İnsan kendi dar benliğinin sınırlarını aştığında daha geniş bir varoluşa uyanmaya başlar.
Hayatlarımız yalnızca kendi başına yaşanan kapalı hikâyeler değil. Başka hayatlarla, sevgiyle, maneviyatla, sanatla örülen büyük bir bütünün parçası. İşte bunu fark eden kendisini aşmaya başlar.
Böylece aşkınlık, olağanüstü bir deneyim aramaktan çok, gündelik hayatın içindeki görünmeyen anlamı fark etme ve yaşanan hayatı daha derinden kavrama biçimine dönüşür. Sıradan görünende mucizeyi, gizemi, harikuladeliği fark edebilme hali.
Hayret ve hayret ve hayret.
Ruhi Çenet’in videosunu izledim, bilmediğimiz şeyler değildi belki ama ben de çok etkilendim. Bizden yahudilere ve siyonistlere karşı tek bir övgü çıkmaz, onu baştan söylemeyelim. Ama kendimizi sorgulamamız açısından önemli bir video olmuş. En çok dikkatimi çeken şey inandıkları gibi yaşamaları oldu. Dinlerini asla saklamıyorlar, aksine her şekilde belli etmeye ve hayatlarının her noktasına entegre etmeye çalışıyorlar. Kendilerinden eminler, tereddütsüz yaşıyorlar ve inanılmaz bir aidiyet hissediyorlar. En önemlisi, zamana ve dünyaya uymak yerine dünyayı kendilerine göre uydurmuşlar. Arka planını ve ekonomik güçlerini saymıyorum onlar farklı konular, ama bir şekilde kendilerine sistem kurmuşlar. Etkilenen değil etkileyen olmuşlar. Kendilerini inandıkları şeye adamaları, buna göre yaşamaları ve bundan beslenmeleri beni de düşündürdü. Bâtıl dinleri onları böylesine motive edebiliyorsa biz nerede hata yapıyoruz?
“Tanrı benimle ne kastetmiş olabilir”
Søren Kierkegaard
“Allah'ın bizden bir muradı var, bir de bizimle (var olmamızla) bir muradı var. Bizden olan muradına dikkat ettik, bizimle neyi murat ettiğini ise ihmal ettik.”
İmâm Cafer es-Sâdık
elhamdülillah. olana da olmayana da. elhamdülillah nasip ettirdiklerine de ettirmediklerine de. mutlaka her şeyde bir hayır murad eden, her daim kulunun hayrını isteyen ve kulunu asla bırakmayan Allah rahmandir, her şeyden de haberdardır. o gerçekten kulunu asla zayi etmez.
BAĞ VE AĞ
Akışkan modernite çağında her şey eridi, her şey sıvılaştı. Akışkan çağın temel karakteristiği, kalıcılıktan korkması. Bağ kurmak, bugünün insanı için özgürlüğü kısıtlayan bir pranga olarak algılanıyor. Bauman’ın deyimiyle, bugünün insanı "bağ kurmak" istemiyor, sadece "network (ağ) oluşturmak" istiyor.
Peki, bağ ile ağ arasındaki fark nedir? Bağ, sorumluluk getirir; emek ister, fedakarlık ister, fırtınada gemiyi terk etmemeyi gerektirir. Ağ ise, tek bir tuşla bağlanabildiğiniz ve canınız sıkıldığında, işler zorlaştığında yine tek bir tuşla ‘bağlantıyı kes’ diyebileceğiniz yapay bir yapıdır. İşte ilişkisel israf, bağların yerini ağların almasıyla başlar.
Sorumluluk içermeyen her ilişki, doğası gereği yüksek miktarda atık üretmeye mahkumdur. Kullan-at düşüncesi insan ilişkilerini de kuşatıyor.
Bir dostumuz acı çektiğinde ona kalbimizi açmak yerine, WhatsApp'tan üzgün bir emoji gönderip hayatımıza devam ediyoruz. Emek verilmeyen, derinleşmesine izin verilmeyen her ilişki, sığ sularda karaya oturan bir gemi gibi erkenden çürür ve duygusal bir atığa dönüşür.
İlişkisel israfın en vahşi boyutu, insanı bir "özne" olarak değil, bir "nesne" olarak görmektir. Hayatımıza giren, bize en zor günlerimizde elini uzatan, bizi büyüten, geliştiren insanları, ilk fikir ayrılığında, ilk çıkar çatışmasında ya da daha popüler, daha zengin, daha faydalı bir alternatifini bulduğumuzda hayatımızın dışına fırlatıyoruz. İnsanın vefası israf edildiğinde, toplumun güven dokusu tuzla buz olur.
Sistem, ayakta kalabilmek için sürekli bir "tatminsizlik" üretmek zorunda. Tüketim kapitalizmi, nesneleri tüketmek için geliştirdiği bu "eskidi, at, yenisini al" refleksini, bizim bilişsel haritamıza öyle bir kazıdı ki, biz bu refleksi insanlara da uygulamaya başladık.
Kapitalist pazar mantığı romantik ve sosyal ilişkilere tamamen sızıyor. Duygusal Kapitalizm : Bildiğimiz aşkın sonu. Instagram vb. platformlar bize ne fısıldıyor? "Sola kaydır, daha iyisi var. Yukarı kaydır, daha güzeli var. Profiline bak, daha zengini var."
İnsan artık "Öteki" ile ilgilenmiyor. Karşısındaki insanı bir yabancı, keşfedilmesi gereken bir dünya olarak görmüyor. Sadece o insanın aynasında kendi egosunu seyretmek istiyor. Eğer karşımızdaki insan bizim egomuzu yeterince beslemiyorsa, bizi sürekli onaylamıyorsa, bize anlık hazlar sunmuyorsa onu "faydasız" ilan ediyoruz.
Böyle böyle yalnızlaşıyor, kendimize ve âleme yabancılaşıyoruz. Ağ değil bağ, sığlık değil derinlik, çıkar ilişkisi değil hemhal oluş ilacımız. Hemdert oluş, hemdem oluş.
Doktor, neredesin?
“Ve şimdi… fark ettin ki gereğinden fazla kaygılanmış, korkmuşsun. Her şey senin elindeymiş gibi düşünüp tedbirle kendini yormuşsun. Sonra fırtına geçmiş, O’nun tedbirini ve hikmetini görmüşsün. Bu defa kendinden utanmış, affını dilemişsin. Ardından başka bir fırtına kopmuş, yine eski hâline dönmüşsün. O da geçmiş, tıpkı ilki gibi. İşte böyle… Rabbim merhamet ve lütuf sahibidir; bizse ben ve sen korkularımızın ve cehaletimizin çıkmazlarında dolaşır dururuz.”
“Hayatın amacının “mutlu olmak” olduğuna inanamıyorum. Bence hayatın amacı yararlı olmak, sorumlu olmak, onurlu olmak, şefkatli olmaktır. Her şeyden önce, yaşadığına değmesidir: Hesaba katılmak, bir şeyleri savunmak, yaşamış olmakla bir fark yaratmış olmaktır.”
― Leo Rosten