SPK’nın tasfiye listesindeki Tera ve Bulls’un yönetiminde kimler var?
https://t.co/8ye1x5vwlj
Patronu Emre Tezmen hakkında yurt dışına çıkış yasağı verilen ve 5 fonu SPK’nın tasfiye listesinde olan Tera ve 15 fonu tasfiye listesinde bulunan Bulls’un yönetiminde dikkat çekici isimler yer alıyor:
▪️ Prof. Dr. Emre Alkin: Tera Portföy Yönetim Kurulu üyesi, İstanbul Topkapı Üniversitesi Rektörü, Cumhurbaşkanlığı Akademik İstişare Konseyi eski üyesi.
▪️ Prof. Dr. Kerem Alkin: Tera Yatırım ve Tera Finansal Yatırımlar Holding Yönetim Kurulu üyesi; eski Türkiye Varlık Fonu ve Halkbank Yönetim Kurulu üyesi, eski OECD Daimi Temsilcisi/Büyükelçi.
▪️ Neslihan Mumcu: Bulls Yatırım Holding ortak ve yöneticilerinden; eski Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı, mevcut BTK üyesi Batuhan Mumcu’nun eşi.
JOSÉ MOURINHO: "En Porto tuve un capitán que se llamaba Jorge Costa. Un día estábamos perdiendo un partido contra Belenenses, íbamos 2-0 abajo en el entretiempo. Yo caminaba hacia el vestuario, y todos veían que estaba furioso.
Cuando estaba a punto de entrar, Jorge Costa me dijo: ‘Espera afuera dos minutos, por favor.’ Entró, cerró la puerta e hizo el trabajo sucio por mí. Luego abrió la puerta y dijo: ‘Entrene al equipo.’ Porque en el vestuario, hizo todo lo que yo habría hecho.
Ganamos 3-2. Era defensa central, nunca había marcado goles en su vida; ese día marcó dos. Capitán y líder son cosas muy diferentes. No puedes comprar líderes. No puedes fabricar líderes. Y cuando los tienes, tu equipo está un paso adelante."
You can say what you want about Iran but they're definitely pretty unique in their communication: never seen a country threaten another with a math equation before 😅
For those who didn't get it: there is a famous monetary policy formula used by the Fed called the "Taylor rule" that says a central bank's policy rate (i) should equal the neutral real rate (r*) plus target inflation (π*), plus 1.5 times the inflation gap and 0.5 times the output gap (the "i = r* + π* + 1.5(π−π*) + 0.5(y−y*)" part of Ghalibaf's formula).
Ghalibaf adds α(SOH−SOH*) and β(BEM−BEM*): SOH referring to the Strait Of Hormuz and BEM to Bab El-Mandeb. Both have positive coefficient, meaning the more those chokepoints are choked, the higher the rate the Fed would have to set to fight the resulting inflation.
In a nutshell this is Ghalibaf trolling the Fed, telling them that Iran is - in a very real way - setting American monetary policy.
The Turkish equity market has to be cleaned up - terrible PR for Turkiye because of concerns over market manipulation and pump and dump schemes. https://t.co/7VOY1If4kG
Any time a hedge fund says that "after assuming this historic responsibility on behalf of our nation and our financial system, we have been subjected to a highly planned, intentional, and organized speculative attack by the notorious malevolent forces" you know it's bad
Plot thickens!
Casey Wasserman, the founder of the talent agency representing Ed Sheeran, is in the Epstein files and flew on Epstein’s private jet.
When this information first came out artists like Chappell Roan immediately left the agency.
Ed Sheeran did not.
People keep saying Trump term II is the most corrupt administration ever, so I built a model to find out if it was true.
I took the UN's definition of corruption, turned it into eight criteria and 100 points, and scored the leaders history remembers for looting their countries: Marcos, Suharto, Mobutu, Abacha, Obiang, Putin.
Then I put every president since Eisenhower on the same scale, both parties, with every exoneration counted right alongside the convictions.
Nixon scored 41 and no other American President scored over a 25.
Trump's second term scored a 91, which ties him with Suharto and Mobutu and puts him above Marcos and Abacha.
So he is not only the most corrupt president in American history. At this pace he finishes his term level with the most corrupt rulers of the last hundred years.
PSA: don't come in my comments arguing about the results if you haven't read the full article, because ignorance is a choice.
Full article is up now on my Substack (link in bio) and it's free.
Israel now fully controls 92% of Israel-Palestine.
While Prime Minister Netanyahu had previously negotiated based on the possibility of some type of future Palestinian state, this government now claims all the land of Israel-Palestine and is aggressively implementing a comprehensive, systematic plan to realize its vision of a Greater Israel.
