Şu anda bütün dünyanın başına bela olmuş, İblis’e tapan; birebir ondan aldığı talimatlarla her türlü çirkefliği ve vahşeti sergileyen, canavar ruhlu bir şebeke bulunmaktadır.
Hiçbir değeri olmayan bu canavar güruhun işlemiş olduğu zulüm ve vahşeti, hiçbir tarih kaydetmemiştir.
S*yon*zme hizmet eden bu pedofili çetesine karşı; dinleri, mezhepleri, coğrafyaları ve meşrepleri aşan, insanı merkeze alan ortak bir ittifak geliştirmek ve birlikte mücadele etmek elzemdir.
Aksi halde bütün insanlık, bu canavar güruhun sofrasında meze olmaktan kurtulamayacaktır.
Her insan, doğup büyüdüğü ve yaşadığı vatanını derin doğal/tabii bir içgüdüyle sever. Bu sebeple kişi ile vatanı arasında, tam anlamıyla tarif edilmesi güç olan fıtri derin ve güçlü bir bağ vardır.
Müslüman birey ise mensubu olduğu dinin yüklediği sorumluluk bilinciyle ve bu fıtri derin bağın doğurduğu duyguyla hareket eder. Tevhidi merkeze alarak vatanının maddi ve manevi yönden kalkınmasını arzu eder; bunun için gayret gösterir ve sorumluluk üstlenir.
Bu yönüyle her bilinçli Müslüman, aynı zamanda şuurlu bir vatansever/vatanperverdir.
Yazıda Geçen Paralel Nurcuların, Mutlak Vekil İddialı Abilerinin Risale-i Nuru Tahrif Ettiklerini İtiraf Ettikleri Çanakkale Mevlidi Videosu!
Çanakkale Mevlidi münasebetiyle bir araya gelen mutlak vekillerden Said Özdemir, Hüsnü Bayramoğlu ve Ahmet Aytimur’un kendi aralarındaki tartışmayı dinleyince kanınız donuyor. Lahikaların içine mutlak vekil Mustafa Sungur’un izinsiz mektûblar soktuğunu, Emirdağ Lâhikasının orijinalini Said Özdemir’in kimseye vermediğini, diğer mutlak vekillerin de buna rağmen orijinalini görmedikleri eseri bastıklarını kendileri söylüyorlar. Şu tartışma dahi, neşriyatla ilgilenmesi gereken sözümona mutlak vekillerin 60 senedir Risâleleri "tek nüsha" tertîb etmediklerinin delîlidir.
Biz bunu dile getirince niçin hücûma ma'rûz kalıyoruz? Metinde tevhîde gidilmesi, mutlak vekil nâşirlerin vazîfesi iken, bu vazífelerini yap/a/madan vefât etmişlerdir. Niçin yapmamışlardır, niçin bu sürülmüş tarla manzarasını ortaya çıkarmışlardır? Bu sorunun cevâbı olarak ister bizim gibi "ihânet" deyin, ister Paralel Nurcular gibi yanlışa bir kılıf giydirin; önümüzdeki şu “metin fâciası” gizlenemez. Bu yanlışın kalkmasını istediğimiz zaman ise bütün Paralel Nurcular üzerimize çullanıyor, işini yüzüne gözüne bulaştıran mutlak vekilleri mukaddes dokunulmazlık zırhına büründürdüler. Hâlâ orijinal metinleri ortaya çıkarmıyorlar; çıkardıkları kısımların ise orijinal olup olmadığını tesbit etme imkânı yok. Bu sözümona mutlak vekiller hizmet mi ettiler şimdi?
İhanet çok büyük!
Bu husus, geçmişten günümüze tüm coğrafyalarda değişmeden süregelen bir gerçektir. Ne yazık ki ne dün ne de bugün gençleri buna ikna etmek mümkün görünmüyor.
1-Ali Bulaç hoca çok anlatır. Gençliğinde üniversitelerde öğrenci 200 muhafazakar talebeden 195 kişinin maaş veya kadro karşılığı Emniyet, Mit, Askeri İst., Özel Harp gibi teşkilatlarla isteyerek çalışmaya başladığını belirtip kabul etmeyenlerin isimlerini sıralar.
