Allah’tan geldik ve yine O’na (cc) döneceğiz.
Gençliğinin en güzel zamanlarını İslami çalışmalara vakfeden kıymetli Mehmet Emin Akkaya kardeşimiz (denizde boğularak) vefat etmiştir.
Rabbimiz (cc) rahmetiyle muamele etsin, kendisi hakkındaki iyi şahitliğimizi kabul buyursun, sevenlerine sabır ihsan eylesin.
İki şeyi birbirinden kesin olarak ayırmak zorundayız:
Hanefi uleması, ahad hadislere yaklaşırken farklı bir usul benimsediyse bunu Şeriat’a olan bağlılığı güçlendirmek ve dini şüpheden korumak için yaptı. Amaç, dine sadakat ve kesin bilgiydi. Maliki ulema da yer yer ameli sünneti (Medine ehlinin amelini) sözlü sünnetten daha güçlü gördüğünden sözlü ahad haberlere tercih etti. Hadis ehlinin buna yönelik eleştirileri de tamamen ilmî eleştirilerdi. Daha sonra İbn-i Teymiyye'nin (rh) hadis ehli ve Hanefiler arasındaki ihtilafı yumuşatma ve orta yolu bulma çabası da ilmî bir yaklaşımdı.
Bugün ise aynı usul, İslam’ı modern çağın kabullerine uydurmak için araç kılınıyor. Usul aynı gibi görünse de uzun vadede ortaya çıkacak sonuç çok daha yıkıcı ve tehlikeli olacak: Dileyen, hevasına uymayan ve modern aklın kabul etmediği hadisi zannî diyerek ve Hanefi usulünü araç kılarak yok sayacak.
Eğer bu hayati ayrımı gözden kaçırırsak geçmişin hatasını tekrarlarız:
Zamanında 28 Şubat zihniyeti Hanefi mezhebini araç kılarak Kemalizm'in dayattığı dini nasıl meşrulaştırdıysa, bugün de aynı yöntemle modernizmin istediği din anlayışı meşrulaştırılır.
İslam âlemine bakınız: “Buhârî insandır”, “Buhârî’de eleştirilmiş hadisler vardır”, “Buhârî’yi reddetmek Allah’ın Resulü’ne itiraz değildir” gibi söylemler ve bu sloganlarla başlayan tartışmalar nerelere evrilmiş; bazen ilmî saiklerle başlayan tartışmalar nasıl modernist adamların elinde dini yıkım faaliyetine dönüşmüş.
Kanaatimce buna en fazla tepki göstermesi gereken bizzat Hanefilerdir. Çünkü Hanefiler susarsa, bugün yaşanan tartışma ileride Hanefilik adına çok büyük zararlara sebebiyet verir.
Siyasi güç sahiplerine yönelik eleştiriler karşısında yargı ve kolluk gücünün Alparslan Kuytul Hoca ve Furkan mensupları aleyhine bir baskı aracı olarak kullanılması, toplumsal vicdanda derin yaralar açmaktadır.
Hukukun ve devletin imkânları, güç gösterisi yapmak veya hesap görmek için değil; adaleti tecelli ettirmek için var olmalıdır.
Siyonistler, Daily Islamist’ten intikam alıyor; bunu da içimizdeki "yeşil siyonistler" eliyle yapıyorlar.
Çin zulmüne güzelleme yapacak tiynetteki kişilerin hedef göstermesi işe yarıyorsa, siyonizm karşıtı hiç kimse güvende değildir.
@tvnet@nurhaktan@EbubekirSifil Yayında ve kapakta geçen isimlerin hepsine cevap hakkı doğmuştur. İlkeli ve ahlaklı yayın yapılıyorsa bu hakkı sahiplerine tevdi etmek bir sorumluluk olmuştur. Eğer hak teslim edilmeyecekse resimler oradan kaldırılmalı, konuşulan konular kesilmelidir.
@tvnet
Bir kesimin gıyabında, o kesimden kimseye cevap hakkı tanımadan yayın yapmak ne edeple ne de yayın etiğiyle bağdaşır.
Ebubekir Sifil'in konuk olduğu programa Halis Hocanın resmini koyarak bir kesime tek taraflı ithamlarda bulunmak hakkaniyete aykırıdır.
