, Tuna ve Ren’de kuraklık taşımacılığı daraltıyor. Hürmüz’de enerji ve gübre akışı tehdit altında; Panama’da su seviyeleri düşüyor, El Niño ise küresel tarım için yeni riskler yaratıyor.
Dünya için asıl tehlike bu krizlerin herhangi biri değil, birkaçının aynı anda yaşanması. Çünkü 21. yüzyılda gıda güvenliği artık sadece tarlada ne kadar üretildiğiyle değil, denizlerin, boğazların, nehirlerin, limanların ve enerji-gübre zincirinin açık tutulabilmesiyle belirleniyor.
https://t.co/a5LhPnRo9Y
ABD Denizcilik Enstitüsünün yayın organı USNI News’in, 7. Filo Sözcüsü’nün açıklamasına dayanarak doğruladığına göre Arleigh Burke sınıfı USS Benfold muhribi, 24 Temmuz’da jeneratör arızası nedeniyle Güney Çin Denizi’nde denizci tabiri ile çöktü.
Gemi dört gün boyunca denizde hareketsiz kaldı. Kuzine, tuvalet, klima ve içme suyu sistemleri çalışmadı. Elektrik ancak 30 Temmuz’da, Filipinler Subic Körfezi’ne ulaştıktan sonra yeniden sağlanabildi.
Denizde her şey olabilir. Bir savaş gemisinde yardımcı (jeneratör) arızası, elektrik kesintisi veya yangın yaşanabilir. Gemi Komutanlığımız sırasında hepimizin başına geldi
Asıl ölçüt, personelin acil durum usullerini uygulayarak arızayı ne kadar kısa sürede kontrol altına alabildiği ve geminin savaşma yeteneğini ne hızla geri kazanabildiğidir.
Barış şartlarında, düşman ateşi altında olmayan ileri konuşlu bir muhribin dört gün hareketsiz kalması ve kendi elektrik üretimini tam olarak sağlayamaması personel eğitimi, bakım-tutum, yedekleme sistemleri, malzeme hazırlığı ve donanma doktrini bakımından ciddi sorular doğurur.
Bu olay yalnızca bir gemi arızası değildir. ABD Donanmasının uzun konuşlanmalar, yoğun harekât temposu, bakım açıkları ve personel yorgunluğu altında karşı karşıya bulunduğu harbe hazırlık sorunlarının son derece endişe verici bir işaretidir.
Cem Gürdeniz:
Barrack, Türkiye’deki Kürt meselesi ile Suriye’deki SDG/YPG meselesini daha geniş bir bölgesel siyasi düzenlemenin parçaları olarak ele alıyor.
Özellikle Suriye’de Kürtlerin merkezi devlet yapısına entegrasyonunu vatandaşlık, kültürel haklar ve siyasi katılım üzerinden tarif ediyor.
Bu yaklaşım, Türkiye’de yürütülen silah bırakma ve hukuki entegrasyon süreciyle paralel bir çerçeve oluşturuyor.
***
Türkiye dört bir yandan ABD cenderesinde https://t.co/gFrp1ntIf0
Türkiye NATO Zirvesi sonrasında Batı ile ilişkilerini hızla yakınlaştırırken, aynı Batı sistemi Türkiye'nin en hassas jeopolitik alanlarında Yunanistan-GKRY-İsrail eksenini güçlendiren adımlar atıyor.
Karadeniz'de Türkiye Rusya-Ukrayna savaşının ekonomik ve stratejik maliyetlerini taşırken, Doğu Akdeniz'de IMEC (Hinditsan Akdeniz Ekonomik Koridoru), GSI (İsrail-GKRY-Yunanistan Büyük Deniz Elektrik Bağlantısı Projesi) ile İtalyan ENI enerji devi üzerinden baskılar artıyor.
Fransa'nın GSI projesinde büyük ortak olması ve aynı zaman diliminde Amerikan DFC (Kalkınma Fonu)'nun projeye dahil olması Temmuz 2024'te Donanmamızın Kaşot Kerpe hattında kıta sahanlığımızda izinsiz araştırma yapan İtalyan gemisine müdahalesinin bir benzerinde karşımıza bu kez ABD ve Fransa'nın da çıkacağını işaret ediyor.
Burada Hedefin Mavi Vatan olduğu ve Türkiye'nin 18 Mart 2020'de BM'ye deklare ettiği kıta sahanlığı sınırlarına meydan okuma sürecinin başlayacağını söyleyebiliriz. Yunanistan veya Fransa Türkiye'den izin alırsa sınırlarımızı tanır. İzinsiz giriş yaparlarsa egemenliğimize meydan okurlar.
Hatırlatalım Mavi Vatan sınırları 21.yüzyılın Misak-ı Milli sınırlarıdır.
Bu konuları son Youtube programımda detaylı anlattım.
https://t.co/dIg0QDHLXt @YouTube
NATO Zirvesi sonrası yaşanan gelişmeleri yan yana koyduğumuzda, başta iç istikrar ve Doğu Akdeniz olmak üzere Türkiye açısından dikkatle izlenmesi gereken yeni bir jeopolitik tablo ortaya çıkıyor. Zirvenin hemen ardından ABD’nin Türkiye’nin jeopolitik hassasiyetleri üzerindeki baskıcı hamlelerini görüyoruz.