Kelâmî ve fıkhî bir yönü bulunan tekfir ahkâmı, ancak liyakat sahibi kişiler tarafından icra edilmelidir. Özellikle İslâm alâmetlerine sahip olup açık şirk ve küfürden uzak duran kimseler hakkında tekfir hükümlerini, liyakatsiz kişilerin hamasî duygularla ve cahilane bir şekilde; sosyal medya gibi platformlarda ya da dernek, vakıf benzeri ortamlarda yapılan toplantılarda dile getirmesi neticesinde; saygı ve sevgiden, ahlâk ve edepten yoksun, kibir, riya ve şekilcilik hastalığına müptela, toplumu şizofrenik bir bakış açısıyla tahlil eden; hadsiz, cahil ve ukala, sıfat itibarıyla da tarih sayfalarında zikredilen Haricilere benzeyen bir nesil ortaya çıkmıştır. Bugün başşta biz müslümanlar olmak üzere hayatın birçok alanında bunun bedelini ödüyoruz. Oysa bize Buhari, Müslim, Ahmed ve İbn Mâce gibi rivayet yollarıyla ulaşan hadislerde Allah Resûlü (s.a.v), Hariciler (tekfircilik hastalığına müptela olanlar) hakkında şöyle buyurmuştur:
“Kur’an’ı okurlar ama imanları boğazlarından aşağı geçmez.”
“Onlar, okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar.”
“Onlara nerede rastlarsanız öldürün; zira onları öldürenler için kıyamet gününde Allah katında büyük bir ecir vardır.”
“Eğer ben onların dönemine yetişirsem, onları Âd kavminin helâk edilişi gibi yok ederim.”
“Onlar yaratılmışların en şerlilerindendir.”
“Hariciler, gök altında öldürülenlerin en kötüsüdür; öldürülenlerin en iyisi ise onlar tarafından öldürülenlerdir.”
“Onlar cehennem köpekleridir.”
Peki bu denli ağır ve tehdit içeren ifadeler neden Mücessime, Müşebbihe, Kaderiyye, Mürcie, Râfızî gibi fırkalar hakkında değil de özellikle Hariciler için kullanılmıştır? Çünkü bu hastalık sadece inanç esaslarını bozmakla kalmaz; aynı zamanda İslâm hukukunda “Makâsıdü’ş-Şerîa” (Şeriatın Amaçları) veya “Zarûrât-ı Hamse” (Korunması Zorunlu Beş Esas) olarak adlandırılan ve bir İslâm devleti ya da sosyal hukuk devleti anlayışının korumakla yükümlü olduğu; can, din, akıl, mal ve nesil/namus emniyeti gibi bütün temel değerleri de kökünden sarsmakta, hatta yok etmektedir.
----------
The rulings of takfīr, which have both theological and jurisprudential dimensions, should only be exercised by those who are qualified. Especially when it comes to individuals who bear the signs of Islam and who remain distant from clear polytheism and disbelief, the fact that unqualified people express judgments of takfīr in an emotional, ignorant manner—on platforms such as social media or in gatherings held in associations and foundations—has resulted in the emergence of a generation devoid of respect and love, lacking in morality and proper conduct, afflicted with arrogance, ostentation, and formalism, and analyzing society through a distorted, almost schizophrenic perspective; a generation that is insolent, ignorant, and arrogant, and that, in terms of its characteristics, resembles the Khārijites mentioned in the pages of history. Today, we—Muslims in particular—are paying the price for this in many areas of life.
However, in hadiths transmitted to us through narrations such as those of Bukhārī, Muslim, Aḥmad, and Ibn Mājah, the Messenger of Allah (peace and blessings be upon him) said the following about the Khārijites (those afflicted with the disease of excommunicating others):
“They will recite the Qur’an, but their faith will not go beyond their throats.”
“They will pass through the religion as an arrow passes through its target.”
“Wherever you find them, kill them; for whoever kills them will have a great reward with Allah on the Day of Resurrection.”
“If I were to live to see their time, I would destroy them as the people of ‘Ād were destroyed.”
“They are among the worst of creation.”
“The Khārijites are the worst of those who are killed under the sky, and the best of those who are killed are those whom they kill.”
“They are the dogs of Hell.”
