Yâ Fettâh, Yâ Rezzâk. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.
Bu iki ismi böyle kullanın. Hem bir ayetle devam ediyor, hem Peygamber'in zikir terbiyesine uyuyor, hem de döngüsel olarak kendini tekrar ediyor. Yani akıyor. Bu da sizin derin transa, derin meditasyona girmenizi ve odaklanmanızı sağlar. Fettâh kapıyı açar, Rezzâk açılan kapıdan rızkı verir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh ise bütün gücü yeniden Allah'a teslim eder. Böylece zikir başladığı yere döner ve tekrar Fettâh'a bağlanır.
Bir kapı kapanırsa başka bir kapıyı açabilecek olan O’dur; bir sebep ortadan kalkarsa rızkı başka bir sebepten ulaştırabilecek olan yine O’dur. Çünkü rızık sebepten gelmez; sebepler yalnızca rızkın geçtiği yollardır. İnsan çoğu zaman yolu kaynak zanneder. İşini kaybedince rızkını, bir insanı kaybedince imkanını kaybettiğini düşünür. Oysa Fettâh için tek bir kapı, Rezzâk için tek bir yol yoktur. Bir kapıyı kapatır, başka bir kapı açar; bir sebebi kaldırır, hiç ummadığınız başka bir sebep yaratır. Siz sebepleri kullanırsınız fakat sebepleri ilahlaştırmazsınız. Kapıyı çalarsınız ama kapıyı açanın kapı olmadığını bilirsiniz.
Yâ Fettâh dediğinizde açılmasını istediğiniz tek bir kapıya saplanıp kalmayın. Belki sizin istediğiniz kapının açılması hayırlı değildir. Açma fiilini Allah'a bırakın. Yâ Rezzâk dediğinizde rızkı yalnızca para olarak düşünmeyin. Bilgi de rızıktır, zaman da rızıktır, doğru insanla karşılaşmak da rızıktır, zihnin berraklaşması da rızıktır. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh dediğinizde ise bütün bunları kendi gücünüzden çıkarıp yeniden Allah'ın kudretine bağlayın.
@nsan68180694 Değerli hocam bu duru görüyü yapmak için nasıl çalışma yapmak lazım.insanın üzerinde ne var görmek isterim ama çalisma yapsamda olmuyor.tam çözemiyorum.
💚İNCİ TANESİ
"ALLAHU TEALA'NIN DİNİNİN İPLERİ"
"Bu zamanda işin sırrı; yolunu ve yönünü bulabilmek.
Elbette herkes çok şey konuşur da Hakikat olan, yeri isabet ettirebilmek.
Bu daha marifet ister.
Türbeler Allah'u Teala'nın dininin ipleridir.
Bu iplere sarılanlar O yolda ilerler. İp kısalır, uzar. incelir, kalınlaşır.
Sallanırsın ama istikamet bellidir.
Lakin,
Türbe olmasına gerek yok, onun gibi de kullar vardır. Fakat azaldılar.
İşinizi garantiye almak istediğinizde;
Türbelere gidin.
Çünkü onlar garantidir. Allah'u teala'yı severler yaşarken. Öldüklerinde de Allah'u teala onları hem yaşarken hem ölünce de gelecek nesle sevdirir.
Emin olursunuz
Günlük ciddi yaşarken aynı dönemdekileri anlayabilirsiniz ama Allahu teala'nın sevdiği kulları hemen anlarsınız çünkü Allahu teala sevdirir.
Bakmayın "ziyaretler edilmez, ölüdürler" diye söylediklerine. Onların kalbi hastalıklı
Allahu teala Efendimiz Aleyhisselam'ı, fahri kainat olarak kainata peygamber kılmış.
Kendi cinsinden.Sizlere kendini anlatıyor, anlattırdı
Eğer Kendi cinsinizden olmasaydı, hiç yapmazdınız.
Alimler. O'nun soyundan [ilmi kastederek ehli sünneti kastederek] "Onun soyundan gelenler" devam ediyor.
Onlara tutunmaktan başka yolunuz yok.
"Ölmüş" dersiniz. "Zamanı geçmiş" dersiniz.
Bedenen ölmüştür, Evet.
İlim ölmedi ki ! Ruh ölmedi ki !
Bu devam etmekte.
İlim de, Onların ruhları da yaşamaya devam etmekte.
Onlar Resulullahın emanetçileridir.
