@realmehmetokan Ben de bunu yaparken kendimi yakalıyorum zaman zaman ama kim bilir böyle ne kadar onlar için anlamsız gönderme yapıyorum farkında olmadan diye de düşünmeden edemiyorum…
@erdemaksakal Özü sözü tutarlı, otantik hali dolayısıyla belki insanın çok gençlik dönemine has bir samimiyetle özdeşleştiriliyor olabilir. Bir de bizim toplumumuzda yakınlık hissi hemen her yaşta “bizim çocuklar, bizim kızlar” gibi ifadelerle dile getirilebiliyor. Bunlar da var 🤷♀️
Kendi meziyetlerini pazarlama yetisi, gerektiğinden fazla değer görüyor gibime geliyor. Doğru anladıysam, sizin pazarcı dediğiniz kitle, akademisyenlik de dahil her mesleğe ilişkin algıyı beğeni/alkış/itibar sağanağı altında sabun gibi köpürte köpürte çözdürüp seyreltti; kendi kişiliği ile karıştırıp belirsizleştirdi. Böyle böyle mesleklerin (bana göre) bugünkü kadük algısına ulaştık galiba. Hakikaten uzmanlık bilgisi dolayısıyla toplumdan teveccüh gören insanları tenzih ederim ama kabul etmek gerekir ki her işin şarlatanı o işin vitrini haline geliyor.
Epey sürdü ama İtiraflar’ın sonuna geldim. Jean-Jack Rousseau ile arkadaşlık etmek gibiydi benim için, çok keyifliydi. Çılgın bir adam, şahsına münhasır bir karakter.
Hep kalbinin iyilikle dolu oluşundan, insanlara sunduğu coşkulu sevgiden ve ahlaki prensiplerine duyduğu güçlü bağlılıktan bahsediyor. Dünyaya gelen beş çocuğunu da yetimhaneye vermiş ve bu kararını mantığa büründürmekte kullandığı birkaç kırık dökük argümana öylesine güçlü şekilde tutunmuş ki asla pişmanlık duymadığını ifade ediyor.
Diğer yandan sürekli ihanete uğradığını düşünen, dostlarıyla bozuşma nedeni bulmakta güçlük çekmeyen, sağlık şikayetleri bitmek bilmeyen; fazlaca kaygılı ve huzursuz biri. Bu bana, savunma mekanizmalarına gerektiğinden fazla başvurup kendini kandırma alışkanlığı edinmiş insanların yaşadığı bilinçdışı gerilimi hatırlattı.
Yine de yaşamı boyunca yeterince sevilmediğini ve sevemediğini hisseden bu adamın, kendini anlatmak için yüzlerce sayfaya içini döktüğü coşkulu halinde insanın içini eriten çocuksu bir yan var.
Anne Frank’ın Hatıra Defteri’ni bitirdim bugün. Yürek paramparça… 14-15 yaşlarında kafası karışık bir ergen ama besberrak bir dil kullanıyor; küçücük bir bölmede iki yıl güneşi görmeden saklanıyor ama kendini tartmak ve çevresini anlamak için sarf ettiği gayret muazzam; İkinci Dünya Savaşı koşullarında hayatı büyük risk altında ama ümitle baktığı bir geleceğe hazırlanmak için durmadan çalışıyor… En dar, en baskı altındaki koşullarda insan kalmak için harcadığı çaba gerçekten ilham verici. Bunları yazdıktan kısa bir süre sonra bir toplama kampında ölecek genç bir kızın insanlığa karşı sevgi, anlayış ve geleceğe güven dolu satırlarını okumak hiç kolay değildi. Ama hayatın gerçek trajedisini bir daha idrak etmek; çağın şımarıklığını üzerimden biraz silkelemek için lazımdı bana. Pandemi döneminde birkaç gün evde kaldık diye çıkardığımız tantanayı hatırladım sık sık.
İtiraflar’da Rousseau, ilk gençlik yıllarında işlediği bir suçun, onu çok derinden etkileyen anısını anlatıyor. Yanında kalıp evinde çalıştığı bir kadına ait bir eşyayı çalıyor. Zaten bu tarihe değin hırsızlık konusunda sahip olduğu epeyce deneyimi; bu mahareti kendinde neden/nasıl geliştirdiğini detaylıca anlatışı beni çok şaşırtmıştı.