So why have such severe and threatening expressions been used specifically for the Khārijites, rather than for sects such as the Mujassimah, Mushabbihah, Qadariyyah, Murji’ah, or Rāfiḍah? Because this affliction not only corrupts the principles of faith, but also fundamentally undermines—and even destroys—the essential values that Islamic law seeks to preserve, known as the Maqāṣid al-Sharī‘ah (the Objectives of the Law) or the al-Ḍarūriyyāt al-Khams (the Five Essential Necessities): the protection of life, religion, intellect, property, and lineage/honor. These are the core values that any Islamic state—or indeed any social state governed by the rule of law—is obliged to safeguard.
Sosyal medya platformlarında arkadaşlık veya takipçi talebi gönderip kabul ettiğim kişilerin bir çoğunu tanımıyorum. Bu talepleri, paylaşımlarımdan istifade edilebileceği düşüncesiyle onaylıyorum. Bu durum, söz konusu kişileri tanıdığım ya da kendileriyle aynı düşünceleri paylaştığım anlamına gelmez.
Sorular üzerine bir kez daha ifade etmek isterim:
Daha önceki yıllarda da belirttiğim üzere, Ramazan hilalinin tespiti hususunda Afganistan İslam Emirliği’ni esas alıyorum. Kendi imkânlarımızla sağlıklı bir hilal gözlemi yapamadığımız için, bu konuda onların açıklamalarını kuvvetli bir referans olarak kabul ediyorum. Bu sebeple yapılan açıklamaya binaen yarını Ramazan Bayramı’nın ilk günü olarak kabul ediyorum.
—————————————————-
In response to questions, I wish to state once again: As I have indicated in previous years, I base my determination of the Ramadan crescent on the Islamic Emirate of Afghanistan. Since we are unable to conduct a healthy crescent sighting ourselves with our own means, I accept their announcement as a strong reference in this matter. Therefore, based on the statement made, I accept tomorrow as the first day of Ramadan Eid.
Sorulan sorulara binaen; Ramazan Hilali hususunda referans olarak kabul ettiğim ve kendisine tabi olduğum ülke, Afganistan İslam Emirliği'dir. İslami hassasiyetleri sözden ibaret olup pratikte İslam'a savaş açmış olan ülkelerin bu husustaki kanaatlerine artık ihtiyacımız yok.
“Hacca ve umreye gidip Araplara para kazandırmayın” diyen sosyetenin, İran’ın saldırıları sonrasında birçoğunun Dubai’de tatilde ve eğlencede olduğu ortaya çıktı.
————————————————
It has emerged that many members of the high society, who say "Don't go on Hajj and Umrah and let the Arabs earn money," were on holiday and having fun in Dubai following Iran's attacks.
Rahatlığa alışan toplumların zamanla karakteri değişir; ardından vicdanları körelir ve en sonunda kalpleri dönüşür. Ümmet olarak içerisinde bulunduğumuz durum, maalesef tam olarak budur.
—————————————————
The character of societies accustomed to comfort changes over time; then their consciences become dulled, and finally, their hearts are transformed. The situation we find ourselves in today as the Ummah is, unfortunately, exactly this.
The structure known as the PKK, which is alleged to have been established in collaboration with Turkish intelligence, served the policies of the deep state in Turkey for many years. Although it emerged with the claim of benefiting Kurds, it has left behind dozens, even hundreds, of harms. And this harm is increasing day by day.
The result obtained by the PKK, which has claimed to be carrying out a "Kurdish struggle" for years, is evident in Turkey. It has devolved from the claim of establishing a Kurdistan to a line regressed to the point of "Release Apo and recognize our democratic rights, that is enough." This truth is known by all segments of society, especially the Kurdish people.
In the Syrian and Iraqi fields, it has not been able to demonstrate any concrete gain beyond being a tool (pawn) in the regional calculations of Russia, the USA, and Israel for years. It cannot be said that it has drawn the necessary lessons even from being used like a napkin and then cast aside by the USA and Israel, particularly in Syria. Today, it is observed that it exhibits an attitude open to being used similarly in the war that the USA, Israel, and their allies are waging against Iran.
Throughout this process, in which tens of thousands of Kurdish youths lost their lives and just as many were subjected to severe torture and imprisoned, this structure has not been seen to put forward an independent, consistent, or principled goal or strategy of its own. It has often been incorporated into the agendas of different states and intelligence organizations, and once its use was exhausted, it was discarded and cast aside by the same powers. Therefore, this structure can never be seen as the representative of the noble and Muslim Kurdish people.
