Demokrasi üzerine bunca önyargının oluşmuş olduğu, burjuvazinin gözüyle bakmanın bu denli yaygınlık kazandığı bugün, şu basit olguyu tekrarlamamız her halde fazla bulunmaz; burjuva demokrasisi, burjuva diktatörlüğüdür, burjuvazinin işçi sınıfı ve halk üzerindeki egemenliğini anlatan bir devlettir ve faşizm denilen şeyden daha az baskıcı değildir. Günümüzün burjuva devleti, günümüzün burjuva demokrasisi ise tekelci polis devletidir. Artık faşizm ile burjuva demokrasisi arasında tercih yapmak zorunda değiliz. Çünkü gerçekte böylesi bir tercihin bizim cephemizde bir anlamı yok. Daha da ilerisi tercih yapılacak iki ayrı şey yoktur ortada. Tekelci Polis Devleti, tekeller çağının burjuva demokrasisini, onun örgütlenişini anlatıyor.
https://t.co/WWTjmc6T3u
https://t.co/rKOvM2S3in
İçindekiler
GÜNCE Saat Saat, Sokak Sokak / Direniş Süreci / Duvar Yazıları / Tweetler / Pankartlar / Dövizler / Anılar / Anekdotlar / Fotoğraflar / Afişler / Stencıllar
RÖPORTAJLAR Sırrı Süreyya Önder İhsan Eliaçık Ethem Sarısülük’ün Ailesi Mustafa Ayvalıtaş’ın Ailesi Abdullah Cömert’in Ailesi Çarşı Anti-Kapitalist Müslümanlar
MAKALELER Devrim Taksim’de Göz Kırptı, Bu Maya Tutacak – Deniz Adalı Kirli Demokrasi; Tekelci Polis Devleti – Fikret Soydan Şimdi Her yer Taksim, Herkes Ethem – Temel Demirer Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam – Sibel Özbudun Hayat Sen Ne Sarsıcı, Sen Ne Zalim, Sen Ne Muhteşem Bir Şeysin – Sibel Yerdeniz Bir Gece Ansızın, Gelebiliriz… – Lgbt-Blok Ötekilerin Postası ötekileştirilmiş hayatların sesidir… – Ötekilerin Postası
BELGELER Taksim’de Dağıtılmış Yazılı Materyaller
https://t.co/rKOvM2RvsP
İçindekiler
GÜNCE
Saat Saat, Sokak Sokak / Direniş Süreci / Duvar Yazıları / Tweetler / Pankartlar / Dövizler / Anılar / Anekdotlar / Fotoğraflar / Afişler / Stencıllar
RÖPORTAJLAR
Sırrı Süreyya Önder
İhsan Eliaçık
Ethem Sarısülük’ün Ailesi
Mustafa Ayvalıtaş’ın Ailesi
Abdullah Cömert’in Ailesi
Çarşı
Anti-Kapitalist Müslümanlar
MAKALELER
Devrim Taksim’de Göz Kırptı, Bu Maya Tutacak – Deniz Adalı
Kirli Demokrasi; Tekelci Polis Devleti – Fikret Soydan
Şimdi Her yer Taksim, Herkes Ethem – Temel Demirer
Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam – Sibel Özbudun
Hayat Sen Ne Sarsıcı, Sen Ne Zalim, Sen Ne Muhteşem Bir Şeysin – Sibel Yerdeniz
Bir Gece Ansızın, Gelebiliriz… – Lgbt-Blok
Ötekilerin Postası ötekileştirilmiş hayatların sesidir… – Ötekilerin Postası
BELGELER
Taksim’de Dağıtılmış Yazılı Materyaller
Anadolu, tarihi boyunca hep doğumlara yurt olmuştur. “Şafak ülkesi”, “güneşin doğduğu ülke” anlamına gelen Anadolu, bugün, 21. yüzyıla girerken, tüm karşı-devrimci saldırıyı geri püskürtecek büyük doğuma hazırlanıyor.
Doğum, eskinin aşılması, yeni bir yaşam demektir.
Doğum, zor demektir. Toplumsal mücadelede doğum, öznenin artan rolüne işaret eder.
Güzel olan zor olanda gizlidir.
