777 YAZARAK HAYATINI DEĞİŞTİREMEZSİN
Aynanın karşısına geçip üç kere bir şeyi tekrar ederek, onu oraya buraya yazıp hatta koluna dövmesini yaptırarak, ortada elle tutulur hiçbir şey yapmadan hayatının değişeceğine gerçekten inanıyor musun?
Bugün nelerin mümkün olduğunu tekrar tekrar sormak, Merkür retrosunun senin burcun hakkında ne dediğini takip etmek ve yapman gereken başlangıçları sürekli ertelemek seni bambaşka bir hayata götürmez. Seni götürecek olan şey, romantik görünen bu ritüeller değil; geciktirdiğin gerçek adımlardır.
İnsanlar bazen değişimi fazla spiritüel, fazla gizemli, fazla soyut bir şeymiş gibi anlatıyor. Oysa hayat bu kadar karmaşık değil. Sahip olmak istediğin hayatla, olmak istediğin insanla ilgili bugün yapman gereken küçük şeyler var. Ertelediğin telefonlar var. Geciktirdiğin konuşmalar var. Görmezden geldiğin sorunlar var. Bildiğin halde düzeltmediğin alışkanlıklar var. Seni yavaşlatan, sana zarar veren, yanlış olduğunu bildiğin ama hala sürdürdüğün şeyler var.
Asıl bakman gereken yer tam olarak burası.
Bugün hangi küçük şeyleri erteliyorsun?
Bugün hangi davranışlar seni geride tutuyor?
Hayatını bozan hangi düzensizlikleri artık düzeltmen gerekiyor?
Hangi konuda netleşmen, hangi konuda sınır koyman, hangi konuda kendine karşı daha dürüst olman gerekiyor?
Oturup bunların listesini çıkar. Çünkü gerçek değişim farkındalıkla başlar ama sadece farkındalıkla kalmaz. Kararla devam eder. Aksiyonla gerçekleşir.
Hayatında kayda değer bir değişim yaratmanın yolu, evrenden işaret beklemek değil. Kendi hayatındaki dağınıklığı görmek ve onu toplamak. Yapman gerekenleri bilip hala yapmıyorsan, sorun evrenin sana yardım etmemesi değil. Sorun, senin hala kendine yardım etmemendir.
Olmak istediğin kişiye ritüellerle değil, tekrar eden doğru davranışlarla ulaşırsın. Hayatını değiştiren şey aynanın karşısında ne söylediğin değil, aynadan ayrıldıktan sonra ne yaptığındır.
Bağımlılığın nedenini anlamak için çok basit ama rahatsız edici bir deney yapılıyor.
Bir fareyi küçük, boş ve yalnız bir kafese koyuyorlar. Oyun yok, temas yok, keşif yok. Önüne iki şişe bırakılıyor. Birinde normal su, diğerinde uyuşturucu madde karıştırılmış su var.
Fare bir süre sonra sürekli uyuşturuculu suya gidiyor.
İlk bakışta şu sonuca varılıyor, madde çok güçlü, zevk canlıyı ele geçiriyor.
Sonra biri şu soruyu soruyor...
Sorun gerçekten uyuşturuculu su mu, yoksa farenin yaşadığı hayat mı?
Bunun üzerine Rat Park kuruluyor. Fareler bu kez yalnız değil. Geniş bir alan var, hareket var, oyun var, başka fareler var. Kısacası yaşanacak bir hayat var.
Önlerine yine aynı iki su koyuluyor.
Ama bu kez fareler çoğunlukla normal suyu seçiyor.
Bu defa varılan sonuç ise daha sağlam bir temele oturuyor, çünkü canlı, zevke bağımlı olduğu için değil, içinde bulunduğu hayattan kaçmak istediği için o zevke yönelir.
O halde acaba kendimize şunu sorsak mı...
Telefon senin için gerçekten eğlence mi, yoksa kaçmak istediğin hayatın kapısı mı?
Belki de seni tüketen şey sadece dopamin değil, hayatından kaçmak için dopamini kullanma biçimin.
"En iyisi olsun diye bekliyorum" demeyi bırakalım.