Expressing the oppression and grievances experienced by Kurds and defending their Islamic and human rights is an Islamic, humanitarian, and moral responsibility for every Muslim, every Kurd, and every conscientious individual and institution sensitive to human rights. However, this responsibility should not mean defending the strategies of or supporting structures like the PKK, which indirectly serve the political goals of Zionism.
Iran's sectarian approach and its roles undertaken in Afghanistan, Iraq, and Syria are certainly not forgotten. Nevertheless, today there exists the danger of Zionism, which, as seen in the Epstein documents, is perceived as a threat not only to Sunnis or Muslims but to all of humanity, rising on a perverse ideological foundation and possessing no human values. And this danger has now reached our doorstep. This is precisely the point I want to draw attention to.
Türk istihbaratıyla birlikte kurulduğu iddia edilen PKK adlı yapı, Türkiye’de uzun yıllar derin devletin politikalarına hizmet etti. Kürtlere fayda sağlama iddiasıyla ortaya çıkmasına rağmen, geride onlarca hatta yüzlerce zarar bıraktı. Ve bu zarar gün geçtikçe daha da artmaktadır.
Yıllardır “Kürt mücadelesi” yürüttüğünü söyleyen PKK’nın Türkiye’de elde ettiği sonuç ortadadır. Kürdistan kurma iddiasından, “Apo serbest bırakılsın ve demokratik haklarımız tanınsın, bu yeterlidir” noktasına kadar gerileyen bir çizgiye savrulmuştur. Bu hakikat başta Kürt halkı olmak üzere toplumun her kesimince bilinmektedir.
Suriye ve Irak sahasında ise yıllarca Rusya’nın, ABD’nin ve İsrail’in bölgesel hesaplarında araç (maşa) olmaktan öte somut bir kazanım ortaya koyabilmiş değildir. Özellikle Suriye’de ABD ve İsrail tarafından bir peçete gibi kullanılıp kenara atılmasından dahi gerekli dersleri çıkardığı söylenemez. Bugün de ABD, İsrail ve müttefiklerinin İran’la yürüttüğü savaşta benzer şekilde kullanılmaya açık bir tutum sergilediği görülmektedir.
On binlerce Kürt gencinin hayatını kaybettiği ve bir o kadarının da ağır işkencelere maruz kalıp zindana girdiği bu süreç boyunca söz konusu yapının kendine ait bağımsız, tutarlı ve ilkesel bir hedef ya da strateji ortaya koyduğu görülmemiştir. Çoğu zaman farklı devletlerin ve istihbarat örgütlerinin ajandalarına eklemlenmiş, işi bittiğinde ise yine aynı güçler tarafından gözden çıkarılıp bir kenara atılmıştır. Bu nedenle söz konusu yapı, asil ve Müslüman Kürt halkının temsilcisi olarak asla görülemez.
Kürtlerin mazlumiyetini ve yaşadığı mağduriyetleri dile getirmek ve onların İslami ve insani haklarını savunmak; her Müslüman, her Kürt ve insan hakları hassasiyeti taşıyan her vicdan sahibi birey ve kurum için, İslami, insani ve ahlaki bir sorumluluktur. Ancak bu sorumluluk, Siyonizmin politik hedeflerine dolaylı biçimde hizmet eden PKK ve benzeri yapıların stratejilerini savunmak veya onları desteklemek anlamına gelmemelidir.
İran’ın mezhebi yaklaşımı ve Afganistan, Irak ile Suriye’de üstlendiği roller elbette unutulmuş değildir. Bununla birlikte bugün yalnızca Sünnilere ya da Müslümanlara değil, Epstein belgelerinde de görüldüğü gibi, tüm insanlığa yönelik bir tehdit olarak görülen, sapkın bir ideolojik zemin üzerinde yükselen ve insani hiçbir değeri olmayan Siyonizm tehlikesi bulunmaktadır. Ve bu tehlike şuanda kapımızın dibine kadar gelmiştir. Dikkat çekmek istediğim husus tam olarak budur.
İsrail ve Amerika’nın şahsında Siyonizm’e atılan her taş, fırlatılan her ok kıymetlidir. Hamasi duygularını kontrol altına alarak maslahat–mefsedet fıkhını idrak eden her basiret sahibi kimse, güncel olayları bu bakış açısıyla değerlendirir.
—————————————————-
Every stone thrown and every arrow launched at Zionism — embodied by Israel and the United States — is valuable. Anyone endowed with insight who restrains emotional impulses and comprehends the jurisprudence of benefit and harm (maslahah–mafsadah) evaluates current events from this perspective.