Anadolu devrimci hareketi, tarihsel bir yol ayrımında, bir dönüm noktasındadır. Zümrüd-ü Anka kuşunun kendi külleri içinden doğumunu ifade etmesi gibi, Anadolu devrimci hareketi de kendi tarihi içinden koparak doğuyor.
https://t.co/EtFd05FjAF
‘Emek vermek, emeğe saygı duymak, ezilen olmaktan iktidara yürümenin de garantisidir. Kişiyi dayanaklı, değerlerine bağlı hale getirir. İnsana yaklaşımın temelinde de bu vardır, bu olmalıdır. Devrimci mücadelenin bir ucunda işçi ve emekçileri, çoğunluğu kazanmak vardır. Onların emeğine saygı duymadan, sabırla ve sebatla her adımı örmeden bu başarılamaz. Halk sevgisinin temelinde bu vardır. Yoksa halkın her yaptığının alkışlanması gibi dalkavukluk yoktur. Aynı biçimde içinde yer aldığı koşullardan dolayı, bilinçteki dağınıklık ve gerilikten dolayı insanları küçümsemek, kendini büyük görmek de emek hareketi olma ve devrimci olma ile örtüşmez. Kişi, hikmeti kendinde aramamalıdır. Öncülük, bir toplumsal görev, bir misyondur; ama hikmeti kendinde aramayı değil, kitleleri kazanmak doğrultusunda daha yoğun bir emek vermeyi gerektirir.’
https://t.co/Qt4mxHdkC8
Kitap DİSK’in 5. Genel Kurulundan Ekim 1977’ye kadar geçen dönemde Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunun mücadele tarihini belgeliyor.
İşçi sınıfının mücadele deneyimlerine bakmak, bu deneyimlerden öğrenmek mücadelede samimi olanlar için ön açıcı olacaktır.
İşçi sınıfının yeni bir direnişin arifesinde olduğu, dünyanın savaş ile bu savaşı durduracak sosyalist devrimler arasında sıkıştığı bugün, devrim ve gelişmekte olan işçi sınıfının rolü üzerine tartışmaya devam ediyoruz.
Görüyoruz, söylüyoruz: Tarih işçi sınıfını iktidara çağırıyor.
https://t.co/VCfDNiv2O7
"Yeraltı Rusyası’nda yirmi yıl: Sıradan bir bolşeviğin anıları" Türkçede ilk kez okuruyla buluşuyor.
Tarih sınıfsız topluma doğru ilerleyen, temeli maddî üretim ilişkilerine ve sınıf savaşımlarına dayanan bir süreçtir. Tarih yazınının önemli ögelerinden otobiyografiler ise tarafsızlık iddiası taşımadan -ki tarafsız olunmayacağını diyalektik tarihsel materyalizm bize göstermiştir- içinden geçilen dönemi öznel tanıklıklar ve deneyimlerle anlamamızı, gözümüzün önüne getirmemizi sağlayan en önemli kaynaklardan biridir.
Çeçilya Bobrovskaya’nın 1894’ten 1917 Sosyalist Ekim Devrimi’ne değin biriktirdiği anıları, hem devrim yıllarının zorlu mücadele koşullarından hem çürümüş düzeni altüst eden devrimci çalışmanın yarattığı coşkudan izler sunuyor. Kâh yenik düşülen kâh muzaffer olunan muharebelerle dolu bu uzun soluklu savaş notlarından anlıyoruz ki insan, içine doğduğu tarihsel koşulları etkin biçimde değiştirip dönüştüren öznedir. “İnsan kendi tarihini kendisi yapar ancak istediği gibi değil; kendi seçtiği koşullarda yapmaz, zaten mevcut olan, geçmişten aktarılan koşullarda yapar.”
Bu eser, hayatlarının yok olup gitmesine izin vermeyerek iradesini eline alan, gözünü iktidara diken ve sonunda da onu alan büyük insanların küçük bir hikâyesi. Kitabı okuyanlar, özellikle de insanlık tarihinin yapıcılığına soyunanlar, hürriyet kavgasının bu hikâyelerin örgütlü toplamından başka bir şey olmadığını hissedecek ve daha büyük azimle yolculuklarını sürdüreceklerdir. Bay L’nin deyişiyle: “İnsan yarınları kazanmak için dün ile hesaplaşır, bugün ile boğazlaşır.”
Yarınları kurmanın bir kaldıracı olması dileğiyle.