The surprising part is how close they have already come.
Maps produced by J Street Policy Fellow Frank Lowenstein and Policy Assistant Liam Hamama – recently featured in The New Yorker – show how Israel today fully controls approximately 92% of Israel-Palestine, while the population of Jews and non-Jews is split 50/50. 1/3
Gazeteci Fatih Altaylı;
"Ne Bülent Arınç’ı anlamak mümkün ne de Ahmet Davutoğlu’nu. En vahim durum ise ikisinin bir araya geldiği durum. Gezegenlerin hizalanıp deprem tetiklemesi gibi bir şey.
Geçen hafta sonunda Ahmet Davutoğlu’nun oğlunun düğünü vardı. Tabii ki tüm siyaset davetliydi. En önemli davetli ise Cumhurbaşkanı Erdoğan idi. Emin olun ben bu kafayı anlamıyorum. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ağzına gelen her şeyi söyleyeceksin; yolsuzlukla, nepotizmle itham edecek, zehir zemberek cümleler kuracaksın, öyle ki, söylediklerinden ötürü Cumhurbaşkanı’na hakaretten ifadeye çağrılacaksın.
Sonra da tüm o lafları ettiğin adamı ailenin en mutlu gününe, evladının düğününe davet edeceksin.
En hafif tabiriyle “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” denir ama bu gibi durumları tanımlayan çok daha uygun bir kelime biliyorum da, Ahmet Davutoğlu gibi kibar biri için bunu söylemem yakışık almaz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da haklı olarak düğüne katılmamış, hatta bildiğim kadarı ile tebrik mesajı bile yollamamış. Doğrusunu yapmış.
Düğünden akılda kalan ise nikahın şahitlerinden Bülent Arınç’ın konuşması. Arınç, siyasetle pek de ilgilenmediğini bildiğimiz genç bir çiftin nikahını, bireysel miting alanına çevirmiş. Almış eline mikrofonu kimine göre beş, kimine göre 15 dakika süren bir konuşma yapmış ve iktidarı eleştirmiş.
İktidarı eleştirmekte elbette bir beis yok. Ama yeri nikah kıyılan sahne mi! Orası gelinle damadın şov yeri, eski siyasetçilerin ego parlatma yeri değil. İlle konuşmak, ille gündem olmak istiyorsan şahitliğini efendi gibi yapar inersin sahneden sonra gazetecileri ister masana davet edersin, ister nikah salonunun dışına çıkar herkesi toplar canın ne istiyorsa konuşursun. Ama gelinle damadı esir etmek, belki hiç ama hiç katılmadıkları bir siyasi konuşmaya alet etmek hiç yakışık alıyor mu!
Gelin ile damadın canını sıkmak, gelinden rol çalmak, olacak iş mi!
Ayrıca da Arınç’ın oğlu Ahmet Mücahit Arınç halen AK Parti’de yönetici konumunda ve milletvekili. Aç oğluna anlat şikayetlerini, başkasının oğlunun düğününü berbat edeceğine.
Bu arada genç çifte mutluluklar dileyelim.
İnşallah evliliklerindeki tek mutsuz anı Arınç’ın konuşması olur!"
⚡️🇺🇸🇮🇱🇵🇸 Billie Eilish published a statement on Instagram to say that she is “very proud” of her brother Finneas for speaking up for Palestine and dropping out of the Ed Sheeran tour.
İlahi Deutsche Welle!
Alman yayın kuruluşu Deutsche Welle’nin Türkiye söz konusu olduğunda devreye giren hayli ilginç bir editoryal refleksi var.
DW Türkçe’nin son paylaşımındaki soru şöyleydi:
“Türkiye neden Suriye liderinin peşinde?”
Ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın sürekli Şam ile temas halinde olduğu belirtiliyor; Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Suriye liderini ziyaret eden ilk Batılı lider olduğu hatırlatılıyor ve herkesin 200 milyar dolarlık yeniden inşa pastasından pay almaya çalıştığı ileri sürülüyordu.
İnsan şaşırıyor
Türkiye’nin Suriye ile ilgilenmesini şaşırtıcı, hatta kuşkulu bir faaliyete dönüştüren bu soruyu insan okuyunca ister istemez duruyor.
Türkiye, Danimarka değil.