Tasavvuf, mana itibarıyla İslam dininin özüdür.
Tasavvuf; akîde ve ahlak, zühd ve takvâ demektir.
O, tevhidin özünü temsil eder.
Günümüzde pratikte yaşanan tasavvuf ve onun müntesiplerine bakarak, mahiyeti itibarıyla tasavvufu reddetmek veya ona savaş açmak yanlıştır.
———————————————
Sufism, in terms of its essence, is the core of Islam.
Sufism encompasses creed and ethics, asceticism and piety.
It represents the essence of tawhid (the oneness of God).
Judging or rejecting Sufism, or waging war against it, based on contemporary practices and its adherents, is mistaken with respect to its true nature.
Tekfircilik; itikadî, ahlakî ve psikolojik bir sapma ve hastalıktır.
Son yıllarda İslam ümmetine, politik İslamcılık anlayışı ve tekfirci zihniyetin (IŞİD/DEAŞ vb. yapılar) verdiği zararı neredeyse hiçbir akım vermemiştir.
——————————-
Takfirism is a theological, moral, and psychological deviation and disorder.
In recent years, almost no movement has caused as much harm to the Muslim Ummah as political Islamism and the takfiri mindset (such as ISIS/DAESH and similar groups).
Epstein belgeleri ile bir kez daha gördük ki; dünyaya barış, huzur, sevgi ve adalet getirme iddiasında olan dünya liderlerinin önemli bir kısmı, aslında küçücük çocuklara akıl almaz işkenceler yapıp tecavüz eden, küçücük çocukların mahsum bedenlerini parçalayıp yiyen ve daha bunlar gibi vahşi hayvanların bile yapmaktan imtina edeceği şeytani ritüelleri yapan zalimlermiş.
——————————————————-
The Epstein documents have shown us once again that a significant portion of world leaders who claim to bring peace, tranquility, love, and justice to the world are, in fact, tyrants who commit unimaginable torture and rape against small children, dismember and consume the innocent bodies of these little ones, and carry out devilish rituals so heinous that even wild animals would refrain from them.
#EpsteinFiles #Epstein
Israrla SİYONİZM, SİYONİZM, SİYONİZM diyoruz ve bunu her zaman, her ortamda demeye devam edeceğiz.
Çünkü Siyonizm, yalnızca Müslümanlar için değil; tüm dinler, tüm insanlık ve hatta canlı-cansız bütün varlıklar için büyük bir tehdittir. Bu hakikat asla akıllardan çıkarılmamalıdır.
Söylediklerimizin ne kadar haklı olduğunu, Siyonist zihniyetin taşıyıcılarından biri olan Epstein'ın şu sözleri de açıkça ilan etmektedir:
"Goyim (Yahudi olmayanlar) yalnızca bize hizmet etmek için doğmuşlardır. Bunun dışında dünyada bir yeri olmayan bu insanlar, sadece İsrail halkına hizmet etmek için vardırlar."
—————————————————-
We persistently say ZIONISM, ZIONISM, ZIONISM, and we will continue to say it everywhere, at all times.
Because Zionism is not only a great threat to Muslims, but to all religions, all humanity, and even all living and non-living beings. This truth should never be forgotten.
How right we are is clearly declared by the words of Epstein, one of the carriers of the Zionist mentality:
"Goyim (non-Jews) were born only to serve us. These people, who have no other place in the world, exist solely to serve the people of Israel."
Asıl sorun ne İsrail ne de Netanyahu'dur. Asıl sorun siyonizmdir. Çünkü siyonizm bir tümör, siyonistler ise bir kanser hücresidir.
Siyonizm ve siyonistler, sadece müslümanlar için değil, bütün insanlık için bir tehlikedir ve onların en büyük ibadeti yeryüzünü ifsad etmektir. Kendilerini yeryüzünün efendisi ve tüm insanları kendilerine köle olarak gören bu zihniyete sahip tek bir kişinin varlığına dahi asla müsaade edilmemelidir. Aksi taktirde, ne 'Afganistan'lar, ne 'Irak'lar, ne 'Suriye'ler ve ne de 'Kudüs'ler bitecektir.