Mükemmeliyetçilik, korkaklığın en şık giyinmiş halidir. Hata yapmaktan, eleştirilmekten veya "yetersiz" görünmekten o kadar korkuyorsunuz ki, "hazırlanma" sürecini sonsuza kadar uzatıyorsunuz.
Plan yapmayı profesyonelleştirerek aslında eylemden kaçıyorsunuz. Kusurlu bir başlangıç, hiç yapılmamış bir "mükemmel" plandan bin kat daha değerlidir.
Dünya, mükemmel stratejileri olanlarla değil, eksiklerine rağmen sahada kalanlarla dönüyor.
Geçenlerde Huberman’dan çok basit bir nefes tekniği gördüm.
İki kez nefes alıyorsun.
İlki normal derin bir nefes.
İkincisi onun üstüne aldığın kısa bir ek nefes gibi.
Sonra uzun uzun nefes veriyorsun.
Açıkçası ilk duyduğumda bana da fazla basit geldi. Çünkü bazen insan stres gibi büyük bir şeyin çözümünün bu kadar küçük bir şey olabileceğine inanmak istemiyor.
Ama denedim.
Gerçekten işe yarıyor gibi.
Çünkü stres sadece zihninde olan bir şey değil. Bedeninde de oluyor. Kalbin hızlanıyor, nefesin değişiyor, vücudun alarm moduna geçiyor. Sen o anda kendine “sakin ol” dediğinde çoğu zaman sakinleşemiyorsun, çünkü bedenin hala tehlike varmış gibi çalışıyor.
Ama nefesi değiştirince bedene başka bir sinyal veriyorsun.
İki nefes al.
Bir uzun nefes ver.
Bazen zihni susturmanın yolu, bedenle konuşmayı öğrenmektir.
Sistemi gördün.
Herkesin uyuduğunu, otomatik yaşadığını, ucuz dopaminle hadım edildiğini gördün.
Tebrikler. Şimdi bir soru;
Cebinde ne var?
Mutlu musun? Paran var mı?
Sabah kalkmak için bir sebebin var mı?
Yoksa "ben uyandım" diye gururlanırken, otopilottaki insandan daha mı mutsuzsun?
İşte bu yüzden çoğu "uyanmış" insan aslında uyanmamıştır.
Sadece şık bir çukura düşmüştür.
Adı: nihilizm.
"Her şey anlamsız, hepsi oyun, hepsi sahte." Tamam.
Sonra ne olacak?
Adam koltukta oturup sistemi çözmeye devam ediyor bir bok yapmadan.
Bu uyanış değil. Bu felsefi tembelliktir.
Şimdi sana otopilotun ne olduğunu gerçek anlatayım.
Komplo yok. Gizli elit yok. Sadece senin beynin.
Beynin enerji tasarrufu yapmak için alışkanlık kurar.
Günün %40'ını otomatik yaşarsın diş fırçalama, yol, telefon açma, aynı düşünceler. Buna otopilot denir.
Bilimsel gerçek.
Çünkü beyin her kararı baştan vermeye kalksa yanar.
Ama burada tuzak şu: Çoğu insan hayatının %95'ini otopilotta yaşıyor.
Aynı saatte kalkıyor, sevmediği işe gidiyor, aynı 4 konuyu konuşuyor, akşam aynı diziyle uyuşuyor, yatıyor.
Ertesi gün kopyala, yapıştır.
Sonra 10 yıl geçiyor.
Adam dönüp bakıyor: "Nereye gitti bu yıllar?"
Hiçbir yere gitmedi.
Sen orada değildin. Otopilot yaşadı, sen uyudun.
İşte gerçek uyanış bu.
Sistemin sahtekarlığını görmek bir uyanışsa, kendi oto pilotunu görmek iki uyanış.
Şu an kaç saattir telefondasın, fark ettin mi?
Bu hafta kaç anlamlı şey yaptın, sayabilir misin?
Son 1 ayda dünden farklı tek bir şey yaptın mı?
Bunları sayamıyorsan sen de otopilottasın.
"Uyandım" diyen sen de.
Ama uyanışın bir kuralı var, kimse söylemiyor.
Uyanış sana para, huzur ve güç getirmeliydi.
Getirmiyorsa yanlış şeyi "uyanış" sanıyorsun.