Ama bu olayda paçayı ele verince suçu evde çalışan masum bir kıza yüklüyor. Suça konu olan gümüş işlemeli kurdeleyi kendisine bu kızın verdiğini iddia ediyor. Bu olayın vicdani yükü o yaşta tahmin edemeyeceği denli etkiliyor onu: “… bu yük hiç hafiflemeden bugüne kadar vicdanım üzerinde kaldı ve diyebilirim ki bir çeşit kendimi bundan kurtarma isteği; itiraflarımı yazma konusunda aldığım karar üzerinde çok etkili oldu”.
Buraya kadar belki olaylar herkesin başına gelebilecek durumlar gibi görünebilir ama bu olaydan yola çıkarak kendini anlama ve açıklama biçimi onu sıradan birinden ayırıyor bence:”… suçu bu mutsuz kıza yüklediğim zaman bunun nedeni, gariptir ama doğrudur ki ona karşı duyduğum dostluk oldu. O hep kafamdaydı, suçumu aklıma gelen ilk şeye yükledim. Onu kendi yapmış olmak istediğim şeyi yapmakla ve kurdeleyi bana vermiş olmakla suçladım, çünkü benim niyetim kurdeleyi ona vermekti.”
İlginçtir ki bu vicdan azabının karakterini olumlu yönde etkilediğini düşünüyor:”…sanıyorum ki yalana karşı duyduğum nefret, bana büyük ölçüde, bu kadar kötü bir yalan söyleyebilmiş olma pişmanlığından geliyor.”
Sıradan insan hata yapınca savunma mekanizmaları kullanıyor, suçladığı insanların yalnızca kendi benliğini yansıttığı masumlar olduğunu idrak etmiyor, zaman içinde bulanık zihninde gerçekler, kafasında tahayyül ettiği ve daima kendini kayıran hayaller ile kolaylıkla yer değiştiriyor. Hataların bizi mutlu daha iyi birine dönüştürme şansını kaçımız, ne kadar kullanabiliyoruz.
Ben mi abartıyorum diye düşünüp kendime kızıyordum. Bunun insanların ortak sorunu olduğuna ikna olmam lazımdı. Yetişkin kafasıyla anlayamıyoruz, çünkü zaten o zaman da anlamamıştık, sadece hissetmiştik belki de. Rousseau bir yerde şöyle diyor: “Düşünmeden önce hissetmeye başladım. Bu, insanlığın ortak yazgısıdır.”
Çocukluğuma dair bugün önemsiz bulmam gerektiğini düşündüğüm bazı anıları, hâlâ güçlü duygular eşliğinde hatırlıyor olmam ne kadar normal? Bir yetişkin olarak onlara yüklediğim anlamın zamanla küçülmesi gerekmez miydi, diye düşünüp kendimi yargıladığım bir günün sonunda Rousseau’nun İtiraflar’ını açıyorum.
Ne zamandır okumayı planladığım bu kitabı tam da bu akşam açmam tesadüf değil elbette; kendi kendime oynadığım küçük bir oyun.
Kitap, Rousseau’nun en erken çocukluk anılarıyla başlıyor. Üç yüz yılı aşkın zaman önce yaşamış birinin çocukluğunu anlatmasının -bu kişi Rousseau bile olsa- beni bu kadar içine çekeceğini beklemiyordum.
On yaşındayken öğretmeninin tarağını kırmakla haksız yere suçlanıp cezalandırılışını anlatıyor. Elli yıl sonra bile o olayı aktarırken duyduğu yoğunluk hayranlık uyandırıcı. Tanrıya sesleniyor, okura sesleniyor; masum olduğunun bilinmesini istiyor. Yazarken nabzının hızlandığını, yüz bin yıl yaşasa bile bu anının canlılığını yitirmeyeceğini söylüyor! Bu olayı hem çocukluğunun sonu hem de bütün karakterini şekillendiren bir dönüm noktası olarak görüyor.
Rousseau’nun duygu ortaklığı beni rahatlatıyor. Çocukluğun kendi anlam dünyası içinde önemli veya sarsıcı bulunmuş yaşantıları bugün geriye dönüp yetişkin gözüyle küçümsemek adil değil galiba. Kaldı ki bir yere gittikleri de yok.