23 Temmuz’da ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesinden Doğu Akdeniz Geçiş Kapısı Yasası geçti. Bu yasa, Doğu Akdeniz’i Hindistan–Orta Doğu–Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC)’in Avrupa’ya açılan stratejik kapısı olarak kabul ederken, Akdeniz denizaltı elektrik bağlantı projesini (GSI) ise bölgenin kritik enerji altyapısı olarak görüyor. İsrail, Yunanistan ve GKRY’nin içinde bulunduğu proje, Türk deniz yetki alanlarıyla, yani Mavi Vatan ile doğrudan ilişkiliyken, ABD Kongresi tarafından daha geniş bir Amerikan jeopolitik mimarisinin içine yerleştiriliyor. Diğer yandan Fransız altyapı yatırım devi Meridiam’ın 5 Ağustos tarihinde GSI projesine %66 çoğunluk hissesini satın alarak girmesi ise şüphesiz Türkiye üzerindeki baskıları artıracaktır.
6 Ağustos tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığının Kongre’ye yaptığı resmî bildirimle, Türkiye envanterindeki ATACMS füzeleri dahil eski ABD menşeli silahların Ukrayna’ya kalıcı transferine ilişkin süreç ortaya çıktı. Her ne kadar ABD kayıtlarında, Türkiye’nin Karadeniz/Rusya dengesini doğrudan ilgilendiren hassas projenin Türk Dışişleri tarafından başlatıldığı yer alsa da şu ana kadar Dışişleri Bakanlığımızın bu konuda bir açıklamasının olmayışı dikkat çekmektedir.
Bu dış gelişmeler yaşanırken 7 Ağustos tarihinde Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan arasında Mekke’de yeni bir ittifak anlaşması imzalandı. Bu anlaşma iktidar medyası tarafından her ne kadar İsrail’e karşı bir Sünni cephe şeklinde sunulsa da ABD’de Joe Wilson gibi Kongre üyeleri tarafından İran’ın yalnızlaştırılması ve çevrelenmesi bağlamında değerlendirildi. Mısır ve İran bu yapının dışında kaldığı sürece bu algının devam etmesi kaçınılmazdır. Bu anlaşmanın zamanlaması ayrıca dikkat çekicidir. 25 Mayıs 2026’da Trump, Türkiye dahil altı bölge ülkesinin İsrail’le normalleşmesini ve İbrahim Anlaşmalarına katılmalarını istemişti.
10 Ağustos günü, yani Sevr’in 106. yıldönümünde, Türkiye’nin üniter devlet yapısını ve milli bütünlüğünü doğrudan ilgilendiren “çerçeve yasa” Meclis’ten geçti. ABD ve AB yanlısı çevreler ile Büyük Kürdistan hedefini destekleyen çevreler bu yasayı memnuniyetle karşıladı. Kamuoyunun ciddi bir bölümünde ise bu yeni düzenleme, PKK’ya yönelik bir af yasasının başlangıcı olarak algılanırken, bazı FETÖ çevrelerinden de benzer bir hukuki düzenlemenin kendileri için yapılması yönünde talepler gelmeye başladı. Bu süreçte ülkemizde sömürge valisi gibi hareket eden ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın yaklaşımı da dikkatle okunmalıdır. Barrack, Türkiye’deki Kürt meselesi ile Suriye’deki SDG/YPG meselesini daha geniş bir bölgesel siyasi düzenlemenin parçaları olarak ele alıyor. Özellikle Suriye’de Kürtlerin merkezi devlet yapısına entegrasyonunu vatandaşlık, kültürel haklar ve siyasi katılım üzerinden tarif ediyor. Bu yaklaşım, Türkiye’de yürütülen silah bırakma ve hukuki entegrasyon süreciyle paralel bir çerçeve oluşturuyor. ABD açısından Irak ve Suriye’den sonra Türkiye’nin de benzer bir bölgesel dönüşüm sürecine sokulması son derece önemlidir. ABD , İsrail güvenliği için asla Büyük Kürdistan projesinden vaz geçmez.
11 Ağustos tarihinde ABD Kongresi, Akdeniz’de Türkiye’nin kıta sahanlığına ilişkin itirazları nedeniyle ilerleyemeyen Akdeniz elektrik projesi GSI konusunda, ABD Uluslararası Kalkınma Finansmanı Kurumu (DFC) üzerinden doğrudan devreye girdi. ABD Temsilciler Meclisi üyeleri Brad Schneider ve Gus Bilirakis öncülüğündeki Kongre grubu, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile ABD Uluslararası Kalkınma Finansmanı Kurumu (DFC) Başkanı Ben Black’a başvurarak GSI projesinin ABD tarafından önceliklendirilmesini istedi.
ABD, 2019’da kurulan ve Türkiye’yi dışlayan Doğu Akdeniz Gaz Forumun’da (EMGF) gözlemcidir. ABD, Yunanistan–GKRY–İsrail 3+1 Akdeniz Deniz Güvenlik mekanizmasının içindedir. 8 Haziran 2026’da ABD, Yunanistan, İsrail ve GKRY ile Doğu Akdeniz Enerji Merkezi girişimini ilan etmiştir. Şimdi bu zincire Doğu Akdeniz Geçiş Kapısı Yasası, IMEC ve GSI–DFC bağlantısı eklenmektedir.
Dolayısıyla Türkiye’nin Mavi Vatan hassasiyetleri açısından giderek büyüyen ve kurumsallaşan bir Amerikan müdahale zincirinden söz etmek mümkündür.
ABD ve vassalı Yunanistan’ın stratejisi, Türkiye ile ihtilaflı alanlardaki enerji ve altyapı projelerine mümkün olduğunca fazla güçlü devlet, şirket ve sermayeyi bağlamaktır.