*Kaldıraç Yayınevi*
https://t.co/plLLpkn5gl
Aleksandr Bogdanov’un 1918’de yayınlanan “Sanat ve İşçi Sınıfı” adlı çalışması, sanat üretiminin sınıfsal özünü, işçi sınıfının sanatsal yaratıcılığının karşılaştığı zorlukları ve bu zorlukların nasıl aşılabileceğini ele alır.
Ekim Devrimi sonrasında yaşanan büyük toplumsal değişimlerin ortasında Bogdanov, sanatı sınıf mücadelesinin bir parçası olarak görür. Kitap Bogdanov’un gözünden devrimin öngünleri ve hemen sonrasına denk gelen yıllarda işçi sınıfının sanatsal yaratımının doğum sancılarını örneklerle aktarır.
Bogdanov, kapitalist aşamada, eski toplumsal yapının yıkıldığı bir dönemde yeni sanatın nasıl şekilleneceği sorusuna cevap bulmaya çalışır. Bu soru, sanat ve devrim arasındaki ilişkiyi örgütlemeye çalışanlara günümüz tartışmaları için önemli bir referans noktası sunuyor. “Sanat ve İşçi Sınıfı” bu yüzden okuyucularla buluşturulmuştur.
Bogdanov, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin 1903 kongresinde Bolşevik kanadının içerisinde yer almıştır ancak 1909 yılına gelindiğinde, daha sonrasında “Ampiryomonizm” adını vereceği felsefî ve politik görüşleri etrafında bir araya gelen RSİDP içerisindeki bir grup aydın ile birlikte Bolşevik gruba muhalif olmuştur.
Lenin, aynı yıl yayımlanan “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” adlı çalışmasında, 1905 Devrimi sonrası gelişen karşı-devrim saldırısının yoğunlaştığı bu dönemde sınıf mücadelesi içerisinde palazlandırılmaya çalışılan idealist görüşlerin eleştirisine girişirken Bogdanov’un felsefî ve politik görüşlerine özel olarak yer vermiştir. Okuyucunun, önsözde detayları verilen bu süreci daha iyi kavraması için bahsedilen her iki çalışmayı incelemesi faydalı olacaktır.
“Sanat ve İşçi Sınıfı” politik sahnede iktidarı alan işçi sınıfının bu ilk deneyimi içinde sanat alanında yürüttüğü tartışmayı izleme şansı veren bir dizi kaynaktan sadece biridir. Yayınevimiz bu dönemin içinde sanat alanında yürüyen tartışmaları ve geçmişten bugüne sanat ile toplumsal mücadele arasında kurulan ilişkinin farklı noktalardan ele alınışını içeren başka kaynakları okuyucuya ulaştırmaya devam edecektir.
https://t.co/nDtpkA9VbS
Bolşevik deneyim ve devrimci yaklaşımın izlerini yansıtan bu kitapta, Kalinin’in devrimci eğitim ve ahlâk üzerine hemen hemen yirmi yıllık bir dönemi içine alan seçilmiş söylev ve yazıları toplanmıştır.
“Devrimci Eğitim Devrimci Ahlâk” (Sofya 1955) “Narodna Prosveta” yayınları arasında yayımlanan “Komünist Eğitim” adlı kitabın Almanca-Bulgarca aslından Türkçeye çevirilmiş ve önce Ser Yayı-nevi (1976-78), ardından Sorun Yayınları tarafından -gözden geçirilerek- yayımlanmıştır.
Günümüz devrimcilerinin devrimci yaklaşım, devrimci tutum üzerine yürütecekleri tartışma ve eğitim çalışmalarının önemine vurgu yapmak adına yeniden yayımladığımız kitabın tarihsel deneyimler ışığında bugüne değerli katkılar sunacağını umuyoruz.
Kaldıraç Yayınevi, Mayıs 2024
https://t.co/k5XK3GfFsh
Girişten:
"21. yüzyılın ilk çeyreği geride kaldı bile. Yani, yüzyıllık 2000-2099 döneminin dörtte biri geride kaldı. Bu, SSCB’nin çözülüşünün üzerinden 34 yıl geçmiş olması da demektir. Lenin’in ölümünün 100. yılında, dünyayı sarsan Ekim Devrimi, artık SSCB isimli bir vücut ile yaşamıyor. Dünya, insanlık, 20. yüzyılı sosyalizmin yenilgisi ile kapattı ve ardından 34 yıl geçti.