Çünkü gerçek uyanış şu sırayla gider:
Önce otopilotunu görürsün. ("Hayatımın çoğunu uyuyarak geçiriyormuşum.")
Sonra bir alışkanlığı kırarsın. Tek bir tane. Sabah saatini, telefon süreni, bir şeyi.
Sonra o boşalan zamanı bir şeye koyarsın. Beceri, iş, beden, para.
Sonra sonuç gelir. Küçük. Ama gerçek.
Sonra o sonuç sana güç verir.
Güç özgüven. Özgüven daha çok eylem.
Ve döngü tersine döner.
Artık otopilot seni yaşamıyor sen hayatı yaşıyorsun.
İşte uyanış bu. Felsefe yapmak değil.
Otopilottan çıkıp direksiyona geçmek.
Sana bir şey söyleyeyim.
"Her şey anlamsız" diyen adam haklı olabilir.
Evren belki de anlamsız.
Ama bu bilgi sana ne kazandırdı? Hiçbir şey.
Seni koltuğa yapıştırdı, cebini boşalttı, yüzünü astı.
O zaman o bilgi çöp. Ne kadar "derin" olursa olsun.
Çünkü bir bilgi seni harekete geçirmiyorsa, güçlendirmiyorsa, hayatını iyileştirmiyorsa o bilgi süs.
Entelektüel mastürbasyon.
"Bak ben ne kadar derin görüyorum" gösterisi.
Gerçek zeka derini görüp, sonra yüzeye çıkıp iş yapabilmektir.
Dibe dalarsın, inciyi alırsın, yukarı çıkarsın.
Dipte kalan boğulur. Adı "uyanmış" olsa bile.
O yüzden:
Uyan ama dipte kalma.
Gör ama görmekle yetinme.
Sistemi çöz ama asıl kendi otopilotunu çöz.
Çünkü sistemi değiştiremezsin.
Ama kendi hayatının direksiyonunu bugün eline alabilirsin.
Uyanış sana huzur ve güç getirmiyorsa uyanmadın.
Sadece daha güzel bir hapishaneye geçtin.
Duvarlarına "ben gerçeği görüyorum" yazdın.
Çık oradan.
İşe gir. Para kazan. Spor yap. Bir insanı uyandır.
Sonuç üret.
Uyanış koltukta değil. Sahadadır.
Daha fazla para kazanmak mı istiyorsun? Git antrenman yap. İlişkilerinde daha sağlam, daha net, daha özgüvenli biri mi olmak istiyorsun? O ağırlığın altına gir. Sürekli stresli, kaygılı, dağınık, tükenmiş ve hayat üstüne üstüne geliyormuş gibi mi hissediyorsun? Salona git, terle, kendini biraz toparla.
Şimdi bana “Abi alt tarafı spor, konuyu bu kadar büyütme” demeden önce şunu anlaman lazım: Bu iş hiçbir zaman sadece vücudunla ilgili olmadı.
Forma girmek insanı değiştirir çünkü sana en temel şeyi öğretir. Kendine verdiğin sözü tutmayı. Canın istemediğinde de gitmeyi. Yorgunken de yapmayı. Motivasyonun yokken de başlamayı. Kimse seni alkışlamıyorken de devam etmeyi.
Çünkü tamamladığın her antrenman aslında sana şunu söyler: **Kendinle pazarlık yapmayı bırak.**
Bugün gitmek istemedin ama gittin. Bugün yarım bırakmak istedin ama bitirdin. Bugün bahane üretmek istedin ama yine de o işi yaptın. İşte bu küçük gibi görünen şey, zamanla hayatının her yerine bulaşmaya başlar.
Karar alma şeklin değişir. İnsanlara verdiğin tepki değişir. Kendini taşıma biçimin değişir. Masaya oturuşun, konuşman, hayır deme gücün bile değişir.
Özgüvenin sadece aynada daha fit göründüğün için artmaz.
Özgüvenin artar çünkü artık kendine güvenebileceğini bilirsin. “Ben söylediğim şeyi yaparım” diyebilen insanın duruşu başka olur.