Böylece yarın Kaşot Kerpe açıklarında Türkiye bir araştırma veya kablo döşeme faaliyetine itiraz ettiğinde kriz yalnızca Ankara–Atina veya Ankara–GKRY uyuşmazlığı olarak sunulmayacaktır. Türkiye’nin karşısına ABD Kongresi, Fransız sermayesi, AB enerji güvenliği, Amerikan stratejik çıkarları, IMEC ve Batılı enerji şirketleri çıkarılacaktır.
Sıralanan bu gelişmeleri birbirinden kopuk olarak değerlendirmemek gerekir. NATO Zirvesi ve öncesinde ayrıca Türk siyasi ikliminde gerek iktidar gerekse muhalefet cephesinde ABD ve Trump’a aşırı güvenme durumu ortaya çıkmıştır. ABD, her yönüyle gerileyen bir hegemonun kuralsızlığını ve seçici saldırganlığını temsil etmektedir. Trump ise ülke genelinde desteklenme oranı %32’ye gerilemiş durumda olan bir liderdir. Kasım ara seçimlerinde Kongreyi kaybetme ve hatta azledilme riski ile karşı karşıyadır. Trump, Türk liderliğine mübalağalı iltifatlar sergilerken diğer yandan Amerikan siyasi mekanizması saldırganlığına devam etmektedir. Pentagon, CENTCOM, Kongre ve Amerikan güvenlik bürokrasisinin gözünde Türkiye, çıkarlarına hizmet ettiği sürece kullanışlıdır. O nedenle devlet başkanları seviyesinde yakınlık sürerken, aynı Washington’un Doğu Akdeniz’de Yunanistan–GKRY–İsrail eksenini güçlendirmesi gözden kaçırılmamalıdır.
Türkiye NATO Zirvesi sonrası Karadeniz, Ege, Akdeniz, Levant ve Basra Körfezi üzerinden çok boyutlu bir jeopolitik bir cenderenin baskısı altına girmiştir. İç cephemizin dağınıklığı ve başta finans krizi devam ettiği sürece cenderenin kapsamı ve şiddeti artacaktır. ABD’ye verilen her taviz yeni jepolitik tavizlere kapı açacaktır. Türkiye çok zor bir döneme gebedir. Tek gücümüz tarihimizin geçmiş zor dönem örnekleri ve sosyo genetik kodlarımızın potansiyelidir.
10 Ağustos 1920… Bundan tam 106 yıl önce bugün Sevr imzalandı.
Ancak Sevr’e giden yolu hatırlamak gerekir.
29 Ekim 1919’da İngiltere Başbakanı Lloyd George, zafer sarhoşluğu içinde “Türkiye’yi fethettik” diyor, İngiltere’nin Anadolu’yu “Türk’ün yıkıcı nüfuzundan” kurtardığını ilan ediyordu.
Ardından emperyalizmin ölüm fermanı geldi. 11 Mayıs 1920’de 433 maddelik Sevr Antlaşması Osmanlı Hükümeti’nin önüne konuldu.
18 Temmuz 1920’de Fransa Başbakanı Millerand Sultanı açıkça tehdit ediyor, antlaşmanın reddedilmesi halinde Türkiye’nin Avrupa’dan tamamen atılacağını söylüyordu.
Bu sırada galip devletler Yunan ordusuna Anadolu’nun içlerine ilerleme emri vermiş, Ege ve Marmara’nın önemli bölümü işgal edilmeye başlanmıştı.
Daha acısı, düşman yalnızca dışarıda değildi. Osmanlı Adalet Bakanı Ali Rüştü Efendi, Yunan saldırısının İstanbul Hükümeti’nin programına uygun olduğunu açıklıyor, Yunan ordusunun başarısı için dua ediyordu.
Hürriyet ve İtilaf çevreleri Sevr’in imzalanmasında sakınca görmüyor, Damat Ferit ise Anadolu’daki Milli Mücadele’yi bastırmaktan söz ediyordu.
Ve 22 Temmuz 1920… Yıldız Sarayı’nda Saltanat Şurası toplandı. Vahdettin, “Antlaşmayı kabul edenler ayağa kalksın” dedi. 43 kişilik şurada yalnızca Topçu Ferit Rıza Paşa oturdu, diğerleri ayağa kalktı.
İmparatorluğun parçalanmasına, Anadolu’nun paylaşılmasına ve Türk milletinin kendi vatanında esir edilmesine razı oldular.
10 Ağustos 1920’de Sevr imzalandı. Kâğıt üzerinde Türkiye parçalanmıştı. Emperyalizm hükmünü vermiş, İstanbul teslim olmuştu. Lloyd George’un dünyasında “Türkiye artık yoktu.”
Ancak hesaplamadıkları bir güç vardı: Anadolu’daki Türk milleti. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde ayağa kalkan millet, kendisine biçilen kefeni yırttı. Sevr’i savaş meydanlarında parçaladı, emperyalizmin haritasını çöpe attı ve üç yıl sonra Lozan’da bağımsız Türkiye’nin tapusunu aldı.
Bugün Sevr’in imzalanmasının 106. yıldönümü. Hala Türk değil Türkiyeliyim diyenelere hatırlamakta yarar var.
Tarih, emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından kurgulanabilir, haritalar çizilebilir, antlaşmalar hazırlanabilir, hükümetler teslim alınabilir. Ancak o kurguyu pratiğe geçirecek ya da tarihin çöplüğüne atacak olan son güç millettir. 106 yıl önce Türk milleti tercihini yaptı. Sevr’i imzalayanlar tarihte unutuldu gitti. Sevr’i yırtanlar Cumhuriyet’i Türk kimliği ile kurarak tarihte sonsuza dek hatırlanacak onurlu yerlerini aldılar.