Devam ettirirler"
[Nasihatın devamı kayıtta ]
Şeyh Şerafettin Dağıstani Hazretleri
Gazze'de çocuklarımız okula giderken çantalarında ağır bir şey taşıyor.
Ölüm ihtimalini.
Kimi yetim.
Kimi öksüz.
Kimi hem yetim hem öksüz.
Gökyüzünde drone sesi var.
Her an bir füze düşebilir.
Her an son anları olabilir.
Ama yine de okula gidiyorlar.
Çünkü korkularından daha büyük bir şeyleri var.
İnançları.
Biz hayata tutunmak için sebepler ararken, onlar enkazların arasında Allah'ın verdiği söze tutunuyor.
Rahman onlara bir söz verdi.
Cennet.
Belki bu yüzden dünyanın en ağır yükünü taşıyan çocuklar,
en dik yürüyen çocuklar oluyor.
CİNLERİN SÖYLEDİKLERİ
1.- Sessiz dahi okunsa, en çok bize Kur'an-ı Kerim tesir ediyor.
2.- Bizi yakan ve kahreden en büyük surelerin başında Bakara Suresi geliyor.
3.- "Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ kulli şey'in kadîr." zikrini okuyan bir kimsenin etrafında nurdan bir daire oluşuyor ve biz o daireyi kolay kolay aşamıyoruz.
4.- Musallat olduğumuz kişinin verdiği sadaka bize eziyet veriyor.
5.- Kişinin yaptığı zikirden hâsıl olan nur bizim enerjimizi kesiyor.
6.- Musallat olduğumuz hastanın yaptığı cinsel sapkınlıklar enerjimizi artırıyor.
7.- Gece namazı bizi zayıflatıyor.
8.- Dua bizi etkisiz hâle getiriyor.
9.- Cuma günü enerjimiz düşüyor.
10.- İstihare edilen işte fazla müdahale edemiyoruz.
11.- Acve hurması ve çörek otu yiyen bir kimsenin vücuduna tesir edemiyoruz.
12.- Güzel kokuları sevmiyoruz, kötü kokular ile güç buluyoruz.
13.- Zilzâl Suresi dökülmüş ve gömülmüş büyüleri etkisiz hâle getiriyor.
14.- Kur'an okunan evlerin kapısında melekler bulunduğu için o evlere giremiyoruz.
15.- Korku anında "Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm" diyen kimsenin etrafına duvar örülüyor.
16.- Besmele ile açılıp besmele ile kapanan odalara giremiyoruz.
17.- Evlerimiz olan tuvalet ve hamamlara (banyolara) besmele ve dua ile girenler ile aramıza perde çekiliyor.
18.- Helâl lokma yiyen ve takva üzere yaşayanların etrafında sürekli nurdan bir halka olduğu için onlara vesvese dahi veremiyoruz.
Tecrî" (تَجْرِي) fiili, kelime anlamı olarak; bir amaca doğru sürtünmesizce, akışkan bir ortamda, kusursuz bir mizanla süzülüp gitmektir.
İlahi İrade, bu kelimeyi evrende iki büyük varoluşu mühürlemek için seçmiştir.
+
Örtülü olmayan bir kadın, sokaklardaki çıplaklığa şöyle isyan etti:
“Açıklık filan değil; düpedüz çıplaklık hüküm sürüyor.
Elde mızrak, önünde yaprakla fahişeler gibi sokaklarda geziyorlar. Buna da “özgürlük” diyorlar utanmadan.
Allah bütün erkeklerin yardımcısı olsun.”
@Fevkalbeser60 Benim anlamadığım bizdede 35-40 derece oluyor.ama plastikler asvalt bu kadar erimiyor.bu nasıl olabilir?acaba gerçek derece saklanıyor mu ? Yoksa başka bir şey mi var ?
Kalıp olarak Peygamber'in öğrettiği zikirler ve dualar dışına çıkmayın. En iyi öğretmen odur çünkü. Yalnız burada Peygamber sadece doğru zikrin kalıbını verir. Farkındalık ve derinlik olarak onu bulacak olan yine sensin. Çünkü aynı zikri iki insan okur; biri sadece kelimeleri tekrar eder, diğeri ise o kelimelerin işaret ettiği hakikati görmeye başlar.
Rusya atıp tutuyordu ya 12mach füzelerimiz durdurulamaz filan!
Artık öyle bir şey yok!
Artık YILDIRIMHAN var! 25mach+
Burada yeni nesil bir motor ve yakıt türü kullanıldı. Tüm kıtalararası füzeler katı yakıt kullanırken, Yıldırımhan’da daha önce hiç bilinmeyen bir teknoloji Nitrojen kaynaklı çok karmaşık bir teknoloji kullanılıyor.