1990’da, SSCB çözülünce, kapitalist-emperyalist cephe zafer çığlıkları attı. Sosyalizm artık bir tehdit değildi ve dahası, “tarihin sonu” da bulunmuştu. “Tarihin sonu”, ilgiye değer bir
sevinç çığlığıdır. Zira eğer sosyalizm yok ise, eğer sınıf savaşımı da burjuvazinin artık geri döndürülemez zaferi ile sonuçlanmış ise, “tarih” de bitmiş olmalıydı. Değil mi ki “sınıflı toplumların tarihi sınıf savaşları tarihidir” öyle ise, sınıflar da yok, demenin
çalışmaları başladı. Gel ki burjuva kalemşörler için bu “kabul edilir” bir şey değildir. Zira sınıflar yoksa, onlara da ihtiyaç kalmayacak. Ama mademki SSCB çözüldü, o hâlde, tarihin sonu demek için, pekâlâ uygun bir an olabilirdi.
Öyle dediler.
Tarihin sınıf savaşımları tarihi olduğu konusundaki Marksist tezi doğrulamak için demediler. Tersine, kendi korkularının biti-
şini, yeni bir saldırganlık ile dışavurmak istediler. Ey işçi sınıfı, devrimciler, tarih bitti, boşuna uğraşmayın, diye saldırıya başladılar. Acaba zaferlerinin, yani SSCB’nin çözülüşü ile ellerinde buldukları kapitalist dünyanın zaferinin, kalıcı olduğundan, bu denli bir şüphe mi duyuyorlardı?
Egemenin korkusu o kadar derin idi ki, o korkudan kurtulma ânı itiraf anları oldu. Öyledir, sevinç çığlıkları “itiraf” ânı da olabilmektedir. Demek, onlar için tarih, kapitalizmin devrimle tehdit edilmesidir ve onlar için devrim korkusu yoksa, demek tarih de yok. Burjuva bilim adamlarının tarih biliminden korkularını bir kere daha görmüş olduk. Bu nedenle itiraftır.
Bir tarafı da sevinçtir. Siz siz olun, sevinç çığlıklarınıza hâkim olun ki, sevinirken itiraflarda bulunma ihtimalinizi kontrol altına alabilesiniz. Ama onların böyle bir hâli yoktu. Beklenmedik zafer, onların çığlıklarında, yeni bir saldırganlık olarak dışa vuruyordu. Şimdi zamanı dediler, tüm devrim hayallerini boğalım. Bunun için saldırdılar. İnsana, yaşamına, tüm hayallerine, iyi bir dünya hayal etme durumuna saldırdılar, saldırıyorlar..."
https://t.co/vaxAdtrAEt
#sosyalistdevrim
#burjuvazi
#proletarya
“Bir zenginin aptal çocuğunun profesör (pekâlâ yapılabilir) ve bir işçinin akıllı çocuğunun bant kölesi (olağan durum) “yapılabildiği” ne kadar gerçekse, yıllar boyu belirli makinelerde aptalca hareketler yapmaktan başka işe yaramayan bir insan ordusunun yapılabileceği de o kadar gerçektir.”
E. A. Rauter’in 70’li yıllarda yazdığı kitap, burjuva eğitim sistemine getirdiği eleştirilerle her zaman güncelliğini koruyor. “Okulda insanlar imal edilir. Bu insan yapma sürecine eğitim denir.” cümleleriyle başlayan kitap; reklamlar, televizyon programları, okullarda derslerin işleniş biçimlerinden örnekler vererek sistemin nasıl devamlılığını sağlamayı hedeflediğini anlatıyor. Gerçeklerin çarpıcılığını son derece açık ve yalın biçimde anlatan çalışmanın okurun ufkunu açacağını düşünüyoruz.
“… Üstelik neden her zaman aynı kişiler ayak işlerini yapsınlar ki? Hareketsizlikten dolayı nasıl olsa daha erken öleceklerse neden profesörler çöp bidonlarını boşaltmasınlar ki?”