Kardeşi Theo’ya mektuplarında Van Gogh’un büyük acıların, yokluğun, yalnızlığın ve dışlanmışlığın içinden süzülen zarif cümleleri içimi eritti. Bencillikten uzak bir “biz” dili kullanıyor ve tüm zalimliklerine rağmen şikayet etmiyor insanlardan. Ne için yaşadığına ve nasıl yaşayacağına ilişkin tercihleri son derece net. Mesela, evli ve çocuklu standart bir yaşamın sağlayacağı güvenli koşulları nelere feda ettiğini açıklıyor yer yer. Her şeyi birden değil, belirli bir şeyi istiyor hayattan. Yaşamının anlamını sanatta ve çalışmakta bulmuş. Elbette düşünceleri onun yaşadığı çağın da bir ürünüydü ama yine de şunları düşündürdü bana: İyi ki sevgili Van Gogh’umuz çalışmayı, üretmeyi ibadet bilmiş. Güçlükleri bu idealizmi ile anlamlandırıyor, eserlerine burun kıvırılmasını bile önemsemiyor, gelecekte mensubu olduğu sanat anlayışının değerini bulacağına güçlü bir inanç duyuyor. Yoksa yapamazdı, bunca güzel resmi ve yaşamının ilham verici öyküsünü bırakamazdı bize. Önemli bir eksiklik olurdu tarihimizde; onun yokluğunda aynı insanlar olmazdık.
Uzun yıllar sonra yeniden bir Hesse kitabı okumak çok hoşuma gitti. Anlatımı, karakterleri, meseleleri, aslında kendi gençliğimden de bildiğim ama bugünden bakınca yüzyıllar önceymiş hissi veren başka bir anlam dünyasına ait gibiydi. Demian, kişinin gölge benliği ile -toplumun onu bastırmaya zorladığı yanlarıyla- gerçekçi bir ilişki kurmasının ve böylece olgunlaşmasının tatlı bir öyküsüydü. Neden kötü biri değilim, nasıl iyi olurum gibi çocukluğa özgü düşünme biçimlerini geride bırakmak; benliğin çelişkilerini çözümleyip kendi karmaşıklığının hakimi olmak…
Geleneksel değerleri savunduğunu söyleyenlerin veya kendini muhafazakar diye tanımlayanların konu çocuklar ve şiddet olduğunda, daha az değil daha fazla hassasiyet göstermesi beklenir oysa. Çünkü çocukları esirgeme, aileyi önemseme, şefkati yüceltme bizim kültürel kodlarımızla son derece uyumlu. Hofstede’nin erillik/dişilik boyutundaki ölçümlerimizi düşünerek söylüyorum bunu. Bugünlerde yaşananları istatistiğe indirgemek savunduklarını iddia ettikleri değerler ile fena halde çelişiyor.
Okullardaki vahşete dair açıklamalara bakıyorum, olup biteni yansız/yalın şekilde anlamak mümkün olmuyor. Yıllar önce izlediğim ve etkilendiğim şu film elimdeki en iyi araç galiba. Çocuğun şiddetinden aile mi sorumlu, çocuk mu sorunlu, toplumun bu insanlara bakışı nasıl ve (bana göre en çarpıcı temalardan biri) suçun ardından ebeveynlerin hayatı neye dönüşüyor, politik yanlılıklardan olabildiğince uzak ve yalın bir dille anlatılıyordu. Tekrar izleyeceğim.
Prag Mezarlığı’nı bitireli iki hafta olmasına rağmen kitap beni düşündürmeye devam ediyor. Kolay okunur cinsten bir şey değil ama sabreden için çok etkileyici bir serüven. 19 yüzyıl Avrupa’sında dezenformasyon veya komplo teorilerinin neden, nasıl üretilip yayıldığını yaşanmış tarihsel olaylar üzerinden anlatıyor. Umberto Eco’nun, benim yer yer sesli gülmeme sebep olan karikatürvari baş kahramanı ve etrafındakiler, toplumsal algıyı bugünküne çok benzer bir matematik ile şekillendiriyorlar. İnsanların mevcut korkularını besleyecek içerikte, inanmaya çoktan hazır oldukları yalanlar söylüyor, hayatın karmaşık sorunlarına basit ve işlevsel düşmanlar üretiyorlar. Yalanları zamanın kitle iletişim araçları ile yıllarca tekrarlaya tekrarlaya meşrulaştırıyorlar. Bizler şimdilerde “post-truth” meselesinden yakınıp duruyoruz, oysa bu çağı mümkün kılan zihinsel ve toplumsal eğilimler o kadar da yeni değil anlaşılan. Dün de bugün olduğu gibi karmaşık gerçekliği anlamaya çalışmaktansa basit açıklamaları, sorumluluk almaktansa suçlayıcı tavırlar takınmayı tercih ediyormuşuz.
Ben not tutmayı bir dersi başından sonuna dinleyebilmeyi; uykuya, hayallere, telefona dalmaksızın zihnen derste kalabilmeyi mümkün kılan bir araç olarak öneriyorum açıkçası. İnsanların odaklanma süreleri çok kısaldı, dikkat dağınıklığı yaygın bir sorun, uzun bir konuşmayı dinlemek herkes için zor.