Suriye’de yaşanan iç savaşın güvenlik, ekonomi, göç ve terör bakımından en ağır sonuçlarını üstlenen ülkelerin başında geliyor. Türkiye ile Suriye arasında tam 911 kilometrelik kara sınırı bulunuyor. Savaşın çeşitli dönemlerinde milyonlarca Suriyeli Türkiye’ye sığındı. Türkiye’nin şehirleri, kamu hizmetleri, ekonomisi ve toplumsal dengeleri bu büyük insani hareketlilikten doğrudan etkilendi.
Sınırın öte tarafındaki her askeri ve siyasi gelişme Türkiye’nin günlük hayatına yansıdı. DEAŞ’ın saldırıları, PKK/YPG yapılanması, düzensiz göç, sınır güvenliği ve ekonomik yük Ankara açısından soyut dış politika başlıkları değildi. Bunların her biri Türkiye’nin doğrudan milli güvenlik meselesiydi.
Böyle bir ülkenin Şam’daki yönetimle yakından temas kurmasından daha doğal ne olabilir?
Asıl soru “Türkiye neden Suriye liderinin peşinde?” değil, “Türkiye Suriye’nin geleceğiyle ilgilenmezse kim ilgilenecek?” olmalıydı.
Fransa ilgilenince diplomasi, Türkiye ilgilenince “pasta” DW’nin kullandığı çerçevedeki temel sorun burada ortaya çıkıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron Suriye lideriyle görüştüğünde bu, Avrupa’nın diplomatik açılımı olarak sunuluyor. Almanya, Suriye’nin istikrarına ve yeniden inşasına katkı vermek istediğinde meşru bir dış politika hamlesinden söz ediliyor. Alman şirketleri için uygun yatırım ortamı oluşturulmasının önemi bizzat Berlin tarafından dile getiriliyor.
Merz'in açıklamaları
Nitekim Almanya Başbakanı Friedrich Merz, 30 Mart 2026’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’yı Berlin’de ağırladı. Alman hükimeti, Suriye’de siyasi istikrar ve ekonomik büyümenin yeniden inşa için gerekli olduğunu; Alman şirketleri açısından güvenli bir yatırım ortamının kurulmasını destekleyeceğini açıkladı. Almanya ayrıca Suriye Recovery Trust Fund’ın en büyük destekçisi olduğunu belirtiyor.
Bunlar Berlin açısından anlaşılabilir tercihlerdir. Almanya’nın istikrarlı bir Suriye istemesi son derece doğaldır. Çünkü Almanya da bir milyondan fazla Suriyeliye ev sahipliği yaptı ve göç meselesinin iç siyasetteki ağır sonuçlarını yaşadı.
Fakat aynı hak Türkiye’ye neden tanınmıyor?
Almanya’nın Suriye’nin yeniden inşasında rol araması “istikrara katkı”, Fransa’nın temasları “diplomatik açılım”, Türkiye’nin girişimleri ise “200 milyar dolarlık pastanın peşine düşmek” olarak çerçeveleniyorsa burada gazetecilikten çok seçici bir bakış sorunu vardır.
Türkiye’nin ticari çıkarlarının bulunması elbette mümkündür. Devletlerin dış politikası yalnızca romantik ideallerle yürütülmez. Fransa’nın, Almanya’nın, ABD’nin veya Körfez ülkelerinin ekonomik beklentileri ne kadar meşruysa Türkiye’ninki de o kadar meşrudur.
Türkiye eleştirilebilir; mesele aynı ölçüyü kullanmak
Türkiye’nin dış politikası elbette eleştirilebilir. Ankara’nın Suriye politikasında geçmişten bugüne aldığı kararlar sorgulanabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tercihleri, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yürüttüğü diplomasi ve sahadaki askeri uygulamalar gazeteciliğin doğal inceleme alanlarıdır.
Fakat eleştiri ile peşin hüküm aynı şey değildir.
Türkiye hakkında yapılacak her habere kuşkucu bir başlık yerleştirmek, Ankara’nın her girişiminin arkasında karanlık bir niyet aramak ve Türkiye’nin meşru güvenlik kaygılarını tali ayrıntı gibi görmek objektif gazetecilik sayılamaz.
Sorun Erdoğan’ın eleştirilmesi değil; Erdoğan karşıtlığının zamanla Türkiye’yi anlamanın önüne geçmesidir.
Alman basınının etkili bir bölümünde uzun süredir bu ayrımın giderek silikleştiğini görüyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a duyulan siyasi tepki, zaman zaman Türkiye’nin bütün dış politika hamlelerini sakat veya gayrimeşru gösteren otomatik bir filtreye dönüşüyor.