On Iran:
Iran is an ancient state that encompasses diverse ethnic elements within its borders. Compared to many other countries, Iran possesses a deeply rooted state tradition and political culture. A significant portion of its population of approximately 92 million also reflects a strong sense of state consciousness.
At the same time, Iran is a country that has pursued asymmetric warfare strategies for many years and has developed mosaic-style militia structures. It is even claimed that the number of Basij forces—a popular force directly loyal to the regime—reaches around 10 million.
Iran also hosts the institution of Velayat-e Faqih, which is accepted by the vast majority of the Shiite sect and is based on the belief of exercising authority on behalf of the awaited Mahdi. It is evident that any coup attempt or regime-change initiative targeting this institution would not produce consequences limited to Iran alone, but must also be assessed in light of the reactions of Shiite populations worldwide. In view of these realities, it can be stated with confidence that the Iranian state is not one that can be easily overthrown through direct external interventions by actors such as the United States or Israel. Moreover, when Iran’s political, military, economic, and geopolitical position is taken into account, this picture becomes even clearer.
I am of the opinion that the United States, Israel, and their allies are well aware of these facts. They know that Iran cannot be brought down either through external interventions or through protests involving tens or even hundreds of thousands of people. For this reason, their objective is not to collapse Iran outright, but rather to wear it down, weaken it, and force it to the negotiating table in a position where it can be compelled to make concessions.
In this process, there are three main cards they can play: the Baloch, Kurdish, and Turkish cards.
Indeed, Baloch organizations operating against Iran recently announced that they have established a new umbrella organization and will henceforth conduct their struggle under a single unified structure.
As for the PKK/PYD, during the 15-day ceasefire period agreed upon between the Syrian Army and the SDF, the possibility has emerged that these groups may be transferred to the Iranian theater in order to wage a more active conflict against Iran. At the same time, it appears that certain ISIS elements—some detained and some not, operating in Syria and Iraq, and willing to cooperate with the United States and Israel, which they regard as “People of the Book”—may also be incorporated into the war of attrition against Iran. Through this, it is understood that the aim is to prevent the control of the field during the planned internal unrest from falling entirely into the hands of an uncontrolled and leaderless Sunni structure.
The most important actor capable of mobilizing Turkish elements is, without doubt, Türkiye itself. In my view, when the time comes, Türkiye will not hesitate to use this card in line with its national interests. Furthermore, it should not be overlooked that Türkiye’s current or potential moves against Iran are likely to be carried out not directly, but through indirect means, particularly via Qatar.
Naturally, all of these assessments are merely projections and analyses.
Time will show us what lies ahead.
İran Üzerine:
İran, farklı etnik unsurları bünyesinde barındıran kadim bir devlettir. Diğer birçok devlete kıyasla İran’da devlet geleneği ve siyasi kültür son derece köklüdür. Yaklaşık 92 milyonluk nüfusun büyük bir kısmında da bu devlet bilincinin karşılığı bulunmaktadır.
Bununla birlikte İran, uzun yıllardır asimetrik savaş stratejileri uygulayan ve mozaik yapıda milis örgütlenmelerine sahip bir ülkedir. Rejime doğrudan bağlı bir halk gücü olan Besic kuvvetlerinin sayısının dahi 10 milyon civarında olduğu iddia edilmektedir.
İran ayrıca, Şiî mezhebinin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilen ve “gelecek olan Mehdi’nin görevini vekâleten yürütme” anlayışına dayanan velayet-i fakih makamına ev sahipliği yapmaktadır. Bu makama yönelik bir darbe veya rejim değişikliği girişiminin, yalnızca İran içi sonuçlar doğurmayacağı; dünya genelindeki Şiî nüfusun vereceği tepkilerle birlikte değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Bu gerçekler ışığında rahatlıkla söylenebilir ki İran devleti; ABD, İsrail vb. aktörlerin doğrudan dış müdahaleleriyle kolayca yıkılabilecek bir devlet değildir. Elbette bu sayılanlara ek olarak İran’ın siyasi, askerî, ekonomik ve jeopolitik konumu da hesaba katıldığında tablo daha da netleşmektedir.
ABD, İsrail ve onların müttefiklerinin de bu gerçeklerin farkında oldukları kanaatindeyim. Onlar, İran’ı ne dış müdahalelerle ne de on binlerce, hatta yüz binlerce kişinin katıldığı protestolarla yıkamayacaklarını bilmektedirler. Bu nedenle amaçları, İran’ı doğrudan çökertmekten ziyade; yıpratılmış, zayıflatılmış ve taviz vermeye zorlanabilecek bir hâlde masaya oturtmaktır.