Cumhuriyet etnik kökene değil, ortak vatan, kader ve vatandaşlık bilincine dayanır. Türk milleti tektir, Türkiye Cumhuriyeti onun ortak devletidir. İkinci bir siyasi millet yaratacak her adım, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini ve geleceğimizi hedef alır.
7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma (İttifak) Anlaşması, üç ülke arasındaki savunma ilişkilerini yeni bir aşamaya taşımaktadır.
Hal böyleyken asıl değerlendirilmesi gereken, bu ittifakın hangi tehditlere karşı kullanılacağı, kriz anında kararların nasıl alınacağı ve tarafların birbirlerinin çatışmalarına hangi ölçüde dahil olacağıdır.
Son derece önemli riskler barındıran bu anlaşma; İran ile ABD-İsrail ekseni arasındaki gerilimin bölgesel dengeleri değiştirdiği, ABD’nin 28 Şubat 2026’dan bu yana İran Körfezi’ne giremediği, Hürmüz Boğazı’nı kontrol edemediği, son 1,5 yıldır Bab el-Mendeb Boğazı’ndan savaş gemisi geçiremediği ve bölgedeki vekil devletlerin hava üslerini kullanmakta ciddi kısıtlamalarla karşılaştığı bir konjonktürde imzalandı.
Bu yönüyle anlaşma, ABD’nin bölgedeki yükünü Türkiye ve Pakistan’a aktarmaya yönelik acil bir can simidi talebi olarak okunabilir. Ancak aynı zamanda, bölgede Şii eksenine karşı yeni bir Sünni eksen oluşturma girişimi olarak da değerlendirilebilir.
Üstelik İsrail-Lübnan, Yemen-Suudi Arabistan ve İran-ABD/İsrail savaşları sürerken ve ufukta bir barış görünmezken, “birine saldırı hepsine saldırıdır” ilkesi İran’ın batı, güney ve doğusunda yeni bir güvenlik mimarisi oluşturuyor.
Türkiye yeni süreçte İran’la yüzyıllardır koruduğu dengeyi riske atabilir, Pakistan-Hindistan çatışmasına veya bir Husi saldırısı üzerinden Yemen savaşına çekilebilir; gerek Hürmüz’de gerekse Bab el-Mendeb’de Türk deniz ticaretinin risk profili değişebilir. Daha da önemlisi Türkiye, istemeden İsrail’in İran’ı çevreleme stratejisine hizmet eden bir konuma sürüklenebilir.
Yunanistan, GKRY ve İsrail blokunun Doğu Akdeniz ve Ege’de her geçen gün artan hamleleri devam ederken, Türkiye’nin birincil jeopolitik çekim alanı şüphesiz Mavi Vatan, KKTC ve Akdeniz’dir. Türkiye’nin hayati çıkarları öncelikle bu alandadır. Dolayısıyla Türkiye’nin stratejik dikkatini, askerî kaynaklarını ve siyasi enerjisini kendi asli jeopolitik mücadele alanlarından uzaklaştırabilecek yeni yükümlülüklerin son derece dikkatli değerlendirilmesi gerekir.
Bu anlaşmayla Ankara, İsrail’e karşı da bir Sünni blok oluşturuyor görüntüsü verse de gerek Suudi Arabistan’ın gerekse Pakistan’ın ABD’nin büyük çekim ve etki alanında bulunan devletler olduğu göz ardı edilemez. Dolayısıyla Türkiye’nin yarın İsrail ile Suriye veya Doğu Akdeniz üzerinden bir çatışma yaşaması halinde, anlaşmanın 5. madde benzeri otomatik bir kolektif savunma mekanizması şeklinde Türkiye lehine işletilmesini beklemek uzak bir ihtimaldir. Başka bir ifadeyle Türkiye, Suudi Arabistan veya Pakistan’ın güvenlik sorunları nedeniyle kendisini otomatik yükümlülük altında bulabilirken, kendi hayati jeopolitik çıkarları söz konusu olduğunda aynı mekanizmanın ne ölçüde işletileceği ciddi bir soru işaretidir.
Sahte bayrak ve kışkırtmalar çağında bu ittifakın karşılaşacağı riskler de göz ardı edilmemelidir. Günümüz savaş ortamında bir füzenin, İHA’nın, deniz saldırısının veya başka bir askerî eylemin gerçek failinin kısa sürede ve tartışmasız biçimde belirlenmesi her zaman mümkün değildir. Böyle bir ortamda üçüncü aktörlerin yaratabileceği bir kışkırtma veya sahte bayrak eylemi, “birine saldırı hepsine saldırıdır” hükmü üzerinden Türkiye’yi kendi tercih etmediği bir krizin veya savaşın içine çekebilir. Bu nedenle Türkiye’nin savaş ve barış kararının hiçbir şart altında otomatik bir ittifak mekanizmasına bırakılmaması gerekir.
Türkiye, her iki ülkeyle ikili savunma ve iş birliği anlaşmaları üzerinden çok daha dengeli, esnek ve Türkiye’yi ancak taşıyabileceği yükler çerçevesinde ileriye götürecek bir format yaratabilirdi. Savunma sanayii, askerî eğitim, teknoloji transferi, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar ve deniz güvenliği gibi alanlarda Pakistan ve Suudi Arabistan ile ilişkilerin geliştirilmesi Türkiye’nin çıkarınadır. Ancak bu iş birliğinin başka devletlerin güvenlik sorunlarını Türkiye’nin güvenlik sorunu haline getiren otomatik bir kolektif savunma yükümlülüğüne dönüşmesi tamamen farklı bir konudur.