Ya o görseli kapağınızdan kaldırın ya da muhatabına söz hakkı vererek adil olun! @tvnet
Programın adı: “Selefi/Vehhabilerin İddialarına Cevap.” Kapakta ise Halis Bayancuk Hoca’nın resmi var. Bir insanın resmini böyle bir başlığın altında kullanmak, onu açıkça hedef göstermek ve doğrudan tartışmanın muhatabı ilan etmektir.
Madem Halis Hoca’yı bu meselenin muhatabı olarak görüyorsunuz, o hâlde verilecek cevap da arkasından değil; yüzüne karşı, gözlerinin içine bakılarak verilmelidir. Buyurun, kendisine söz hakkı tanıyın. İddialarınızı ve eleştirilerinizi onun karşısında dile getirin.
Muhatabın bulunmadığı bir ortamda konuşmak, ithamları peş peşe sıralamak kolaydır. Ancak buna ilmî cevap denmez. Bir insanı resmiyle hedef gösterip ardından ona kendisini savunma ve cevap verme hakkı tanımamak ne ilmin adabına ne de yayın ahlakına yakışır.
Direkt olarak hedef gösterilen ve inancı hakkında belli belirsiz konuşulan bir kişinin bunlara cevap vermesi bir haktır! Hak sahibine verilmeli, ya hedef gösterilmemeli, yada iddialara cevap verilecek ortam hazırlanmalıdır. Bunu yapmsı gereken mercii ise yayını yapan kuruluştur.
Programınızın yayın kapağına resmimi koyduğunuza göre, beni konunun muhataplarından biri olarak görüyorsunuz demektir. Bir insanı resmiyle hedef alıyorsanız yayın ahlakı gereği ya kendisine söz hakkı tanımalı ya da konuğunuzun iddialarını muhatabının yüzüne söyleyebileceği bir program yapmalısınız. Zira konuğunuz Ebubekir Sifil her zamanki gibi davranıyor; hakla bâtılı birbirine karıştırıp İslam âlimlerine ve çeşitli ekollere iftira ediyor. Ehl-i Hadis imamlarının bir kısmını tecsim ve teşbihle suçluyor. Bütün ümmet bu isimleri önder kabul etmişken, kendisi ve izinden gittiği Kevserî ümmetin çizgisine aykırı düşerek bu zatlara iftira atmıştır.
Eş'arîliği ve Mâtürîdîliği hak kabul ederken Selefîliği bâtıl ilan ediyor. Oysa İmam Eş'arî'nin aidiyeti tartışmasız olan eserlerinden yola çıkarak Ebubekir Sifil'in programda savunduğu sıfat konusunu ele alsak, kendisinin Mutezile tevillerini Sünnilik diye anlatıp savunduğu açıkça ortaya çıkacaktır. Türkiye'deki yaygın ve kurumsal tasavvuf anlayışının Mâtürîdîlik ve Hanefîlik ölçülerine ne kadar uyduğunu yalnızca bu iki kaynağı esas alarak tartışabiliriz. Bizim karşı çıktığımız şirk ve aşırılıkların tamamına Mâtürîdî ve Hanefî imamların da net bir şekilde karşı çıktığını gösterebiliriz.
Kütüb-i Sitte imamları mücessime midir? Nitekim ismini saydığı imamlar ile Kütüb-i Sitte müellifleri arasında inanç bakımından hiçbir fark yoktur. Ümmet, dinin ikinci temel kaynağı olan sünneti "akidesi bozuk" insanlardan mı öğrendi?
Muhammed bin Abdülvehhab'ın mezhepleri ve mezhebe uymayı reddettiğini, tasavvufu da şirk saydığını iddia ediyor. Oysa Muhammed bin Abdülvehhab Hanbelî'dir; izinden gittiği İbn Teymiyye ise Kadirî bir sûfîdir. Onların tasavvufta karşı çıktığı tek şey; bütün ümmetin de reddettiği şahısları ilahlaştırma, Bâtınîlik ve sapkınlıktır. Aynı şekilde İmam Şevkânî'ye de iftira etmektedir. Zira mezhep taassubunu eleştiren yalnızca Şevkânî değildir. Mezhepleri Kitap ve Sünnet'in önüne geçirmeyi aynı ayet bağlamında eleştirenlerden biri Fahreddin Râzî, sûfîlerin şeyhler hususundaki aşırılıkları bağlamında eleştiren ise Ebû Hayyân ve diğer âlimlerdir. Tarihte mezhep taassubunun yol açtığı sonuçlar düşünüldüğünde ulema bu tavrında sonuna kadar haklı ve isabetlidir.
