İnsan incinmemeyi güç sanıyor. Sesini sağlam tutuyor, yarasını saklıyor, kendi yükünü kimseye göstermeden taşımayı öğreniyor. Zırhlara bürünüyor.
Fakat zırh yalnızca darbeyi kesmiyor, teması da azaltıyor.
Bir gün, güvendiği birinin yanında o zırhı indiriyor, kendini korumaktan vazgeçiyor. Sözü yarım kalıyor, sesi titriyor, sakladığı yerlerinden görünüyor. Aaa o da ne? Muhatabı çekip gitmiyor.
Karşısındaki yine de kalıyor. İşte o küçücük “kalış”, içimizde yıllardır nöbet tutan bir şeyi iyileştiriyor. Çünkü ruhun en derin ihtiyacı anlaşılmak, olduğumuz gibi kabul görmek.
Yakınlık da burada başlıyor: Kendimizi savunmaya ihtiyaç duymadığımız yerde. Bazen insanı iyileştiren, yaranın kapanmasından ziyade o yarayla da sevilebildiğini görmesidir.
Olduğu gibi.
50 bin kitaba sahip olan Umberto Eco, kişisel kütüphaneler hakkında şöyle diyordu:
“Satın aldığımız bütün kitapları okumamız gerektiğini düşünmek ne kadar anlamsızsa, hayatı boyunca okuyabileceğinden daha fazla kitap satın alanları eleştirmek de o kadar anlamsızdır. Bu, yenilerini almadan önce evinizdeki bütün çatal bıçakları, gözlükleri, tornavidaları ya da matkap uçlarını kullanmanız gerektiğini söylemeye benzer.
Hayatta bazı şeyler vardır ki, yalnızca küçük bir kısmını kullanacak olsak bile, onlardan daima yeterince elimizin altında bulundurmamız gerekir.
Mesela kitapları birer ilaç gibi düşünürsek, evde birkaç tane yerine çok sayıda kitap bulundurmanın neden iyi olduğunu anlarız. Kendimizi daha iyi hissetmek istediğimizde ‘ilaç dolabına’ gider ve herhangi bir kitabı değil, o an ihtiyacımız olan doğru kitabı seçeriz. İşte bu yüzden önümüzde her zaman zengin bir seçenek bulunmalıdır.
Yalnızca tek bir kitap satın alanlar, onu okur ve sonra elden çıkarırlar. Böylece tüketim zihniyetini kitaplara da uygular; kitabı tüketilecek bir ürün, bir meta gibi görürler.
Oysa kitapları gerçekten sevenler bilir ki kitap, bir metadan çok daha fazlasıdır.”
‘Kimseye kendini göstermek zorunda değilsin. Kimseyle yarışmak zorunda değilsin. Elindeki fidanı dik, gönlündeki tohumu toprağa göm. Senin eylemin bu : Erdemli keder. Dünyada çok acı var ve sen geçip gidemiyorsun. Bir el seni çiçekleri diriltmeye zorluyor. Onların direncini senin direncine bağlayan bir yol var. Yok, sen usulca yürü, koşma. Fısılda ama bağırma. Kederin garibi ol sen. Senin payına düşen de bu: Erdemli keder.’
Yavaşla
EYLEMİN KRALI
İspanyol futbol kulübü Real Sociedad taraftarlarının Gazze’ye destek için yaptıkları eylem ne kadar muhteşem, ne kadar etkileyici öyle!
İnsanın tüyleri diken diken oluyor!
İnsan kendi cehennemini bazen geçmişinden bir türlü elini çekememesiyle, kırgınlık ve korkularını peşi sıra sürüklemesiyle inşa ediyor.
Özgürleşme, insanı küçülten bazı şeyleri bırakabilme cesaretidir. Dünya bizim etrafımızda dönmüyor.
Asıl dönüşüm kendimizi hayatın merkezinden çekip sevgiye, bağışlamaya ve bizden büyük bir hakikate yer açtığımızda başlar.
İnsan kendi dar benliğinin sınırlarını aştığında daha geniş bir varoluşa uyanmaya başlar.
Hayatlarımız yalnızca kendi başına yaşanan kapalı hikâyeler değil. Başka hayatlarla, sevgiyle, maneviyatla, sanatla örülen büyük bir bütünün parçası. İşte bunu fark eden kendisini aşmaya başlar.
Böylece aşkınlık, olağanüstü bir deneyim aramaktan çok, gündelik hayatın içindeki görünmeyen anlamı fark etme ve yaşanan hayatı daha derinden kavrama biçimine dönüşür. Sıradan görünende mucizeyi, gizemi, harikuladeliği fark edebilme hali.
Hayret ve hayret ve hayret.
Abdülkadir Geylânî Hz. diyor ki;
'Seni eksiğinle, kusurunla, günahınla, sevabınla hakikaten sevenin, yanlış yaptın diye seni terk etmeyenin sadece 'Allah' olduğunu bilseydin, başkalarına kulluk etmekten vazgeçerdin.'