Standartların yükselir. Sana yapılan saygısızlığı eskisi kadar kolay yutmazsın. Vasat olanla yetinmezsin. Zor gelen her şeyden kaçan biri olmaktan yavaş yavaş çıkarsın.
Spor hayatındaki tüm problemleri çözmeyecek. Bunu kimse söylemiyor zaten.
Ama seni, o problemlerle başa çıkabilecek daha güçlü, daha disiplinli, daha güvenilir bir insana dönüştürecek.
Bu yüzden forma girmek sadece dışarıdan görünen bir değişim değil.
İçeride kendine verdiğin değerin yeniden inşa edilmesidir.
Kimse tamamen sıfırdan başlamıyor.
Hepimiz birilerinden etkileniyoruz. Birinin düşünme biçimi hoşumuza gidiyor. Birinin cümle kurma şekli bizi yakalıyor. Birinin cesareti, netliği, sakinliği ya da derinliği içimizde bir yere dokunuyor.
Sonra dinlemeye başlıyoruz.
Neden bu insanı seviyorum? Neden söylediği şey bende karşılık buluyor? Neden onun anlattığı bir fikir benim zihnimde günlerce kalıyor?
Bu noktada, bu sorgulamaları yaparken yavaş yavaş gelişim başlıyor...
İnsan önce hayran olduğu şeyleri taklit ediyor, sonra zamanla o taklidin içinden kendi sesini buluyor...
Başta başkasının cümlesine benzer konuşuyorsun. Başkasının bakış açısından etkileniyorsun. Başkasının yol açtığı yerden yürüyorsun.
Yeterince uzun süre düşünürsen, yeterince dürüst kalırsan, bir noktadan sonra o etki senin içinden geçip başka bir şeye dönüşüyor.
Kendi versiyonuna...
Özgünlük dediğimiz şey çoğu zaman gökten inen yepyeni bir fikir değil. Gördüğün, duyduğun, okuduğun, etkilendiğin şeylerin senin hayatında, senin acında, senin bakışında yeniden şekillenmesi.
Bu yüzden birilerinden etkilenmekten utanma, sadece oraya, onlara takılı kalma.
Önce etkilenirsin. Sonra anlarsın. Sonra ayıklarsın. Sonra kendi cümleni kurarsın.
Ve bir gün insanlar seni dinlediğinde, aslında senin kimlerden etkilendiğini değil, o etkilerin içinden nasıl kendine ait bir ses çıkardığını hisseder.
Stres ve kaygı, beklentileriniz ile gerçekliğiniz arasındaki boşluğu kapatmak için bir planınızın olmamasının sonucudur.
Ama stres her zaman kötü değildir. Stres bir zehir gibidir; doğru miktar sizi hayatta tutar, fazlası ise sizi yok eder. Doğru yönetildiğinde stres, sizi zirveye taşıyan en güçlü motivasyon kaynağıdır.
Ama kontrolsüz bırakıldığında tüketir, bitirir. Stresi düşman değil, bir araç olarak görün. Başarı, rahatlıkta değil, mücadelede saklıdır.
"Kahveyi asla böyle içme…
Sakin, özgür, telaşsız bir sabah…
Hayattaki en büyük zenginliklerden biridir.
O ilk yudum, sadece kahve değildir;
Hayata verdiğin küçük bir moladır.
Ama eğer sabah elinde kahveyle bile zihnin başka yerlerdeyse…
O anın tadını hissedemiyorsan…
Bir şeyleri yanlış yapıyoruz demektir.
Çünkü hayat, sadece büyük hedeflere ulaşmak için koştuğun günlerden ibaret değil.
Hayat, o hedeflere koşarken yolda karşına çıkan küçük anları fark edebilmektir.
Kahveyi sadece bitirmek için içme.
O anı hisset.
Kokusunu, sıcaklığını, huzurunu fark et.
Çünkü bir gün, en çok özleyeceğin şey belki de bu telaşsız sabahlar olacak.
Gerçek zenginlik; içtiğin kahvenin fiyatında değil,
O kahvenin sana hissettirdiklerindedir."
Bugün yavaşla.
Sen kahveni nasıl içiyorsun?
Günün Niyeti
Bugün, hayatımda her şeyin benim en yüksek hayrıma olacak şekilde hizalandığını sevgiyle kabul ediyorum.