Halefin tevil anlayışına dair söyledikleri de doğru değildir. Şayet "sözde tecsim kaygısıyla" Allah'ın sıfat ayetlerini tevil etmek haklı bir gerekçeyse, insanlar ateist veya deist olmasın diye ahkâm ayetlerini tevil edenlere neden karşı çıkmaktadır? Kaldı ki tevile gerekçe gösterdiği bu tehlike sahabeden itibaren her devirde vardı; ancak kimse bunu bir tehdit sayıp Allah'ın ayetlerini tevil veya tahrif etmedi. Zaten kelamcıların tevil yapma sebebi de bu değildir. Kelamcılar akla aykırı buldukları ve nassları zannî gördükleri için nassı akla uydurmak adına tevile başvurmuşlardır. Yani bugün Ebubekir Sifil'in de eleştirdiği modernistlerin ahkâm nasslarına yaptığını, kendileri akaid nasslarına yapmıştır.
Ayrıca programda Kur'an kıssalarını tevil edenleri "tarihselci" diyerek yaftalaması da tam bir çifte standarttır. Oysa savunduğu kelamcılar; sıfat ayetlerindeki üslubun o dönemin avamı mekândan münezzeh bir Tanrı'yı kavrayamayıp inkâra düşmesin diye kullanıldığını iddia etmekte ve bu gerekçeyle tevil yapmaktadır. İlk muhatapların avamlığını bahane edip akaid ayetlerini tevil etmeyi Sünnilik kabul ederken, aynı mantıkla kıssaları tevil edenleri tarihselci ilan etmek açık bir tenakuzdur. Şayet nassın dilini dönemin şartlarına ve algısına bağlamak tarihselcilikse, Ebubekir Sifil'in savunduğu kelamın tevil mantığı akaid tarihselciliğinin ta kendisidir.
Programda dile getirdiği tevilleri, özellikle "el" sıfatıyla ilgili olanları hak mezhep kabul ettiği ilk nesil Eş'arî imamların eserlerine bakarak değerlendirirsek bunların Mutezile tevilleri olduğu görülür. Nitekim ilk dönem âlimleri bunların bâtıl bir tevil, yani özünde bir tahrif olduğunu açıkça belirtmiştir. Böyle bir akaidi "Sünnilik" diye sunmak, ancak bu kadar hata yapan birine yakışır.
Tekfiri toptan reddedip bunu Sünniliğin ayırıcı bir vasfı sayması açık bir hatadır. Cehmiyye, Râfızîlik, İbâhiyye, Hulûliyye, Vahdet-i Vücud, filozoflar ve Bâtınîlik gibi akımları tekfir edenler kimlerdir? Yakın dönemde laikleri, demokratları, Kemalistleri, Baasçıları tekfir eden ulema Sünnî değil midir? Sizin bu tekfir karşıtlığınız Sünnî olmanızdan değil, laik sistemin memuru olmanızdan kaynaklanmaktadır. Zira Sünnilik tekfiri suç hâline getirmez, haksız tekfire karşı çıkar. Tekfire düşman olanlar, ucu kendilerine dokunduğu için rahatsızlık duyan bölgedeki laik rejimlerdir. Allah'ın dininde ise tekfir; meşru olan ve olmayan şeklinde ikiye ayrılır. Siz meşru olmayan ölçüsüz tekfire karşı çıkın; bütün peygamberlerin ortak daveti olan şirki ve müşrikleri tekfir etmeye değil!
Peygamber'in kabrine selam vermenin ya da kurban sevabını ölüye bağışlamanın küfür olduğu iddiası, Ebubekir Sifil'in halkı galeyana getirmek için uydurduğu bir iftiradır. İnsanların küfür saydığı asıl şey; Allah'ı bırakıp kabirdeki ruhlara el açıp dua etmek, fayda ve zararı onlardan beklemek ve kabirleri putlaştırmaktır.