Oysa Erdoğan’a karşı olmak, Türkiye’nin coğrafyasını değiştirmiyor. Türkiye’nin Suriye ile 911 kilometrelik sınırını ortadan kaldırmıyor. Milyonlarca sığınmacı için üstlendiği yükü silmiyor. Terör saldırılarında kaybedilen insanların acısını ve sınır kentlerinin yaşadığı ekonomik-toplumsal sarsıntıyı hükümsüz kılmıyor.
Berlin’in aynaya bakma zamanı
Alman medyası Türkiye’nin dış politika tercihlerini sorgularken Berlin’in vahim stratejik hatalarına aynı ısrarla bakıyor mu?
Almanya hala bir dizi sektörde Türkiye'ye açık ve örtülü ambargo uyguluyor. Bununla birlikte Almanya'nın güncel silah satışlarında hangi çifte standartları uyguladığı bugün net görülüyor!
Almanya yıllarca Rusya ile kurduğu enerji ilişkisinin jeopolitik tehlikelerine ilişkin uyarıları küçümsedi. Nord Stream projelerini ekonomik rasyonaliteyle savundu; Moskova’ya bağımlı hale gelindiği yönündeki itirazları abartılı buldu. 2019’da dönemin Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Nord Stream 2’nin Almanya’yı Rusya’ya bağımlı hale getirmeyeceğini açıkça söylüyordu.
Ukrayna savaşından sonra aynı Alman devletinin Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock ise Baltık ülkelerinin uyarılarını hatırlatarak çok net bir itirafta bulundu: “Onlar haklıydı, biz haksızdık.”
Almanya’nın savunma politikasındaki uzun süreli ihmaller de ortada. Alman Federal Meclisi Savunma Komiserliği raporları, “Zeitenwende” ilanına rağmen orduda personel, mühimmat, teçhizat, altyapı ve dijitalleşme sorunlarının sürdüğünü kayda geçiriyor.
Elbette Alman basını içinde bu yanlışları eleştiren ciddi gazeteciler ve yayınlar var. Hepsini aynı kefeye koymak asla istemem. Ancak Türkiye’ye ders vermeye son derece hevesli olan kimi yayınların, kendi ülkelerinin stratejik körlüklerini değerlendirirken aynı keskinliği sergilemediği de açık.
Türkiye’nin her adımını otoriterlik, yayılmacılık veya ekonomik fırsatçılık merceğinden okumak kolaydır. Zor olan, Türkiye’nin bulunduğu coğrafyayı ve karşı karşıya kaldığı gerçek tehditleri anlamaya çalışmaktır.
DW kimin sesi?
Deutsche Welle sıradan bir özel medya kuruluşu değil. Alman federal bütçesinden finanse edilen ve Almanya’nın dünyaya yönelik yayın kuruluşu olarak görev yapan bir yapı. Alman hükümeti de DW’yi açıkça “Almanya’nın dünyadaki medya elçisi” olarak tanımlıyor.
Bu durum DW’nin her haberinin Berlin tarafından dikte edildiği anlamına gelmez. Kurumun editoryal bağımsızlığı vardır ve olmalıdır. Ancak kamu kaynaklarıyla dünyaya seslenen böyle bir yayın kuruluşunun sorumluluğu, yerel siyasi önyargıları farklı dillere tercüme etmek değil; olayları bağlamı içinde, aynı gazetecilik ölçüsünü bütün ülkelere uygulayarak aktarmaktır.
DW’nin Türkiye yayınlarında ihtiyaç duyduğu şey daha az eleştiri değildir.
Daha fazla bağlam, daha fazla ölçü ve daha fazla tutarlılıktır.
Türkiye’nin Suriye politikasını sorgulayın. Ankara’nın hedeflerini, yöntemlerini ve çelişkilerini araştırın. Fakat Paris’in ve Berlin’in yaptığına diplomasi, Ankara’nın yaptığına “pasta takibi” diyerek başlamayın.
Coğrafyanın yükünü Türkiye taşıyacak, milyonlarca sığınmacıya Türkiye ev sahipliği yapacak, terör tehdidiyle Türkiye mücadele edecek; fakat Suriye’nin geleceği konuşulurken Ankara’nın masadaki yeri sorgulanacak…
İlahi DW!
Türkiye Suriye liderinin “peşinde” değil.
Türkiye, kendi sınırının, güvenliğinin, ekonomisinin ve geleceğinin peşinde.
@dw_turkce
Ankara balık halinde bugünkü taze hamsi fiyatı
12 kilogramlık kasa 800 TL
Kilosu 66,6 TL.
Ancak tezgahlarda 300 TL'ye satılıyor.
Hal'den tezgaha 4,5 kat fiyatla geliyor.
@abakingurlek