Bu füzenin şuan bir rakibi yok, durdurulması hayal bile edilemez.
Gözlerinizi kapatın ve Yıldırımhan’ı nükleer başlık-termobarik başlıkla düşünün ki zaten öyle!
Bundan sonra Dünya üzerinde hiç bir güç Türkiye üzerinde hesap yapamaz! Fransa’ya ulaşması ve vurması bir kaç dakika!!
🇹🇷
🚨METAFİZİK VİRÜSLER ve ÇOCUKLARA GENÇLERE ETKİLERİ
Şeytan, anne babaların hatalarından ve daha sonra akıl baliğ olduğunda çocuğun da bunun üzerine koyduklarından aldığı ruhsat ile çocuğa musallat olur.
Bu; yapılan fiiller (işlenen günahlar) , dinlenen - izlenen uygun olmayan içerikler ya da oynanan oyunlar üzerinden olabilir.
Musallat olduğunda ilk iş olarak beyne müdahale eder.
Böyle bir durumda telkin ile çocuğun nefsini manipüle edip içe kapatarak intihar ve benzeri yanlış yollara sapmasını sağlamaya çalışır.
Sonuçta nefs henüz öğrenmemiş, doğruyu yanlışı bilmiyor olabilir. Öğreniyor ise de içerden "iç ses olarak" [vesvese] yapılan baskı ile bir süre sonra dayanamaz hale gelmesini tetikleyebilir.
Bunu bir bilgisayarın yazılımına virüs enjekte edip paralize etmek gibi düşünün.
Böyle durumdaki bir genci;
-doktorla, ilaçla tedavi edemezsiniz [ancak uyutursunuz]
-"eğiterek" düzeltemezsiniz,
-zor kullanarak ya da yasaklar ile sorunu çözemezsiniz.
Ancak ve ancak iman frekansını arttırarak, manevi zırhı güçlendirmek yolu ile bu virüsleri vücuttan atarak çözebilirsiniz.
Bu da ailecek Allahu Tealaya dönerek; ibadet, tevbe ve helallik ile, aile birliğini tesis etmek ile olur.
Ablamız aslında
Şunu söylüyor
Evladın
Dünya'ya geldiğinde
100 senelik
Kandırılmışlığın ve
Kullanılmışlığın örnekleriyle
Evladının kulağına
Ezan yerine 10. yıl marşı okuyup
Beşiğinın başucuna
Kuran'ı Kerim yerine
Nutuk kitabı koyarsan
Sonuçlarına katlanmak zorunda kalırsın.
Seri Devam...
(olup bitenler)
Mesele Çin’in nefesi.
Eskiden bir adamı devirmek için direkt kafasına vururlardı. Şimdi öyle değil. Şimdi adamın suyunu kesiyorlar, yemeğini kesiyorlar, dostlarını yalnız bırakıyorlar. Adam hâlâ ayakta ama içten içe eriyor.
Şimdi Çin’e yapılan tam olarak bu.
Rusya var yanında diyorsun ama o zaten savaşta, nefesi kesik. İran diyorsun, sürekli baskı, kriz, tehdit. Venezuela desen zaten karışık. Yani Çin’in “dayanırım” dediği kim varsa ya meşgul ya da zayıflatılmış.
Ama dikkat edilmesi gereken konu kimse Çin’in kapısına gidip “ben geldim” demiyor.
Çünkü mesele dövüşmek değil. Mesele yavaş yavaş boğmak.
Bak geçmişte aynısı oldu.
Japonya diye bir güç vardı.
ABD direkt saldırmadı.
Ne yaptı?
Petrolünü kesti.
Yollarını kapattı.
Müttefiklerini susturdu.
Japonya bir baktı tank var ama yakıt yok.
Donanma var ama hareket edemiyor.
Sonra ne oldu?
Sıkıştı… patladı.
Şimdi aynı sahnenin farklı versiyonu oynanıyor.
Çin dünyanın fabrikası tamam. Ama fabrikayı çalıştıran ne? Enerji. O enerji dışarıdan geliyor. Yani aslında Çin güçlü ama bağımlı. İşte orası kritik.
Şimdi o bağımlı olduğu hatlar tek tek zorlanıyor.
İran hattı sıkıntı…
Rusya baskı altında…
Deniz yolları zaten riskli.