Bu anlayışın yayılma sebebine dair söyledikleri de baştan sona yanlıştır. Bu inancın yayılma nedeni; tevhid ehlinin hakkı açık ve net bir dille anlatması, İslam'a savaş açan sistemlerin maaşlı elemanı olmaması ve dünyanın her yerinde İslam'ı savunmak adına bizzat sahada, halkın içinde yer almasıdır.
Son olarak; Hepimizin en acil meselesi, bizi her taraftan kuşatan laik ve demokratik rejimler ile bunların toplumu müşrikleştirmek için kurduğu tuzaklardır. Mustafa Sabri Efendi başta olmak üzere bu döneme şahitlik eden ulemanın söz konusu rejimlere tavrı ile bugün o mirası temsil ettiğini iddia eden Ebubekir Sifil'in yaklaşımı taban tabana zıttır. İslam toprakları laik, demokrat, dikta ve bilumum küfür inançlarının işgali altındadır. İslam topraklarında çocuklar zorunlu olarak on yıl boyunca putperest ayinlerine zorlanmaktadır. İslam toprakları Batılı devletlerin askerî üsleriyle bilfiil işgal edilmiştir. Sıradan bir işe girerken dahi insanlara küfür içerikli yeminler dayatılmaktadır. Faiz hayatın her alanında dayatılmakta, İslam'ın en temel kabulleri tartışma konusu edilmektedir. İslam'ın bir şeriat ve nizam olduğunu dillendirmek dahi suç kabul edilmektedir. Epsteinci kâfirler İslam topraklarını ziyaret ettiğinde şerefli konuklar gibi karşılanmakta, işgalcilikleri ödüllendirilmektedir.
Din âlimi vasfı taşıyan konuğunuz bu meselelerde tam bir memur gibi davranmakta, tüzük ve yönetmelikler uyarınca sessiz kalmaktadır. Ama nedense İslam ümmetinin çocuklarına karşı aslan kesilmekte, İslam akaidinin yılmaz müdafiine dönüşmektedir. Resimlerini paylaşarak açıkça hedef aldığınız insanlara medya ahlakı gereği söz hakkı verir veya vermezsiniz; konuğunuz iddia ve iftiralarıyla ilgili konuşmayı kabul eder ya da etmez, bu size ve ahlak anlayışınıza kalmıştır. Ancak iki tarafın da kabul ettiği ortak bir hakikat vardır: Yalan söylemek ve iftira etmek haram, söz hakkı vermeksizin insanları hedef göstermek ise ahlaksızlıktır.
Programınızın yayın kapağına resmimi koyduğunuza göre, beni konunun muhataplarından biri olarak görüyorsunuz demektir. Bir insanı resmiyle hedef alıyorsanız yayın ahlakı gereği ya kendisine söz hakkı tanımalı ya da konuğunuzun iddialarını muhatabının yüzüne söyleyebileceği bir program yapmalısınız. Zira konuğunuz Ebubekir Sifil her zamanki gibi davranıyor; hakla bâtılı birbirine karıştırıp İslam âlimlerine ve çeşitli ekollere iftira ediyor. Ehl-i Hadis imamlarının bir kısmını tecsim ve teşbihle suçluyor. Bütün ümmet bu isimleri önder kabul etmişken, kendisi ve izinden gittiği Kevserî ümmetin çizgisine aykırı düşerek bu zatlara iftira atmıştır.
Eş'arîliği ve Mâtürîdîliği hak kabul ederken Selefîliği bâtıl ilan ediyor. Oysa İmam Eş'arî'nin aidiyeti tartışmasız olan eserlerinden yola çıkarak Ebubekir Sifil'in programda savunduğu sıfat konusunu ele alsak, kendisinin Mutezile tevillerini Sünnilik diye anlatıp savunduğu açıkça ortaya çıkacaktır. Türkiye'deki yaygın ve kurumsal tasavvuf anlayışının Mâtürîdîlik ve Hanefîlik ölçülerine ne kadar uyduğunu yalnızca bu iki kaynağı esas alarak tartışabiliriz. Bizim karşı çıktığımız şirk ve aşırılıkların tamamına Mâtürîdî ve Hanefî imamların da net bir şekilde karşı çıktığını gösterebiliriz.