Balkanlardan Kafkasya’ya, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Orta Doğu’dan Kuzey Afrika’ya kadar çok geniş bir coğrafyada stratejik yönelişleri ve hayati çıkarları bulunan, aynı zamanda Türk dünyasının lider ülkesi konumundaki Türkiye, neredeyse NATO benzeri bir ittifak taahhüdüne girerek kendi jeopolitik hareket serbestisini daraltabilir ve istemediği bir jeopolitik çıkmazın içine çekilebilir. Türkiye gibi çok yönlü bir bölgesel gücün temel avantajı, başka devletlerin oluşturduğu eksenlere bağlanmak değil, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda farklı güç merkezleri arasında bağımsız hareket edebilmesidir.
Böylesine kapsamlı sonuçlar doğurabilecek bir anlaşmanın TBMM’de ve kamuoyunda yeterince tartışılmadan, üstelik ana muhalefetin kendi içinde ciddi bir parçalanma yaşadığı bir siyasi ortamda gündeme gelmesi ve hayata geçirilmesi de ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Türkiye’nin savaş ve barış kararlarını, İran’dan Yemen’e, Hindistan’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada etkileyebilecek böyle bir güvenlik taahhüdünün hangi stratejik değerlendirmeler sonucunda kabul edildiği, gelecekte siyasi tarihçilerin üzerinde önemle duracağı başlıklardan biri olacaktır.
Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi etnik kökene değil, ortak tarih, ortak kader ve ortak vatandaşlık bilincine dayanan Türk milleti anlayışı üzerine inşa edilmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’un sonunda gençliğe seslenirken, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” diyerek bu devletin dayanağının ortak milli irade ve milli bilinç olduğunu vurgulamıştır.
Yine Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” sözüyle millet tanımını etnik değil, siyasi ve tarihi bir birlik olarak ortaya koymuştur.
Bugün bu temel anlayışı zedeleyecek, aynı vatan üzerinde ikinci bir siyasi ulus oluşturma arayışına kapı aralayacak her girişim, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesiyle bağdaşmaz.
Yaklaşık iki asırdır bu coğrafyada etnik fay hatlarını kaşıyarak Türkiye’yi zayıflatmaya çalışan emperyal akıl değişmemiştir. Değişen yalnızca yöntemleridir. Dün silahla ve işgalle denenenler, bugün hukuk, siyaset ve kimlik tartışmaları üzerinden yürütülmektedir.
Terör örgütü liderinin “çerçeve yasa bin kilometrelik yolun ilk adımıdır” ifadesi bu talihsiz sürecin kendi bakış açısından nasıl değerlendirildiğini açıkça göstermektedir.
Atatürk’ün milliyetçiliği ayrıştıran değil birleştiren, ırka değil ortak vatana ve ortak geleceğe dayanan bir milliyetçiliktir.
Bu nedenle Türkiye’de ikinci bir siyasi millet anlayışını meşrulaştırabilecek adımlara destek vermek ciddi bir çelişkidir.
Bu coğrafya yüzlerce yıl boyunca farklılıklarını Türk milleti çatısı altında yaşatmış, bağımsızlığını da bu birlik sayesinde korumuştur.
Türk milleti tektir. Türkiye Cumhuriyeti de bu milletin ortak devletidir. Bu temel ilkeyi aşındıracak her düzenleme, kısa vadeli siyasi hesapların ötesinde, gelecek nesillerin güvenliğini ve Cumhuriyet’in bütünlüğünü ilgilendirir.
Tarih, milli birlik konusunda yapılan hataları da bu hatalara kayıtsız kalanları da mutlaka kaydeder.
Ne mutlu Türküm Diyene.
1- Anayasaların KURUCU MADDELERİ, bir devlet kurulurken yazılır. Çünkü bunlar, o devleti kuran maddelerdir.
O devlet yıkılıp yeni bir devlet kurulmadığı sürece DEĞİŞTİRİLEMEZ.
Yani, 600 Milletvekili bile 'evet' dese, Anayasanın 1, 2, 3, 14, 42, 66 ve 127. Maddelerini değiştirme YETKİLERİ YOK‼️
2- BİR DEVLET KANLA KURULUR VE KANLA YIKILIR. Bir Ulusun kurduğu devleti yıkıp, yeni bir devlet kurma fikri, YANİ BİR ULUSUN EGEMENLİK HAKLARI, REFERANDUMA GÖTÜRÜLEMEZ‼️
MSB bugün İran’dan ateşlendiği belirtilen bir balistik mühimmatın Türk hava sahasına yöneldiğini ve Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından düşürüldüğünü açıkladı.
Ancak geçen üç vakada olduğu gibi ortada hâlâ cevap bekleyen kritik sorular var.
Füzenin radar izi nerede? Hangi rota ile geldi, hangi irtifada vuruldu? Hangi unsur angaje oldu? (Halen doğu Akdeniz‘de ABD Arleigh Burke sınıfı muhripler dışında bu Angajmanı yapabilecek başka bir unsur yok)
Türkiye’nin Kürecik’ten Anamur’a kadar uzanan radar ve erken ihbar altyapısı bu verileri ortaya koyabilecek kapasitededir, dolayısıyla soyut açıklamalar yeterli değildir.
Öte yandan bir yanda Adana’da NATO kolordusu, diğer yanda İstanbul Boğazı girişinde NATO deniz unsuru komutanlığı haberleri gündemdeyken, her seferinde füzelerden Türkiye’yi “NATO korudu” vurgusuyla gelen bu açıklamalar güçlü bir algı operasyonu izlenimi doğurmaktadır.