Kalbimi sevgiye, berekete ve bana ait olan tüm fırsatlara açıyorum.
Şu an bulunduğum yerde yeterli, değerli ve almaya hazırım. Evrenin benim için hazırladığı tüm güzellikleri şükranla ve kolaylıkla kabul ediyorum.
Bu yıl 5 milyon TL kazanabilir misin?
Bu soruyu düz sorduğunda insanların çoğu aynı tepkiyi verir. “Saçmalama, bir yılda 5 milyon TL nasıl kazanayım?” der. Refleks bu olur. Çünkü soru onlara bir hedef gibi gelir, mecburiyet gibi gelmez.
Ama aynı insana başka bir senaryo kur. Çok sevdiği biri kaçırılmış olsun ve ona denilsin ki, “Bu yıl 5 milyon TL kazanmazsan onu öldüreceğiz.” İşte o anda aynı insanın zihni tamamen değişir. Bu kez “Olur mu, olmaz mı?” diye düşünmez. “Nasıl olur?” diye düşünmeye başlar. Plan yapar. Yol arar. Gerekirse gece gündüz çalışır. Gerekirse bütün düzenini bozar. Gerekirse daha önce aklına bile gelmeyen kapıları zorlar.
Demek ki sorun çoğu zaman kapasite eksikliği değil. Sorun, insanın kendi gücünü ancak mecbur kaldığında ortaya çıkarması.
Bence insanın kendine sorması gereken asıl soru bu: Madem içimde böyle bir güç var, neden onu sadece felaket senaryolarında kullanıyorum? Neden hayat beni köşeye sıkıştırmadan kendi potansiyelimi ciddiye almıyorum?
Belki yine 5 milyon kazanamazsın. Mesele sadece rakam da değil zaten. Mesele, o hedefe ne kadar yaklaşabileceğin halde kendini ne kadar erken durdurduğun. Çünkü birçok insan yapamayacağı için değil, daha denemeden geri çekildiği için aynı yerde kalıyor.
O yüzden kurban gibi beklemeyi bırak. Zor gelmesini, mecbur kalmayı, duvara toslamayı bekleme. Kendi kapasiteni ancak hayat seni boğazından tuttuğunda hatırlayan biri olma.
İnsan bazen hedefe ulaşamadığı için değil, hedefe doğru gerçekten yüklenmediği için pişman oluyor.
Ve çoğu pişmanlığın altında aynı cümle yatıyor:
Aslında yapabilirdim. Ama kendimi sonuna kadar zorlamadım.
İnsanlar başarısız olmaktan çok şunlardan korkuyor:
•Başkalarının ne düşüneceğinden
•Aptal görünmekten
•Reddedilmekten
•Emek verip karşılığını hemen görememekten
•Kontrol edemedikleri bir sürece girmekten
Kötü haber şu ki, hayatının ne kadar iyi olduğuna inanamayacağın kadar çabuk alışıyorsun.
“Hayatımın neresi iyi ki?” diyorsan…
Mesela sıcak bir duşa giriyorsun.
Ve zamanla bunu sıradan zannediyorsun.
Oysa 100 yıl önce hayranlık duyduğun insanların hiçbiri böyle bir konfora sahip değildi.
Krallar bile değil.
Tarihte yaşamış yaklaşık 100 milyar insan var.
Ve sen, insanlık tarihinin en güvenli, en konforlu, en sağlıklı döneminde doğdun.
Yemeğini kalori hesabı yapmadan bulabiliyorsun.
Çocuğun ilk yıl hayatta kalacak mı diye korkuyla yaşamıyorsun.
Basit bir enfeksiyon yüzünden ölme ihtimalin yok denecek kadar az.
Dünyanın bilgisi, eğlencesi, bağlantısı cebinde.
Objektif olarak bakarsan, krallar gibi yaşıyoruz.
Ama işte paradoks burada başlıyor.
Hayat hiç bu kadar iyi olmamıştı ama insanlar da hiç bu kadar mutsuz olmamıştı.
Çünkü olay şartlar değil.
Kıyas.
İnsanın arzuları bulaşıcıdır.
Başkasının standardı senin ihtiyacına dönüşür.
Arabanı komşuna göre ölçersin.