Kütüb-i Sitte imamları mücessime midir? Nitekim ismini saydığı imamlar ile Kütüb-i Sitte müellifleri arasında inanç bakımından hiçbir fark yoktur. Ümmet, dinin ikinci temel kaynağı olan sünneti "akidesi bozuk" insanlardan mı öğrendi?
Muhammed bin Abdülvehhab'ın mezhepleri ve mezhebe uymayı reddettiğini, tasavvufu da şirk saydığını iddia ediyor. Oysa Muhammed bin Abdülvehhab Hanbelî'dir; izinden gittiği İbn Teymiyye ise Kadirî bir sûfîdir. Onların tasavvufta karşı çıktığı tek şey; bütün ümmetin de reddettiği şahısları ilahlaştırma, Bâtınîlik ve sapkınlıktır. Aynı şekilde İmam Şevkânî'ye de iftira etmektedir. Zira mezhep taassubunu eleştiren yalnızca Şevkânî değildir. Mezhepleri Kitap ve Sünnet'in önüne geçirmeyi aynı ayet bağlamında eleştirenlerden biri Fahreddin Râzî, sûfîlerin şeyhler hususundaki aşırılıkları bağlamında eleştiren ise Ebû Hayyân ve diğer âlimlerdir. Tarihte mezhep taassubunun yol açtığı sonuçlar düşünüldüğünde ulema bu tavrında sonuna kadar haklı ve isabetlidir.
Halefin tevil anlayışına dair söyledikleri de doğru değildir. Şayet "sözde tecsim kaygısıyla" Allah'ın sıfat ayetlerini tevil etmek haklı bir gerekçeyse, insanlar ateist veya deist olmasın diye ahkâm ayetlerini tevil edenlere neden karşı çıkmaktadır? Kaldı ki tevile gerekçe gösterdiği bu tehlike sahabeden itibaren her devirde vardı; ancak kimse bunu bir tehdit sayıp Allah'ın ayetlerini tevil veya tahrif etmedi. Zaten kelamcıların tevil yapma sebebi de bu değildir. Kelamcılar akla aykırı buldukları ve nassları zannî gördükleri için nassı akla uydurmak adına tevile başvurmuşlardır. Yani bugün Ebubekir Sifil'in de eleştirdiği modernistlerin ahkâm nasslarına yaptığını, kendileri akaid nasslarına yapmıştır.
Ayrıca programda Kur'an kıssalarını tevil edenleri "tarihselci" diyerek yaftalaması da tam bir çifte standarttır. Oysa savunduğu kelamcılar; sıfat ayetlerindeki üslubun o dönemin avamı mekândan münezzeh bir Tanrı'yı kavrayamayıp inkâra düşmesin diye kullanıldığını iddia etmekte ve bu gerekçeyle tevil yapmaktadır. İlk muhatapların avamlığını bahane edip akaid ayetlerini tevil etmeyi Sünnilik kabul ederken, aynı mantıkla kıssaları tevil edenleri tarihselci ilan etmek açık bir tenakuzdur. Şayet nassın dilini dönemin şartlarına ve algısına bağlamak tarihselcilikse, Ebubekir Sifil'in savunduğu kelamın tevil mantığı akaid tarihselciliğinin ta kendisidir.
Programda dile getirdiği tevilleri, özellikle "el" sıfatıyla ilgili olanları hak mezhep kabul ettiği ilk nesil Eş'arî imamların eserlerine bakarak değerlendirirsek bunların Mutezile tevilleri olduğu görülür. Nitekim ilk dönem âlimleri bunların bâtıl bir tevil, yani özünde bir tahrif olduğunu açıkça belirtmiştir. Böyle bir akaidi "Sünnilik" diye sunmak, ancak bu kadar hata yapan birine yakışır.