Kısacası “füze İran’dan ateşlendi” algısı ile “ söz konusu füze Akdeniz’deki NATO unsurları tarafından önlendi” algısı sürekli tekrar ediyor.
Türk milleti bu algı mesajını okumaktadır.
Oysa gerçek tablo farklıdır. ABD’nin dışladığı NATO’nun cephane sorunu tartışılıyor, Avrupa ordularının hazırlık seviyesi sorgulanıyor, İngiltere’nin Kıbrıs’taki üssüne bile gemi sevkinde zorlandığı görülüyor.
Yani NATO’nun taze kana, gönüllü figüranlara ihtiyacı var.
Rusya Ukrayna Savaşında Kiev’e sınırsız sağlanan askeri, finansal ve siyasi desteğe rağmen NATO bu savaşta hedeflerini başaramamıştır.
O nedenle Türkiye gibi büyük bir ülkenin aktif olarak Rusya ile olan tarafsız pozisyonunu bozarak Rusya düşmanı olarak yanlarına geçmesi istenmektedir.
Çok ciddi finansal kriz içerisine giren Ankara, 100 günden az kalan bir süre içerisinde NATO’nun 2026 zirvesini yapacaktır. Bu nedenle Ankara’daki bürokratlara ve NATO Muhiplerine zirvede prestij sağlayacak projelere de ihtiyaç vardır.
Türkiye bir yandan Gazze katliamını eleştiriyor, Filistin halkının çıkarlarını savunuyor ama diğer yandan fiilen İran’da savaşta olan İsrail ve ABD’ye en büyük siyasi ve kısmen askeri desteği sağlayan NATO’nun bir nevi reklam ajansı gibi davranıyor.
Böyle bir ortamda Türkiye’nin bu denli NATO dümen suyuna sokulması Karadeniz’de, Doğu Akdeniz ‘de ve Hazar havzasında stratejik risk üretir.
Türkiye figüran değildir, kendi hava savunmasını, kendi egemenlik refleksini esas almalı, teknik verileri açıklamalı ve bu tür sahte bayrak kokan yönlendirmelere karşı son derece dikkatli olmalıdır.
Türkiye tarafsız rejimini korumalı, ikinci Dünya ve soğuk savaş yıllarında olduğu gibi çevresinde hiçbir tarafın kışkırtma ve manipülasyonlarına alet olmamalıdır.
Milletler fedakar evlatlarının omuzları üzerinde yükselir. Bugün kurgu olmayan, hayal olmayan muhteşem bir hikâyeyi ve bu hikâyenin kalbinde bulunan bir yapıyı paylaşacağım:
15–18 yaş aralığındaki 103 Askeri Harbiye öğrencisinin ve Abidin Paşa Köşkü’nün hikâyesini…
İstanbul’un işgali ile birlikte 16 Mart 1920’de Kuleli Askerî İdadisi ve Harbiye dâhil olmak üzere askerî okullar kapatılır. Ancak harbiyeli aidiyetinin ve millet için var olduklarının şuurunda olan bu 103 çocuk kahraman, askerî okulun deposundan alabildikleri malzeme ve mühimmatla birlikte vapurla İnebolu’ya ve Mudanya’ya, oradan da kara yoluyla Ankara’ya gelirler.
Perişan bir hâlde Ankara’ya ulaşan genç harbiyeliler önce Cebeci Askerî Hastanesi’ne yerleşirler. Sayıları artınca, son dönem önemli Osmanlı devlet adamlarımızdan eski Ankara Valisi Abidin Paşa’nın köşkü olarak bilinen ve o tarihlerde Jandarma Karakol Kumandanları Mektebi olarak kullanılan yapıya yerleştirilirler.
Kısa sürede kendi inisiyatifleriyle burayı koğuş sistemiyle küçük bir harbiyeye dönüştürürler. Başlarında öğretmenleri veya komutanları olmadan büyük bir düzen ve disiplin içinde eğitimlerine devam ederler. Üniformaları ise şeker çuvallarından diktikleri iptidai üniformalardır.
Bugünkü Ankara Asker Alma Bölge Başkanlığı’nın arkasındaki pazar yerinde normal talimlerini yaparlar. Cebeci Camii’nin yanından çıkan dik yokuşta ise süngü talimi gerçekleştirirler. O çocukların yaptığı süngü talimleri o sokağa isim olmuştur. Bugün hâlâ o dik yokuşun adı “Süngü Bayırı Sokağı”dır.
Mahalle halkı da bu çocukların hem idealist hem de perişan hâlinden etkilenir. Meyve kuruları, tarhana, ekmek ve çökelek getirerek onların iaşesine katkı sağlar.
Durumdan haberdar olan Fevzi Çakmak Paşa çocukları ziyaret eder. Hem duygulanır hem de talimat vererek sonradan Dikimevi diye anılacak bölgedeki terzi atölyelerinde bu şeker çuvalı üniformaların yerine askerî üniformalar diktirir. Artık bu çocuklar gerçek bir Harbiye talebesine benzedikleri için daha mutludurlar.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün bu fedakâr subay namzetlerine olan ilgisi ve talimatıyla eski Abidin Paşa Köşkü olan bu küçük Harbiye binasının eli yüzü düzeltilir, koğuşlar bahçeye alınır ve
1 Temmuz 1920’de bir açılış töreni düzenlenir.
Bu açılışta Mustafa Kemal Paşa şu konuşmayı yapar:
“Bugün ordumuz zabitanı saydığım evsafa tamamen maliktir. Fakat buna bir şey ilâve etmek lâzımdır ki içinde bulunduğumuz şu fevkalâde ahval ve şeraitin heyecanlarıyla, gayeleriyle yetişecek olan genç zabitlerimiz bize istiklâl için daha kuvvetli ümitler bahşedeceklerdir.