https://t.co/iMie4HTqhU
“Elbette sınıf savaşımının günümüzdeki hâl ve durumu, birçok açıdan bir tartışma konusu edilebilir. Elbette mücadele edenler için, egemene karşı nasıl bir mücadele yürütüleceği, hem teorik hem de pratik bir sorun olarak, bir tartışma konusu olarak ortadadır. Ki bizim dikkat noktamız burasıdır ve burası olmalıdır. Bu eski söylemlerin, işçi sınıfı ve onun devrimci mücadelesine karşı ideolojik haçlı seferinin karşısında bilimle, net bir duruşla yer almak, devrimci hareketin vazgeçilmez görevlerinden biridir. İşçi sınıfının öncüleri, devrimciler, sınıf mücadelesinin bugünkü koşullarda işçi sınıfı adına bir zaferle sonuçlanmasının yol ve yöntemleri üzerine tartışırken, bu haçlı seferine karşı da durmak zorundadırlar.”
https://t.co/pvBFzyXXWj
#sosyalizm
#devrim
#işçisınıfı
Demokrasi üzerine bunca önyargının oluşmuş olduğu, burjuvazinin gözüyle bakmanın bu denli yaygınlık kazandığı bugün, şu basit olguyu tekrarlamamız her halde fazla bulunmaz; burjuva demokrasisi, burjuva diktatörlüğüdür, burjuvazinin işçi sınıfı ve halk üzerindeki egemenliğini anlatan bir devlettir ve faşizm denilen şeyden daha az baskıcı değildir. Günümüzün burjuva devleti, günümüzün burjuva demokrasisi ise tekelci polis devletidir. Artık faşizm ile burjuva demokrasisi arasında tercih yapmak zorunda değiliz. Çünkü gerçekte böylesi bir tercihin bizim cephemizde bir anlamı yok. Daha da ilerisi tercih yapılacak iki ayrı şey yoktur ortada. Tekelci Polis Devleti, tekeller çağının burjuva demokrasisini, onun örgütlenişini anlatıyor.
https://t.co/WWTjmc6ldW
“İnsan toplumu, doğanın bir parçasıdır. Doğal tarihin bir parçası olarak ele alınırsa insan toplumu, insan da doğanın kendi bilincine varması olarak ele alınabilir. Modern kapitalizm, bu bilimsel gerçeğe, kökünden karşı bir saldırıdır da.
... Yani, sınıf savaşımında işçi sınıfının zaferi, sosyalizmin komünizmin zaferi, sadece işçi sınıfının, ezilenlerin kurtuluşu için değil, aynı zamanda tüm insanlığın ve onun içinde yer aldığı doğanın da kurtuluşu için zorunludur.”
#GeziParkı
#Budahabaşlangıç
#Komünist
Teori üzerinde “bulutların” dolaştığı bir tarihsel dönemden geçiyoruz.
Öyle ki Marksizm-Leninizm, döneklerin ağzından büyük saldırılara maruz kalıyor. Teori üzerinden SBKP’nin hegemonyasının kalkması, doğruluk için referans noktalarının bir anlamda “yok olması”, en başta burjuvazinin ve onun hempalarının saldırılarını kolaylaştırmıştır. Bugün
Marksizm-Leninizme sövmeyi, kapitalizmin “piyasa ekonomisi” içinde yer edinebilmek için temel araç hâline getirenler bu noktada pek “zorlukla” karşılaşıyor değiller. Hatta sövmek, yakın döneme kadar “para etmektedir” ve modadır. Ama hayat bu ya, sınıf mücadelesi SSCB olmadan da işliyor ve kapitalizm var oldukça işleyecek ve bugünlerde aslında Marksizme saldırmanın pek de o kadar kazandırıcı olmadığı
ortaya çıkmaya başlıyor.
https://t.co/n27wgovBRA
#materyalizm
#felsefe
#bilim
Anadolu, tarihi boyunca hep doğumlara yurt olmuştur. “Şafak ülkesi”, “güneşin doğduğu ülke” anlamına gelen Anadolu, bugün, 21. yüzyıla girerken, tüm karşı-devrimci saldırıyı geri püskürtecek büyük doğuma hazırlanıyor.
Doğum, eskinin aşılması, yeni bir yaşam demektir.
Doğum, zor demektir. Toplumsal mücadelede doğum, öznenin artan rolüne işaret eder.
Güzel olan zor olanda gizlidir.
Anadolu devrimci hareketi, tarihsel bir yol ayrımında, bir dönüm noktasındadır. Zümrüd-ü Anka kuşunun kendi külleri içinden doğumunu ifade etmesi gibi, Anadolu devrimci hareketi de kendi tarihi içinden koparak doğuyor.
https://t.co/EtFd05ELL7
Aleksandr Bogdanov’un 1918’de yayınlanan “Sanat ve İşçi Sınıfı” adlı çalışması, sanat üretiminin sınıfsal özünü, işçi sınıfının sanatsal yaratıcılığının karşılaştığı zorlukları ve bu zorlukların nasıl aşılabileceğini ele alır.
