@ekrem_imamoglu Sgk primlerini ödemeyen, particilk yapıp insanları işten çıkaran, manipülasyonlarla işini yürüten, arka planda inşaat işlerinde kesesini dolduran, tasarruf diye vatandaşa hizmeti kısıtlayıp Paris te yiyen gerçek Bizanslı mı bunu söylüyor. Ufak at da civcivler yesin hak ettiğini..
Size tuhaf bir Ayşe Barım detayı göstereyim. 2007 yapımı senaristliğini ve yönetmenliğini Fatih Akın'ın yaptığı "Yaşamın Kıyısında" isimli bir film var. Ben filmi izlemedim ama görüldüğü kadarıyla filmde Gezi olaylarındaki gibi bir takım sol örgütler polisle çatışıyor. Aşağıdaki sahnede maskeli bir eylemci (Nurgül Yeşilçay) polisten kaçarken telefonunu düşürüyor. Onu takip eden polis telefonu alıyor ve rehberini kontrol ediyor. Rehberde Ayşe Barım İsmi görülüyor. Bu film Gezi olaylarından 6 sene önce çekilmiş. Ayşe Barım şu an Osman Kavala, M.Ali Alabora gibi kişilerle defalarca telefon görüşmesi yaptığı ve Gezi olaylarını organize edenlerden birisi olduğu şüphesi ile gözaltında. Muhalif bir yönetmenin muhalif oyuncularla çektiği bu filmde niçin böyle bir detay olduğunu kim açıklayacak?
Muhalefet bir kaç gündür "Hepimiz Gezi'deydik" paylaşımları yapıyor. Vice News isimli yabancı bir kanal Gezi olaylarından bir sene sonra "The New Gezi Park Protesters" isimli bir belgesel hazırlamış. Bakın bunlar da Gezi'deydi. Gezi onurumuzdur diyenlerin onuruna bir göz atın.
@HalitErgenc Bir de gelsen ne yazar senin ve senin gibilerinin tasmaları kimin elinde pazara çıktı rezillğiniz. Bu şeklde Taksim meydanında mı temizleyeceksin pisliğinizi yazıklar olsun bizden geçindiğiniz her kuruşa.
Aşağıdaki mektup, ABD'li savunma şirketi General Atomics'in CEO’su Linden Blue tarafından Elon Musk'a gönderildi. Özetle ABD'nin SİHA teknolojisinde Türkiye, Çin ve İsrail'in gerisinde kaldığını ve buna hemen çözüm üretilmesi gerektiğini anlatıyor. Mektubun devamında ABD'nin SİHA teknolojisinde hangi hataları yaptığını detaylandırmış. Sağdaki video ise Selçuk Bayraktar'ın bir kaç sene önce paylaştığı bir konuşması. ABD'nin bugün tespit edebildiği yanlışları, bir kaç yıl öncesinden haber vermiş ve Türkiye'nin izlemesi gereken yolu anlatmış. Tek kelime ile muhteşem.
Ayşe Barım'ın tekel oluşturma sebebiyle gözaltına alınıp Gezi provokasyonundan tutuklanmasına şaşıranlar meseleyi hiç anlamamış olanlar. Bu ikisi net şekilde aynı konudur. Yıllardır hepimiz ülkedeki her toplumsal olayın, her provokasyonun arkasında bir "ajans"ın olduğunu duyuyoruz değil mi? Ama sürekli bahsedilmesine rağmen hiçkimse bu ajansın ismini bilmiyor.
Türkiye'de yaşanan her sokak olayında, her felaket anında, her kargaşada belirli bir ekip organize şekilde hareket ederek durumu siyasi bir eksene taşıyor. Mesela bu ekip Gezi'de dizi oyuncularının popülaritesini kullanarak olayların büyütülmesine ve terör boyutundaki olayların toplumun gözünde meşrulaştırılmasına çalışmıştı. Ara sokaklarda terör örgütleri polise taş, molotof atarken, ülkenin en ünlü oyuncuları devleti suçlayan açıklamalar yapıp halkı isyana teşvik etmişti. İşte bunu organize eden, o ismini kimsenin bilmediği belki de bir ismi dahi olmayan ajanstı.
Deprem sonrasında devlet, arama kurtarma faaliyetlerine odaklanmışken yine neredeyse aynı isimler, halkı yine neredeyse aynı yöntemlerle tahrik etmeye çalışmış ve sürekli yalan haberler üreterek organize şekilde milletin devlete kinlenmesi için gayret göstermişlerdi. O dönemde piyasaya sürülen yalan haberleri hatırlıyor musunuz? Önce baraj duvarlarının çatladığını, ardından barajın patlayıp şehre doğru sel geldiğini söylediler ve arama kurtarma çalışmalarının durmasına sebep oldular. Yöntem hep aynı. Önce ünlü birisinin ağzından ortaya bir yalan atılıyor sonra sosyal medyadaki ağ üzerinden yalan büyütülüyor, ardından olmayan bir durum üzerinden diğer ünlüler de devreye sokulup bu yalanın toplum tarafından gerçekmiş gibi algılanması sağlanıyor. Gezi'de polis portakal gazı kullanıyor diyenler ile depremde jandarma enkazdakiler mesaj atamasın diye jammer kullanıyor diyenler aslında aynı kişiler. Belki siz bugün bu olayların doğrusunu biliyorsunuz ama toplumun bir bölümü hala polisin Gezi'de göstericilere portakal gazı (ABD'nin Vietnam'da kullandığı zehirli gaz) ile müdahale ettiğini ve depremde jandarmanın jammer kullanarak enkaz altındaki insanları öldürmeye çalıştığına inanıyor. İşte bu, her felaket anında organize bir yalan bombardımanı başlatarak toplumun takip mekanizmasının kırılmasının sonucudur.
