Sevgili Ruhi Çenet, dünyanın neresinde olursa olsun sivillerin öldürülmesine ve insanların kimlikleri nedeniyle hedef alınmasına karşı çıkmak gerekir.
Fakat size başka bir soru sormak istiyorum: Türkiye’de ve hemen sınırlarının ötesinde Kürtlerin son bir asırdır yaşadıkları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Kürt kimliğinin inkârı, Kürtçenin kamusal alandan ve eğitimden dışlanması, Kürtçe yer adlarının değiştirilmesi ve asimilasyon politikaları uzun yıllar devlet politikasının parçası oldu.
1930’ların Zilan’ından 1937–38 Dersim’e; 1978 Maraş’tan 1980 Çorum’a, 1993 Sivas’a; 1990’larda boşaltılan ve yakılan köylerden faili meçhul cinayetlere, 2011 Roboski’ye kadar Kürtlerin, Alevilerin ve diğer toplulukların hafızasında hâlâ kapanmamış çok ağır dosyalar var.
Ve mesele yalnızca geçmiş değil.
Bugün hâlâ Kürtçe eğitim siyasi bir tartışma konusu. Kürtlerin dili, tarihi ve kimliği etrafındaki eşitlik meselesi çözülmüş değil. Bir halkın kendi dilini özel hayatında konuşabiliyor olması, o dilin kamusal ve kurumsal yaşamda eşit kabul edildiği anlamına gelmez.
Bir de cezaevleri var.
On binlerce Kürt siyasi tutsak yıllarını cezaevlerinde geçirdi, geçiriyor. Birçoğu gençliğini, sağlığını, ailesiyle yaşayacağı yılları dört duvar arasında kaybetti. Annesini, babasını bir daha göremeden ölenler oldu; çocuklarının büyüdüğünü göremeyenler oldu. Yıllarca cezaevi kapılarında çocuklarını bekleyen Kürt anneleri oldu.
Filistin’deki bir annenin acısı vicdanınızı harekete geçiriyorsa, Kürt annelerinin yıllarca cezaevi kapılarında bekleyişi de aynı vicdanın konusu değil midir? Annesini bir daha göremeden ölen Kürt siyasi tutsaklar için de aynı insani hassasiyetiniz var mı?
Sınırın ötesinde, Rojava’da da başka bir ağır gerçeklik var. Afrin’in 2018’de Türkiye ve Türkiye destekli güçlerin kontrolüne geçmesinden sonra Kürt sivillere yönelik keyfî gözaltılar, işkence, mülk gaspları ve demografik değişim iddiaları dâhil ciddi insan hakları ihlalleri belgelendi. Türkiye’nin Kuzey Suriye’deki askerî operasyonlarının ardından yüz binlerce insan yerinden edildi.
Bu da yalnızca geçmişte kalmış bir mesele değil. Human Rights Watch’a göre 16 Mart 2025’te Kobanê’nin güneyindeki bir çiftliğe Türkiye veya Türkiye destekli güçler tarafından gerçekleştirildiği belirtilen drone saldırısında yedi Kürt çocuk, 18 yaşındaki ablaları ve anne-babaları öldürüldü. Human Rights Watch ayrıca Türkiye destekli silahlı grupların Kuzey Suriye’de Kürt sivillere yönelik gözaltı, kötü muamele ve gasp uygulamalarının 2025 boyunca devam ettiğini belgeledi.
Filistin’i konuşalım. Gazze’de öldürülen çocukları konuşalım. Ama Kobanê’de öldürülen Kürt çocuklarını da konuşalım. Çünkü bir çocuğun hayatının değeri, öldürüldüğü coğrafyaya göre değişmemeli.
Siz dünyanın en kapalı ve ulaşılması güç toplumlarına gidip onların hikâyelerini milyonlarca insana anlatıyorsunuz. Belki bir gün kameranızı Dersim’e, Roboski’ye, Kürtçenin hikâyesine, 1990’larda boşaltılan Kürt köylerine, cezaevlerindeki Kürt siyasi tutsaklara, Afrin’e ve Rojava’ya da çevirirsiniz.
Çünkü adalet, yalnızca uzağa baktığımızda savunduğumuz bir değer olmamalı. Bazen en zor belgesel, insanın kendi ülkesinin sustuğu hikâyeyi anlatmaktır.
Siz böyle bir belgesel çekmeyi düşünür müsünüz, Ruhi Çenet?