Başarını arkadaşına göre tartarsın.
Mutluluğunu sosyal medyaya göre değerlendirirsin.
Ve fark etmeden şu denklemi kurarsın...
Mutluluk = Hayat kalitesi – Kıyas
Kaliten yükselir.
Ama kıyas daha hızlı yükselirse, yine yetersiz hissedersin.
Yani sorun sahip olmadıkların değil, sahip olduklarını artık görmemendir.
Bir saniye dur.
Sıcak su omzundan akarken fark et.
Sevdiklerin yanındayken fark et.
Yemeğini yerken fark et.
Çünkü çoğu insanın hayal bile edemeyeceği bir hayatın içindesin, ama onu başkasının hayatıyla ölçtüğün sürece, kendi hayatını kaçırırsın.
Bir de kendine şunu sor, gerçekten eksik misin,
yoksa sadece fazlasıyla kıyas mı ediyorsun?
VÜCUDUN DİKKAT ÇEKER, KARAKTERİN KİM OLDUĞUNU GÖSTERİR
Spor seni dışarıdan iyi gösterebilir. İnsanlar ilk bakışta etkilenebilir. İyi görünen, fit duran, kendine bakan birini gördüklerinde geri kalan boşlukları da kafalarında olumlu şekilde doldururlar. Ta ki o kişi konuşana kadar.
Bu yüzden Sokrates’in en güçlü sözlerinden biri şudur: “Konuş ki seni göreyim.”
Çünkü insanın kim olduğu, asıl orada ortaya çıkar. Ağzını açtığında. Enerjinde. Diline yansıyan zihninde. Bakış açında. Bir ortama girdiğinde sadece görüntünle değil, taşıdığın havayla da etki yaratırsın. Negatifsen, güvensizsen, sürekli şikayet eden biriysen, fizik seni bir yere kadar taşır. Ama enerjin güçlüyse, zihnin temizse, bulunduğun ortama iyi bir hava getiriyorsan, işte o zaman insanlar sadece sana bakmaz, yanında olmak ister.
Zaten hayatta birçok insan ilk başta görüntüden etkilenir ama kalıp kalmayacağına karaktere bakarak karar verir. Dış görünüş dikkat çeker, ama seni gerçekten görünür yapan şey nasıl konuştuğundur. Nasıl hissettirdiğindir. İnsanların senin yanında küçülüp küçülmediğidir, açılıp açılmadığıdır.
O yüzden sadece bedenini geliştirme. Zihnini de geliştir. Çünkü iyi görünmek avantajdır ama yetmez.
Konuştuğun anda insanların gördüğü kişi ile duyduğu kişinin örtüşmesi gerekir.
GÜNDE 18 DAKİKA, BİR YIL SONRA BAMBAŞKA BİR SEN
Daha önce 100 saat kuralını duydun mu?
Mantığı çok basit. Yeni başladığın herhangi bir şeye bir yıl boyunca toplam 100 saat verirsen, o alanda insanların büyük bölümünden daha iyi bir noktaya gelmeye başlıyorsun. İşin en çarpıcı tarafı da şu...
100 saat kulağa büyük geliyor ama güne böldüğünde sadece yaklaşık 18 dakika yapıyor.
Yani saatlerce çalışmak değil, her gün dönüp tekrar aynı şeye dokunmak. Piyano olabilir, yazmak olabilir, resim olabilir, satış olabilir, dil öğrenmek olabilir.
Ne olduğu o kadar önemli değil. Farkı yaratan şey, o işi ara sıra değil her gün yapman.
İnsanlar genelde büyük sonuçları büyük hamlelerle ilişkilendiriyor. Oysa hayatı çoğu zaman dev kararlar değil, küçük tekrarlar değiştiriyor.
Her gün verilen 18 dakika, bir süre sonra sadece becerini değil kimliğini de değiştiriyor. Çünkü artık sen o şeyi ara sıra yapan biri olmuyorsun. Onu düzenli yapan biri oluyorsun.
Dakikaları küçümseme. Her gün kelimesini de küçümseme. Hayatını değiştiren şey, gözünde büyüttüğün büyük başlangıçlar değil; küçümsediğin küçük istikrardır.