Zamanı olmayanlar — her günü, her saati geçim derdiyle dolu olanlar — düşünmeyi ertelemek zorunda kalır. Düşünce, onların gözünde soyut bir ayrıcalıktır; çünkü düşünmenin gerektirdiği durma, bakma, sorgulama hâli, hayatta kalma ritmiyle çelişir.
Bugün, düşünme eylemi birçokları için artık bir ayrıcalıktır. Düşünmenin demokratikleşmesi ancak şu soruyla mümkündür:
Kimin zamanı, kimin zemini, kimin dili var?
“Hiçbir zaman kör ve şuursuz kalabalık ilerlemenin taşıyıcısı olamaz; ancak bir tek kişi, büyük insan — halkın, küçüklüğünü sezdiği için içgüdüsel nefretiyle düşmanlık beslediği kişi — iradesinin acımasız yolunu ilahî bir güç ve muzafferâne bir tebessümle yürüyebilir.” NIETZSCHE
Bana düşen bu kadarmış, kabullenmenin dayanılmaz ağırlığı. Ne de zormuş artık köreldiğini, gücünün kalmadığını görmek.
Ne itiraz, ne tartışma, ne de isyan. Öte git Yunus, arınma değil eksilmedir bu.
"Alev alev bir mızrakla
paramparça ediverdin ruhumun buzlarını
Şimdi o çağlayarak hızla akıyor
en yüce umudundan denize
Hep daha da sağlıklı hep daha aydın
en sevdiği zorunluluğunda özgür:
Böyle övüyor senin tansığını
Güzeller güzeli ocak ayı"
Düşünen insan daima ölümün pençesinde yaşar; çünkü ölüm insanı beklenmedik bir anda gündelik hayatın güvenli sularından dışarı atar, bütün planlarının ve girişimlerinin sorgulanabilirliğini gözler önüne serer; kalıcı görünen her şeyin yalnızca bir yanılgı olduğunu gösterir.
Zerdüşt, sümüklüböcek gibi bir yerlere tutunmadan yürümeyi ve her şeye rağmen hayata "Evet" demeyi öğretiyor. Zerdüşt, ceylan boynuzu kadar sağlam bir iradeyle hayatın karşısına çıkmayı öğretiyor. Daha ne öğretsin? Amor fati, yani hayata ve kadere evet!...
"Paralaks ve Hakikat" başlıklı kısa yazımda hakikatin dolaysız değil, daima bir kırılma ve fark içinde açığa çıktığı düşüncesi üzerinde durmaya çalışmıştım:
https://t.co/AvOhCN2jcZ
"Paralaks, yalnızca fiziksel bir fenomen olmaktan öte hakikatin bölünmüşlüğünü ortaya koymaktadır. Her bakış, kendi dünyasını üretmektedir. Eğer ki bu doğruysa tek ve değişmez bir hakikatten söz etmenin imkânı yoktur, yalnızca bakışların çarpıştığı bir çoğulluk ortaya çıkmaktadır. Hegel’in diyalektiğinde, Nietzsche’nin perspektivizminde ve Deleuze’ün fark ontolojisinde bu kayma kendini farklı biçimlerde göstermektedir: gerçeklik hiçbir zaman doğrudan kendisini vermez; daima dolaylı, kırılmış ve yerinden edilmiş bir şekilde deneyimlenir."
Ölmeden birkaç ay evvel öz yaşam öyküsünü anlattığı ve benim de daha önce çevirmiş olduğum kısa yazısında şöyle diyor David Hume:
"Bir insanın kendini beğenmişlik yapmadan kendisi hakkında uzun uzadıya konuşması zor bir şeydir; dolayısıyla fazla uzatmayacağım. Hayatımı yazmaya kalkışmam, bir kendini beğenmişlik örneği olarak düşünülebilir; fakat bu Anlatı, Yazılarımın Tarihçesinden azıcık fazlasını içerecektir; çünkü gerçekten de neredeyse tüm hayatım yazınsal uğraşlar ve meşgalelerle geçti. Yazdıklarımın çoğunun ilk başarısı, hiç de kendini beğenmişlik yapacak gibi değildi."
(...)
"Hiçbir yazınsal girişimim “İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme”m kadar talihsiz olmadı. Baskıdan ölü doğdu ve bağnazlar arasında ses getirecek denli bile farkına varılmadı. Ama yine de neşeli ve iyimser bir tabiata sahip olduğumdan, bu sarsıntıyı çok geçmeden atlattım ve köy evindeki çalışmalarımı büyük bir şevkle devam ettirdim."
https://t.co/OQhoo4buSf
Belki de çağımızın en politik eylemi, düşünmeyi yeniden ortaklaştırmak — yani herkesin kendi sesine, kendi düşünce payına sahip olabilmesini sağlamaktır. Çünkü düşünme ayrıcalık olmaktan çıkmadıkça, özgürlük de yalnızca kelimelerde kalır.
Zamanı olmayanlar — her günü, her saati geçim derdiyle dolu olanlar — düşünmeyi ertelemek zorunda kalır. Düşünce, onların gözünde soyut bir ayrıcalıktır; çünkü düşünmenin gerektirdiği durma, bakma, sorgulama hâli, hayatta kalma ritmiyle çelişir.
Bugün, düşünme eylemi birçokları için artık bir ayrıcalıktır. Düşünmenin demokratikleşmesi ancak şu soruyla mümkündür:
Kimin zamanı, kimin zemini, kimin dili var?
Dili olmayanlar — ya da dili elinden alınmış olanlar — başkasının sözcükleriyle düşünmek zorunda kalır. Düşünce, kendi sesini bulamadığında, bir başkasının yankısına dönüşür. Bu yüzden dil, sadece ifade aracı değil, varoluşun sınırıdır: kimin dili varsa, o düşünebilir.