İşte bugün bu basit ve debdebesiz merasimle Büyük Millet Meclisi namına büyük bir mükâfata mazhar olmuş bulunuyoruz.
Ordumuz bugünün şeraitine ve bugünün evsafına malik genç zabitana sahip olacak ve ordu bu genç zabitanla cidden iftihar edecektir. Bu zabitanı Büyük Millet Meclisine mesaisiyle takdim eden mektep müdürü ve rüfekâ-yı mesaisini Büyük Millet Meclisi namına tebrik ederim.”
Ayrıca okulun şeref defterine şu notu düşer:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, ‘ya istiklâl ya ölüm’ ahdiyle yetişen ilk istiklâl zabitanının ordu ve milletimize takdim ve tevdi olunduğunu görmekle bahtiyarım.”
İran savaşı bize yeni bir şey öğretmiyor.
Sadece unutulan bir gerçeği tekrar hatırlatıyor.
Savaşlar cephede değil, sistemde kazanılır ya da kaybedilir.
Bundan 111 yıl önce, 25 Nisan 1915’te İngiltere ve Fransa, ANZAK kuvvetleriyle birlikte Çanakkale’de kara cephesini açtı. Amaç hızlı bir yarma ve İstanbul üzerinden Rusya ile birleşmekti. Sonuç ise tam bir felaket idi.
Cephe kilitlendi. Savaş uzadı. Yaklaşık 80 bin kayıp verildi. Ama asıl yıkım cephede değil, sistemde başladı.
Çanakkale’de açılan ve kapanmayan o cephe, savaşı iki yıl uzattı. Rusya ile bağlantı kurulamadı. İngiltere’nin deniz ticaretine bağımlı ekonomik sistemi sarsıldı. Alman denizaltıları İngiliz deniz ulaştırmasını hedef aldı. Hammadde akışı aksadı. Üretim düştü. Firmalar iflas etmeye başladı. Arz-talep dengesi bozuldu.
Yani Çanakkale’de sadece askerler ölmedi. Bir imparatorluğun ekonomik sistemi felç oldu.
Bugün Hürmüz’de gördüğümüz tam olarak budur.
ABD ve İsrail, İran’a karşı askeri üstünlük kurabileceklerini düşünüyor olabilir. Ancak sorun artık “kim kimi vuruyor” değil. Sorun enerji hatlarını, deniz ulaştırmasını, lojistik zincirleri ve para sistemini kim daha fazla baskı altına alabiliyor.
İran’ın stratejisi yenilmemek, maliyeti yükseltmek ve sistemi kilitlemek üzerine kurulu.
Çanakkale’de cephe kilitlendiğinde İngiltere kaybetmeye başladı. Hürmüz’de deniz hatları kilitlenirse, bugün de aynı şey yaşanacaktır.
Enerji akışı durursa, sadece petrol değil, LNG, gübre, chip, gıda ve sanayi üretimi de çöker. Sigorta maliyetleri artar, Deniz ticareti yavaşlar, Küresel arz dengesi bozulur. Bu noktadan sonra savaş, cepheden çıkar ve doğrudan ekonomiye, topluma, sokaktaki adama ve siyasi sisteme sirayet eder.
Teknoloji SİHA’lar, hipersonikler, F-35’ler vb yenilikler ile değişmiş olabilir ama savaşın özü değişmedi. 1915’te Çanakkale neyse, bugün Hürmüz odur.
Deniz ulaştırma hatları, enerji akışı ve hammadde zincirleri modern savaşın gerçek cepheleridir.
Cephede dökülen kan görünür. Ama sistemi çökerten şey görünmeyen akışın kesilmesidir.
Tarih bize şunu defalarca göstermiştir ki, bir savaş uzadığında, kazanan taraf en çok vuran değil, en uzun süre ayakta kalabilendir.
Ukrayna’nın Karadeniz’de TürkAkım ve Mavi Akım hatlarını hedef alan en az 26 İHA’lık saldırısı, artık sadece Rusya’ya yönelik bir hamle değil, doğrudan Türkiye’nin enerji güvenliğine yönelmiş açık bir tehdittir.
Ankara, savaşın başından bu yana Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunan ülkelerden biri olmuştur. SİHA desteğinden diplomatik desteğe, tahıl koridorunun açılmasından Karadeniz’de denge politikasına kadar Ankara, Kiev’in ayakta kalabilmesi için kritik rol oynamıştır.
Bugün Ukrayna tahıl ve ayçiçek yağı ihracatı yapılabiliyorsa, bu büyük ölçüde Türkiye’nin sağladığı güvenlik ve diplomatik zemin sayesindedir.
Buna rağmen Ukrayna’nın, Türkiye’ye doğalgaz taşıyan ve ülkenin enerji arzının %40’tan fazlasını etkileyen hatları hedef alması kabul edilemez bir kırılmadır. Üstelik bu saldırı, Türkiye’nin İsrail’in İran’daki Pars sahasına yönelik saldırısı sonrası zaten %10-15 civarında gaz kaybı yaşadığı hassas bir dönemde gerçekleşmiştir.
Yani zamanlama tesadüf değildir; Türkiye’nin enerji güvenliğinin zayıfladığı bir anda ikinci bir cephe açılmaktadır.
Bu tablo, Ukrayna’nın kendi savaşını yönetmekten çıkıp daha geniş bir jeopolitik oyunun parçası haline geldiğini düşündürmektedir.