Tekfiri toptan reddedip bunu Sünniliğin ayırıcı bir vasfı sayması açık bir hatadır. Cehmiyye, Râfızîlik, İbâhiyye, Hulûliyye, Vahdet-i Vücud, filozoflar ve Bâtınîlik gibi akımları tekfir edenler kimlerdir? Yakın dönemde laikleri, demokratları, Kemalistleri, Baasçıları tekfir eden ulema Sünnî değil midir? Sizin bu tekfir karşıtlığınız Sünnî olmanızdan değil, laik sistemin memuru olmanızdan kaynaklanmaktadır. Zira Sünnilik tekfiri suç hâline getirmez, haksız tekfire karşı çıkar. Tekfire düşman olanlar, ucu kendilerine dokunduğu için rahatsızlık duyan bölgedeki laik rejimlerdir. Allah'ın dininde ise tekfir; meşru olan ve olmayan şeklinde ikiye ayrılır. Siz meşru olmayan ölçüsüz tekfire karşı çıkın; bütün peygamberlerin ortak daveti olan şirki ve müşrikleri tekfir etmeye değil!
Peygamber'in kabrine selam vermenin ya da kurban sevabını ölüye bağışlamanın küfür olduğu iddiası, Ebubekir Sifil'in halkı galeyana getirmek için uydurduğu bir iftiradır. İnsanların küfür saydığı asıl şey; Allah'ı bırakıp kabirdeki ruhlara el açıp dua etmek, fayda ve zararı onlardan beklemek ve kabirleri putlaştırmaktır.
Bu anlayışın yayılma sebebine dair söyledikleri de baştan sona yanlıştır. Bu inancın yayılma nedeni; tevhid ehlinin hakkı açık ve net bir dille anlatması, İslam'a savaş açan sistemlerin maaşlı elemanı olmaması ve dünyanın her yerinde İslam'ı savunmak adına bizzat sahada, halkın içinde yer almasıdır.
Son olarak; Hepimizin en acil meselesi, bizi her taraftan kuşatan laik ve demokratik rejimler ile bunların toplumu müşrikleştirmek için kurduğu tuzaklardır. Mustafa Sabri Efendi başta olmak üzere bu döneme şahitlik eden ulemanın söz konusu rejimlere tavrı ile bugün o mirası temsil ettiğini iddia eden Ebubekir Sifil'in yaklaşımı taban tabana zıttır. İslam toprakları laik, demokrat, dikta ve bilumum küfür inançlarının işgali altındadır. İslam topraklarında çocuklar zorunlu olarak on yıl boyunca putperest ayinlerine zorlanmaktadır. İslam toprakları Batılı devletlerin askerî üsleriyle bilfiil işgal edilmiştir. Sıradan bir işe girerken dahi insanlara küfür içerikli yeminler dayatılmaktadır. Faiz hayatın her alanında dayatılmakta, İslam'ın en temel kabulleri tartışma konusu edilmektedir. İslam'ın bir şeriat ve nizam olduğunu dillendirmek dahi suç kabul edilmektedir. Epsteinci kâfirler İslam topraklarını ziyaret ettiğinde şerefli konuklar gibi karşılanmakta, işgalcilikleri ödüllendirilmektedir.
Din âlimi vasfı taşıyan konuğunuz bu meselelerde tam bir memur gibi davranmakta, tüzük ve yönetmelikler uyarınca sessiz kalmaktadır. Ama nedense İslam ümmetinin çocuklarına karşı aslan kesilmekte, İslam akaidinin yılmaz müdafiine dönüşmektedir. Resimlerini paylaşarak açıkça hedef aldığınız insanlara medya ahlakı gereği söz hakkı verir veya vermezsiniz; konuğunuz iddia ve iftiralarıyla ilgili konuşmayı kabul eder ya da etmez, bu size ve ahlak anlayışınıza kalmıştır. Ancak iki tarafın da kabul ettiği ortak bir hakikat vardır: Yalan söylemek ve iftira etmek haram, söz hakkı vermeksizin insanları hedef göstermek ise ahlaksızlıktır.
@_halisbayancuk Yayında ve kapakta geçen isimlerin hepsine cevap hakkı doğmuştur. İlkeli ve ahlaklı yayın yapılıyorsa bu hakkı sahiplerine tevdi etmek bir sorumluluk olmuştur. Eğer hak teslim edilmeyecekse resimler oradan kaldırılmalı, konuşulan konular kesilmelidir.
@tvnet
Toplumsal tepkilerdeki temel sorun usulsüzlüktür.