•Tevekkül'ün anlamı tam olarak şu:
Çözümü göremiyorum, yarın ne olacak bilmiyorum. Ama kesinlikle bir şey biliyorum.
"Rabbim süphesiz benimledir, bana yol gösterecektir!"
Şuara 26/62
Dökülen yapraklarıyla, kısalan günleriyle, usulca çekilen ışığıyla sonbahar bizi durup âleme bakmaya çağırıyor. Dikkat kesilmeye. Ânın içinde, bütün varlığımızla, hiçbir yere kaçmadan durmaya.
Sonbahar bize hayatın güzelliğini, geçip gidecek olmasına rağmen değil, tam da geçip gideceği için fark etmeyi öğretiyor.
Mevsimler döner, ömürler bir mum gibi erir, yıldızlar bile bir gün susar, aşklar renk değiştirir. Bütün bu fanilik, varlıklara o eşsiz kıymeti, o ince ve hüzünlü tatlılığı veren şeyin ta kendisidir. Bir şeyi değerli kılan, sonsuza dek sürecek olması değil; bir gün mutlaka bitecek olmasıdır. Elimizden kayıp gideceğini bildiğimiz için sımsıkı tutarız hayatı, sevdiklerimizi, bir ikindi ışığını.
Sonbahar işte bunu fısıldar bize, sararan yaprakların diliyle: Güzellik kalıcılıkta değil, geçicilikte saklıdır. Kalmak değil, ağır ağır gitmektir hayatı güzel kılan.
Hz. Ömer'den muazzam bir nasihat:
"Kendini fazla yorma her şey Allah'ın takdiri ile olur. O'nun takdir ettiği bir şey seni ıskalamayacak, o'nun izin vermediği şey sana isabet etmeyecektir."
'Süt emme çağındaki Musa suda boğulmadı. Oysa en zayıf durumdaydı.
Firavun ise boğuldu. Halbuki zorbalığının zirvesindeydi.
İşini Allah'a havale et.
Allah'ın senin için yazdığından başkası başına gelmeyecektir.'
Sorun: “Hayır” diyememek. Başkasını üzmemek, sevgisini kaybetmemek veya bencil görünmemek için istemediğimiz şeylere bile “evet” deriz.
Çözüm: Hayır demeyi reddetmek değil, kendi sınırını korumak olarak görmek. Her talebi karşılamak zorunda değiliz.
Sorun: Başkalarının duygularından kendini sorumlu tutmak. Birisi kırıldığında, öfkelendiğinde ya da hayal kırıklığına uğradığında hemen kendimizi suçlarız.
Çözüm: Sorumlulukları ayırmak. Davranışımızdan sorumluyuz; fakat başka bir yetişkinin bütün duygularını düzenlemek bizim görevimiz değil.
Sorun: Onay ve beğenilme ihtiyacı. “Ben ne istiyorum?” yerine sürekli “Benim hakkımda ne düşünürler?” diye yaşamak.
Çözüm: İç pusulayı yeniden kurmak. Karar verirken önce kendi ihtiyaçlarımızı, değerlerimizi ve gerçek düşüncemizi fark etmek.
Sorun: Çatışmadan kaçmak. İlişki bozulmasın diye susmak, öfkeyi bastırmak ve sürekli uyum göstermek.
Çözüm: Küçük anlaşmazlıklara dayanmayı öğrenmek. Sağlıklı ilişkiler çatışmasız ilişkiler değil, farklılıkların konuşulabildiği ilişkilerdir.
Sorun: Kendi ihtiyaçlarını sürekli ertelemek. Herkesin ihtiyacını önceden sezip karşılamak, fakat kendi yorgunluğunu, arzusunu ve kırgınlığını görmezden gelmek. Bunun sonu çoğu zaman tükenmişlik ve gizli öfkedir.
Çözüm: Kendini de bakım çemberine almak. Kendi ihtiyacını önemsemek bencillik değil, sürdürülebilir bir ilişkinin şartıdır.
Sorun: Sevilmek uğruna gerçek benliği saklamak. İnsan zamanla karşısındakine kendisini değil, onun hoşuna gideceğini düşündüğü kişiyi göstermeye başlar.
Çözüm: Hayal kırıklığına uğratabilme cesareti. Herkesin bizi sevmesini sağlamaya çalışmak yerine, kendi sesimizi koruyarak sevmeyi öğrenmek.
Olgunluğun önemli bir ölçüsü : Bir başkasını memnun etmeden de iyi bir insan olduğumuzu hissedebilmek.
Tek boyutlu hayatın tek boyutlu insanları olduk. Zevkler geliştirmiyor, trendlere uyuyoruz. İhtiyaçlarımızı belirlemiyor, ihtiyaç diye belirlenip önümüze konan şeylere acıkıyoruz. Bu tüketici döngünün dışına bakmayı akıl bile edemiyoruz.
🖊 @_gokhanozcan_
https://t.co/8BdDQcLs6G