Her terör eyleminden, her büyük orman yangınından, her depremden yani toplumu dehşete düşüren her felaketin ardından aynı yapı, hemen harekete geçerek toplumun hafızasını şekillendirmeye çalışıyor. İşte dizi sektöründeki tekelcilik davasında bu yapının unsurları, içeride yaşadıkları çıkar çatışması sebebiyle kendisini ihbar etti. ( Zaten bu tip yapılar hep içeriden çökmüştür) Şu ana kadar elde edilen veriler, ortada 2.5 milyar dolarlık dizi sektörünü ele geçirmiş olan, yönettiği bu muazzam finans sistemi marifetiyle ünlüler üreten, onların popülaritesini de toplumsal olaylar dizayn etmekte kullanan bir yapı olduğunu gösteriyor. Bu yapının bir bölümünün menajerlik sistemi ve ünlülerden, diğer bölümünün ise sosyal medya ve troll ağlarından oluştuğu anlaşılıyor.
Yani tabiri caizse bu ajans sektörde bir oyuncu çiftliği inşa etmiş. Onayladıkları ve belirledikleri isimleri önce ellerindeki sosyal medya gücü ile ünlü yapıyorlar, sonra tekel haline getirdikleri dizi ve sinema sektöründe bu damızlık ünlüler üzerinden milyarlarca dolar kazanıyorlar. Bu parayla daha fazla proje ve daha fazla ünlü üretiyorlar. Bu çiftliğin dışında kalan evcilleşmemiş ünlüleri de itibar suikastleri ile sektörün dışına sürüyorlar. ( Size bunu hangi ünlü magazince üzerinden hangi yolla yaptıklarını da bir sonraki seferde anlatacağım) Ülkede yaşanan kriz anlarında da bu çiftlik ünlülerinin toplum üstündeki etkisini kullanarak devlet karşıtı algılar oluşturuyorlar. Felaket dönemlerinde toplumu tahrik ettikleri gibi seçim ve siyasi propaganda dönemlerinde de yine bu yolla halkın seçimlerini etkilemeye çalışıyorlar.
Diğer tarafta da belediyelerin kültür adlı iştirak şirketlerinin bütçeleri ile sosyal medyada reklam ve tanıtım ağları oluşturulmuş. Deprem ve pek çok hizmet bütçeleri sıfırlanıp yıllardır kültür harcamaları adı altındaki havuzlara aktarılıyor. Bu havuzlardan da yine seçilip onaylanan şarkıcılar ve medya ünlüleri besleniyor. Bu yapının içindeki bir şarkıcı, mesela İstanbul'da başladığı turnesini aynı partinin ülkedeki en ücra belediyesine kadar dolaşarak bitiriyor. Bir sene sonunda yine aynı hat üstünde milyarlarca lira eden döngüsüne devam ediyor. Böylece hem şarkıcı hem de organizatör ajans, milyarlarca lira kazanırken şarkıcının da popülaritesi arttırılıyor. Sonrasında ise herhangi bir felaket yada toplumsal olayda bunlar da tıpkı oyuncular gibi organize algı çalışmalarında kullanılıyor. Herhangi bir CHP belediyesinin Instagram hesabına girip düzenlenen konserleri karşılaştırarak bunun sağlamasını kendiniz de yapabilirsiniz. Deprem döneminde sözde bir koordinasyon merkezi kurarak, fönlenmiş saçları ile arama kurtarma çalışmalarını yönettiğini iddia eden şarkıcıları, oyuncuları hatırlıyorsunuzdur. Kış günü tişörtle oturdukları klimalı odalarından salya akıtarak devlete saldırıyorlardı. İşte onlardan bahsediyorum.
Yani özetle bir tarafta ünlü oyuncu çiftlikleri kurmuşlar etinden sütünden ve ününden faydalanıyorlar. Kişiliklerini ortadan kaldırıp ne yapacaklarına, ne giyeceklerine, kiminle olacaklarına, ne zaman ne söyleyeceklerine karar veriyorlar. Gerektiğinde onları organize şekilde konuşturup bu yolla toplumu dizayn ediyorlar. Diğer tarafta belediyelerin hizmet bütçelerinden transfer edilen parayla havuzlar kurulmuş, burada da yine popüler "ünlüler ve daha ünlüler" devşiriliyor. Kurdukları sosyal medya ağı üzerinden sürekli olarak bu ürünlerin reklamı yapılıyor. Kendi imalatları olan bu bir kaç bin kişilik sözde sanatçı/şarkıcı topluluğunu kriz anlarında ortaya sürüp toplumu yönlendiriyorlar. Bu yapı zaten bu haliyle dışarıdan az çok gözüküyordu ama şimdi içerideki kavga yüzünden bilinmeyen detayları da görünür hale gelmeye başladı. Ayşe Barım'ın bağlantıları ortaya çıktıkça ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
1-) İsmet İnönü'nün 1500 Atatürkçü subay ve harbiye öğrencisini ihraç ettiğini biliyor muydunuz? 1960 darbesini yapan Atatürkçü askerleri yeterince Atatürkçü bulmayan Kurmay Albay Talat Aydemir, kendisi gibi düşünen 54 üst rütbeli subayla birlikte bir "Kemalizm doktrini" hazırlıyor. O sırada başbakan İsmet İnönü ve harbiyeliler kendi araladında gruplara ayrılmış diğerlerini Atatürkçü olmamakla suçluyor.