Ekim Devrimi sonrasında yaşanan büyük toplumsal değişimlerin ortasında Bogdanov, sanatı sınıf mücadelesinin bir parçası olarak görür. Kitap Bogdanov’un gözünden devrimin öngünleri ve hemen sonrasına denk gelen yıllarda işçi sınıfının sanatsal yaratımının doğum sancılarını örneklerle aktarır.
Bogdanov, kapitalist aşamada, eski toplumsal yapının yıkıldığı bir dönemde yeni sanatın nasıl şekilleneceği sorusuna cevap bulmaya çalışır. Bu soru, sanat ve devrim arasındaki ilişkiyi örgütlemeye çalışanlara günümüz tartışmaları için önemli bir referans noktası sunuyor. “Sanat ve İşçi Sınıfı” bu yüzden okuyucularla buluşturulmuştur.
Bogdanov, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin 1903 kongresinde Bolşevik kanadının içerisinde yer almıştır ancak 1909 yılına gelindiğinde, daha sonrasında “Ampiryomonizm” adını vereceği felsefî ve politik görüşleri etrafında bir araya gelen RSİDP içerisindeki bir grup aydın ile birlikte Bolşevik gruba muhalif olmuştur.
Lenin, aynı yıl yayımlanan “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” adlı çalışmasında, 1905 Devrimi sonrası gelişen karşı-devrim saldırısının yoğunlaştığı bu dönemde sınıf mücadelesi içerisinde palazlandırılmaya çalışılan idealist görüşlerin eleştirisine girişirken Bogdanov’un felsefî ve politik görüşlerine özel olarak yer vermiştir. Okuyucunun, önsözde detayları verilen bu süreci daha iyi kavraması için bahsedilen her iki çalışmayı incelemesi faydalı olacaktır.
“Sanat ve İşçi Sınıfı” politik sahnede iktidarı alan işçi sınıfının bu ilk deneyimi içinde sanat alanında yürüttüğü tartışmayı izleme şansı veren bir dizi kaynaktan sadece biridir. Yayınevimiz bu dönemin içinde sanat alanında yürüyen tartışmaları ve geçmişten bugüne sanat ile toplumsal mücadele arasında kurulan ilişkinin farklı noktalardan ele alınışını içeren başka kaynakları okuyucuya ulaştırmaya devam edecektir.
https://t.co/nDtpkAat1q
Bu çalışma, Kaldıraç dergisinde çıkmış, çıktığı dönemin ruhunu taşıyan devleti konu alan yazılardan oluşmaktadır. Yazılar, sadece o dönemin ruhunu taşımıyorlar, aynı zamanda, yakın geleceğe ilişkin devrim ve işçi sınıfı cephesinden bazı öngörüleri de içeriyorlar. Olması gerektiği gibi.
Yazılar 2015 dönemindenden başlıyor.
Bu dönem, Suriye Savaşında, ABD cephesinin, Türkiye’nin de içinde yer aldığı ABD cephesinin, savaşı kaybetme eğilimlerinin açığa çıktığı bir dönemdir. Bu yenilgi süreci, Suriye’yi Afganistan’a çevirmeye çalışanların, ister istemez Türkiye’yi de Pakistan’laştırmaya başladıkları bir dönemdir. Suriye savaşı,
IŞİD çeteleri eli ile başka bir evreye çevrildiği andan itibaren, Türkiye’de büyük yansımalara yol açtı. Sadece mülteci meselesinden söz etmek yanlış olur. TC devleti, IŞİD çetelerini çok “sevdi” ve onları sadece Suriye’de toprak işgal etmek için değil, aynı zamanda içerde Kürt devrimine karşı ve Gezi Direnişi ile öne çıkan toplumsal direnişe karşı da kullanmaya başladı.