Özellikle saldırının niteliği ve hedef seçimi, bunun sadece askeri değil, siyasi bir mesaj içerdiğini göstermektedir.
Türkiye’nin İran krizinde izlediği dengeli ve tarafsız politika, bazı aktörleri rahatsız etmiş olabilir. Ukrayna’nın bu denklemde bir enstrüman haline getirilmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.
Türkiye bu duruma sessiz kalamaz. En sert diplomatik uyarı derhal yapılmalı ve bu tür saldırıların devamı halinde karşılık verileceği açık şekilde ortaya konmalıdır. Ankara’nın elinde ciddi kaldıraçlar vardır. Karadeniz’deki denge, boğazların kullanımı, tahıl koridoru ve lojistik hatlar Türkiye’nin kontrolündedir.
Ukrayna şunu unutmamalıdır. Bugün dünya pazarlarına açılabilen her Ukrayna tahıl gemisi, Türk karasuları ve Türk diplomasisinin sağladığı imkanlar sayesinde hareket etmektedir.
Zelenski yönetimi, kısa vadeli askeri kazanımlar uğruna Türkiye gibi kritik bir aktörü karşısına almanın sonuçlarını iyi hesaplamak zorundadır.
Karadeniz’in İsrail veya başka bir dış aktörün operasyon alanına dönüşmesine Türkiye izin veremez, vermemelidir.
ABD Donanması için durum gerçekten vahim.
En güvendiği, en yeni uçak gemisinde (USS Gerald Ford) çıkan ve 30 saat sürdüğü sonradan ortaya çıkan yangın kamuoyundan gizlendi. Yangının çıkış nedeni hâlâ tartışmalı. Savaşa destek için bölgeye gönderilen yaklaşık 13 milyar dolarlık bu platform, sahaya hiçbir somut katkı sağlayamadan Girit’e çekildi.
O zaman neden gönderdiniz?
Başta basit bir “lojistik aksaklık” gibi sunulan sorunların ötesinde, şimdi gemide çıkan yangının soruşturması için ABD’den gelen heyet Girit’te inceleme yapacak, aynı zamanda geminin 600 denizcinin güverte üstünde yatmaya mecbur kaldığı yatakhane alanlarında acil bakım ve onarıma alınacağı konuşuluyor.
Bu tablo ABD Donanması açısından ciddi bir prestij kaybıdır. Eğer Washington bu gemiyi gerçekten savaşta tam kapasite kullanmak isteseydi, tüm riskleri göze alır, bu haliyle Kızıldeniz’den Basra Körfezi’ne sürerdi. Ancak görünen o ki Amerikan amiralleri, Hegseth ve Trump gibi tecrübesiz siyasilerin kararlarının maceracı yönlendirmelerine bu gemiyi feda etmek istemiyor.
NATO cephesinde ise Hürmüz tablosu Trump için çok karanlık.
Washington konuşuyor, Avrupa dinliyor ama sahaya inmiyor. Trump son günlerde yaptığı açıklamalarda müttefiklerinden Hürmüz için savaş gemisi istedi. Ve hatta NATO’nun yardım etmemesini “çok büyük ve aptalca (Foolish) bir hata” olarak nitelendirdi. Ancak aynı süreçte “yardıma ihtiyacımız yok” diyerek kendi söylemiyle çelişti.
Avrupa tarafı ise çok daha net ve soğuk. Alman Şansölye Merz başta olmak üzere birçok ülke bu savaşın NATO’nun savaşı olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Berlin’den yükselen yaklaşım çok çarpıcı. ABD Donanması’nın baş edemediği bir tabloyu Avrupa’nın sınırlı deniz gücüyle değiştirmesi mümkün değil. Bu sadece siyasi bir ret değil, aynı zamanda askeri gerçekliğin kabulüdür.
NATO’nun kolektif refleksi adeta kilitlenmiş durumda. En üst düzey askeri isimler dahi medyada Avrupa’nın neden daha fazla katkı sunmadığını tartışırken, sahaya somut bir güç yansımıyor.
Sahadaki gerçeklik ise daha acımasız. Hürmüz Boğazı’nda risk tırmanmış, küresel enerji akışı ciddi şekilde baskı altına girmiş durumda. Petrol fiyatları yükseliyor, sigorta ve lojistik zinciri zorlanıyor. Buna rağmen ABD Donanması hâlâ bu dar geçitte tam bir deniz kontrolü sağlayabilmiş değil.
İsrail’in İran’ın üst düzey isimlerinden Larijani’ye yönelik suikastı ise çatışmayı daha da tırmandırdı, ancak Batı ittifakının büyük kısmı buna karşı da dikkat çekici bir sessizlik içinde kaldı.
Ortaya çıkan tablo askeri tarihte nadir görülen bir çelişki yaratıyor:
Planlama ABD, inisiyatif ABD, ateş gücü ABD ancak sonuçta ne deniz kontrolü sağlanabiliyor ne de ittifak dayanışma sağlayabiliyor.
Dünya Savaş tarihinde bu dönem plansızlık, öngörüsüzlük ve acemiliğin en keskin örneği olarak yerini koruyacaktır.
Bugün Hürmüz sadece bir boğaz değil.
Bir güç testine dönüştü .
Ve bu testte ilk kez şu soru yüksek sesle soruluyor:
ABD gerçekten hâlâ küresel deniz hegemonyası kurabilen bir güç mü?
Hürmüz krizi bu haliyle sadece bir savaşın değil, bir dönemin sembolü olmaya aday.
Trump’ın durumu 111 yıl önceki güneşin batmadığı Britanya imparatorluğu‘nda Başbakan Asquith’den daha kötü.