Bu süreçte kullanabilecekleri üç temel kart bulunmaktadır: Beluç, Kürt ve Türk kartları.
Nitekim İran’a karşı faaliyet yürüten Beluç örgütler, kısa süre önce yaptıkları açıklamayla yeni bir çatı örgüt kurduklarını ve bundan sonra tek bir yapı altında mücadele edeceklerini ilan etmişlerdir.
PKK/PYD’nin ise, Suriye Ordusu ile SDG arasında sağlanan 15 günlük ateşkes sürecinde, İran’a karşı daha aktif bir çatışma yürütmesi amacıyla İran sahasına transfer edilmesi ihtimali gündemdedir. Bununla birlikte, Suriye ve Irak’ta bir kısmı cezaevinde bulunan ya da bulunmayan ve ehl-i kitap olarak görülen ABD ve İsrail ile iş birliğini kabul edebilecek IŞİD unsurlarının da İran’ı yıpratma savaşına dâhil edilmesiyle, planlanan iç karışıklık sürecinde sahanın kontrolünün tamamen başıboş ve kontrolsüz bir Sünni yapının eline geçmesinin önüne geçilmek istendiği anlaşılmaktadır.
Türk unsurlarını harekete geçirebilecek en önemli aktör ise hiç şüphesiz Türkiye’dir. Kanaatimce Türkiye, zamanı geldiğinde ulusal çıkarını gözeterek bu kartı kullanmaktan çekinmeyecektir.
Ayrıca Türkiye’nin şuan da yaptığı/yapacağı İran’a yönelik olası hamlelerini doğrudan değil, dolaylı yollarla ve özellikle Katar üzerinden yürütme ihtimali de göz ardı edilmemelidir.
Elbette bunların tamamı birer öngörü ve analizden ibarettir.
Zamanın neyi göstereceğini hep birlikte göreceğiz.
Savaşta muhatabın dini, etnik kökeni, cinsiyeti ve yaşı ne olursa olsun; her savaşın ilkesinin, ahlakının ve kuralının olması elzemdir. Suriye Ordusu tarafından PKK/PYD’ye yönelik yürütülen mevcut operasyonda da bu hassasiyetin gözetilmesi zorunludur.
Bununla birlikte bazı hakikatleri hatırlatmakta fayda vardır:
PKK, kuruluşundan bu yana Türkiye başta olmak üzere birçok ülkenin istihbarat örgütleriyle kirli ve bağımlı ilişkiler kurmuş; İslami hareketler dışındaki hemen tüm gayr-i İslami oluşumlarla ideolojik ve fiilî bir bütünlük içine girmiştir.
PKK, kuruluş gayesi ve bugün dahi KCK tüzüğünde açıkça ifade edildiği üzere, mücadelesinin merkezine daima gayr-i İslami fikir ve ideolojileri yerleştirmiştir.
PKK, çoğunluğu Müslüman olan Kürt halkının inançlarına ve geleneklerine savaş açmış; “özgürlük” söylemi altında Kürt toplumunu ahlaki olarak ifsad etmiş ve yozlaştırmıştır.
PKK, İslam toplumlarının başına musallat edilen Batı piyonlarının Kürtlere yönelik asimilasyon ve soykırım politikalarını İslam’a mâl ederek, hem inanç düzleminde hem de pratikte İslam’la sürekli bir çatışma hâlinde olmuştur.
Buna rağmen, Kürt toplumunun büyük ölçüde muhafazakâr ve İslami bir geleneğe sahip olması sebebiyle, ihtiyaç duyduğu her zaman ve zeminde İslam’ı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktan da geri durmamıştır.
Bugün gelinen noktada PKK, tarih boyunca defalarca yaptığı gibi emperyalist ve Siyonist güçlere güvenmenin bedelini bir kez daha ödemektedir.
Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları coğrafyalarda siyasal ve iktidari bir güç elde etmelerinin önündeki en büyük engel yine PKK’nin kendisidir.
Bu sebeple Kürtler, kendi coğrafyalarında gerçek ve kalıcı bir siyasal güç inşa etmek istiyorlarsa, her şeyden önce PKK sorunundan kurtulmak zorundadır.