Bizim analizimize göre, dünya çapında bir paylaşım savaşımı var ve bu savaşım, Ekim Devriminin ülkesi SSCB çözüldükten sonra, hızla su üstüne çıkmaya başladı. Bu paylaşım savaşımında 5 emperyalist gücü iyice seçebilir durumdayız: ABD, Almanya, Fransa, İngiltere ve Japonya. Bu beş emperyalist gücün etrafında elbette başkaları da var. Cepheler, her paylaşım savaşımı öncesinde olduğu gibi, her gün yeniden kuruluyor. Ama ABD’nin cephesi daha kararlıdır. TC devleti, siyasal olarak ABD’nin, ekonomik olarak ise AB’nin sömürgesi olan bir “ortaklaşa sömürge” şeklinde, komünizme karşı bir ileri karakol olarak organize edilmişti. Şimdi, bu son 30 yıldır, Türkiye’nin de kimin elinde kalacağı sorusu ortadadır. Gelişmelere bu cepheden bakınca, çeteleşmenin çok daha derin olduğunu, IŞİD ve diğer İslamî çetelerin bu sürecin arkasından geldiğini söylememiz mümkündür. İşte tüm bu süreci, daha sürecin ilk başlarından itibaren ele alan yazıları, onlara dokunmadan , olduğu gibi kitaplaştırarak yayınlamaya karar verdik.
https://t.co/K5R2Ax9jR5
#sarayrejimi
#IranIsraelUSWar
#emperyalizm
Yeni kitap: "Yeraltı Rusyası’nda yirmi yıl: Sıradan bir bolşeviğin anıları"
Çeçilya Samoylovna Bobrovskaya
Tarih sınıfsız topluma doğru ilerleyen, temeli maddî üretim ilişkilerine ve sınıf savaşımlarına dayanan bir süreçtir. Tarih yazınının önemli ögelerinden otobiyografiler ise tarafsızlık iddiası taşımadan -ki tarafsız olunmayacağını diyalektik tarihsel materyalizm bize göstermiştir- içinden geçilen dönemi öznel tanıklıklar ve deneyimlerle anlamamızı, gözümüzün önüne getirmemizi sağlayan en önemli kaynaklardan biridir.
Çeçilya Bobrovskaya’nın 1894’ten 1917 Sosyalist Ekim Devrimi’ne değin biriktirdiği anıları, hem devrim yıllarının zorlu mücadele koşullarından hem çürümüş düzeni altüst eden devrimci çalışmanın yarattığı coşkudan izler sunuyor. Kâh yenik düşülen kâh muzaffer olunan muharebelerle dolu bu uzun soluklu savaş notlarından anlıyoruz ki insan, içine doğduğu tarihsel koşulları etkin biçimde değiştirip dönüştüren öznedir. “İnsan kendi tarihini kendisi yapar ancak istediği gibi değil; kendi seçtiği koşullarda yapmaz, zaten mevcut olan, geçmişten aktarılan koşullarda yapar.”
Bu eser, hayatlarının yok olup gitmesine izin vermeyerek iradesini eline alan, gözünü iktidara diken ve sonunda da onu alan büyük insanların küçük bir hikâyesi. Kitabı okuyanlar, özellikle de insanlık tarihinin yapıcılığına soyunanlar, hürriyet kavgasının bu hikâyelerin örgütlü toplamından başka bir şey olmadığını hissedecek ve daha büyük azimle yolculuklarını sürdüreceklerdir. Bay L’nin deyişiyle: “İnsan yarınları kazanmak için dün ile hesaplaşır, bugün ile boğazlaşır.”
Yarınları kurmanın bir kaldıracı olması dileğiyle.
Kaldıraç Yayınevi
https://t.co/plLLpkn5gl
“Elbette sınıf savaşımının günümüzdeki hâl ve durumu, birçok açıdan bir tartışma konusu edilebilir. Elbette mücadele edenler için, egemene karşı nasıl bir mücadele yürütüleceği, hem teorik hem de pratik bir sorun olarak, bir tartışma konusu olarak ortadadır. Ki bizim dikkat noktamız burasıdır ve burası olmalıdır. Bu eski söylemlerin, işçi sınıfı ve onun devrimci mücadelesine karşı ideolojik haçlı seferinin karşısında bilimle, net bir duruşla yer almak, devrimci hareketin vazgeçilmez görevlerinden biridir. İşçi sınıfının öncüleri, devrimciler, sınıf mücadelesinin bugünkü koşullarda işçi sınıfı adına bir zaferle sonuçlanmasının yol ve yöntemleri üzerine tartışırken, bu haçlı seferine karşı da durmak zorundadırlar.”
https://t.co/pvBFzyXXWj
#sosyalizm
#devrim
#işçisınıfı