Ama Çin aptal değil. Japonya gibi “hemen vurayım” kafasında değil. Adam sabrediyor. Yeni yollar açıyor. Afrika’ya giriyor. alternatif ticaret kuruyor. Dolar yerine başka şeyler deniyor.
Yani biri kesiyor… diğeri yeniden bağlıyor.
Mesele şu aslında:
Kim daha sabırlı?
ABD mi… yoksa Çin mi?
Biri sürekli buduyor… diğeri sürekli yeniden filiz veriyor.
Ağaç hâlâ ayakta ama eskisi gibi rahat değil. Gölgesi var ama kökleri zorlanıyor.
Şimdi kritik soru geliyor…
Japonya gibi bir gün “yeter” deyip masayı mı devirecek?
Yoksa dişini sıkıp bekleyip oyunu mu değiştirecek?
Çok tuhaf…
Türk Devleti’nin gücünü en az bilen yine Türk Milleti.
Bu millet, bin yılın yükünü omuzlamış bir devletin içinde yaşıyor, ama o ağırlığın ne demek olduğunu hissetmiyor.
Bir yapı düşün…
Sınırları haritada çizilen değil, zihinde kurulan.
Gücü tankla, tüfekle değil; zamanla, sabırla, akılla taşınan.
Ve sen…
O yapının tam ortasında duruyorsun.
Ama görmüyorsun.
Çünkü her gün nefes aldığın şey, sana “normal” geliyor.
Oysa dışarıdan bakan, o nefesin bile ne kadar zor kazanıldığını biliyor.
Bazı devletler vardır;
Varlığını bağırarak ispat eder.
Bazıları ise…
Sadece var olarak dengeleri değiştirir.
Türk Devleti, hiçbir zaman kendini anlatan bir yapı olmadı.
O, anlatılan değil, çözülen bir şeydir.
Bu yüzden içeride olan çoğu zaman anlamaz.
Çünkü anlamak için dışarıdan bakmak gerekir.
Mesafe gerekir.
Kıyas gerekir.
Tehdit gerekir.
Tehlikeyi hissetmeyen, koruyanın kim olduğunu da sorgulamaz.
İşte asıl mesele burada kopuyor.
Bu millet, fırtınanın ortasında yürürken rüzgârı sıradan sanıyor.
Oysa dışarıda olan herkes biliyor:
O rüzgâr, estiği yeri değiştiren bir güçtür.
Ama içinde olan…
sadece “hava” zannediyor.
Ve işin en ağır tarafı şu…
Bu millet, kendisini ayakta tutan kudreti sorgulamıyor bile.
Çünkü hiçbir zaman gerçekten yıkılmanın ne demek olduğunu yaşamadı.
Sarsıldı ama çökmek nedir, onu görmedi.
Sıkıştırıldı ama teslim olmak nedir, onu bilmedi.
Bu yüzden sahip olduğu şeyi “güç” değil, “alışkanlık” sanıyor.
Oysa bazı yapılar vardır;
çöktüğünde sadece kendini değil, etrafındaki her şeyi de sürükler.
Ve bazıları vardır çökmediği için dünya hâlâ dengede durur.
Türk Devleti işte tam burada duruyor.
Adı konulmayan, ama hesaplara yazılan…
Açıkça söylenmeyen, ama her masada hesaba katılan…
Ve sen…
Hâlâ bunun farkında değilsin.
Çünkü sana hiçbir zaman “bak bu güç” diye gösterilmedi.
Gösterilseydi zaten o güç olmazdı.
Asıl güç;
görmeden inanabilmekte değil, görmeden etkilenebilmektedir.
Bak…
Sınırların değişmediği her gün,
dengenin bozulmadığı her an,
kaosun kapına dayanmadığı her gece…
Bir şey çalışıyor.
Ama adı yok.
Ve en garibi de şu:
Dışarıdakiler o “isimsiz gücü” tanıyor…
içeridekiler hâlâ tarif etmeye çalışıyor.
Bu;
bozkırda iz bırakmadan yürüyenlerin, kılıcını çekmeden korku salanların, devlet kurmayı değil, devlet olmayı bilenlerin mirasıdır.
Binlerce yıl öncesinden gelen bir akıl bu.
Yıkılsa da yeniden kurulan, dağılsa da yeniden toplanan, unutulsa da asla silinmeyen bir irade…
Ataların, adını yazmadı ama izini bıraktı.
Ve o iz…
bugün hâlâ yürümeye devam ediyor.
Elhamdülillah