Bid’at-ı hasene kavramını ilkesel olarak kabul edip bu mantıkla ihdas edilen kandil gecelerini onaylayanlar, bugün "sır gecesi" ilan eden kişiye tepki gösteriyor. Oysa bid’at-ı hasene ilkesini bir kez benimsedikten sonra, mâsiyet meclisi tertip edilmediği sürece sonradan çıkarılan her türlü dini uygulamayı onaylamak zorunda kalırsınız.
Akli birtakım kabullere uymuyor diye Allah’ın sıfatlarını tevil edenler, yine aklına uymadığı gerekçesiyle fıkhî ahkâmı tevil edenlere karşı çıkıyor. Oysa dinin aslı olan ve ilk üç neslin üzerinde ittifak ettiği Allah’ın sıfatları dahi güya insanları teşbih ve tecsimden koruma ihtiyacına binaen tevil edilebiliyorsa, modern gençliği deizmden korumak adına ahkâm neden tevil edilmesin?
Bu itirazlarda ciddi usul hataları ve belirgin çelişkiler mevcuttur. Doğrusu şudur: Allah’ın Resulü’nden sonra ihdas edilen tüm özel geceler yanlış olduğu gibi, günümüzde uydurulan "sır gecesi" de yanlıştır. Akla uymadığı veya insanları koruma iddiasıyla Allah’ın sıfatlarını tevil etmek ne kadar yanlışsa, aynı gerekçelerle ahkâmı tevil etmek de o kadar yanlıştır.
Kurtuluş ancak teslimiyettedir.
Hasbihâl 60. Bölüm Yayında!
-İlmi yetersiz olan biri davet yapabilir mi?
-İslam dünyasının dilindeki "Öze Dönüş" çağrıları ne kadar samimi?
-Fıkıhta çokça suistimal edilen "Ehven-i Şer" kaidesinin aslı nedir?
Ve daha birçok sorunun sorulduğu hasbihâl programımızın yeni bölümünü izlemek için:
📹 https://t.co/5lRZ4y4bMR
Kur’an Kıssaları derslerimizin bu bölümünde, Yusuf Suresi'nin kapanış pasajında yer alan ve kıssanın özü niteliğindeki hayati ayetleri incelemeye devam ediyoruz.
Allah'ın (cc) yeryüzüne ve gökyüzüne yerleştirdiği apaçık delilleri (kevni ayetleri), insanların bu deliller karşısındaki yüz çevirme gafletini ve en önemlisi de "şirk koşarak iman etme" yanılgısını seleften gelen tefsirler ışığında ele alıyoruz. İmanın sadece dille ezberlenen bir kalıp değil; hayata, kalbe ve amellere yansıyan bir tevhid bilinci olması gerektiğini ayetler rehberliğinde sorguluyoruz.
Kişinin Kur’ân-ı Kerim’i rastgele açıp karşısına çıkan ayete göre kararlar alması meşru tefeül müdür, yoksa bizzat fal bakma kategorisinde midir?
Kitâbu't Tevhîd derslerinin 46. bölümünde "Uğursuzluk (Tatayyur)" babına devam ediyoruz.
Dersin tamamı, bağlantı aracılığıyla istifadenize sunulmuştur: https://t.co/8qb4hh0ghA
İslam’ın ‘Sabredin, kanaat edin, tevekkül edin’ dediği fakirlik kesinlikle bu fakirlik değildir. Tam tersi, peygamberler bu sömürü düzenine karşı durmuştur.
Minberlere çıkıp insanlara 'sabredin' demek, o insanları Allah (cc) ile aldatmak demektir.
Narin’in acısı, bir çocuk cinayeti olmaktan bilinçli olarak koparıldı; Türkiye'nin inanç değerlerine ve aile yapısına karşı sistematik bir yıpratma savaşına dönüştürüldü.
#NarinİçinUmut#HêvîJiBoNarînê
Ecir Kapısı Derneği olarak, Orman Genel Müdürlüğü ile koordineli bir şekilde; Balıkesir Edremit'te meydana gelen orman yangınına müdahale ederek, söndürme ve soğutma çalışmalarına katılıyoruz.
Rabbimiz yangından etkilenenlere sabır ve selamet ihsan eylesin; görev yapan tüm ekiplere güç, kuvvet ve kolaylık nasip etsin. 🤲
Ecir Kapısı Derneği olarak, Orman Genel Müdürlüğü ile koordineli bir şekilde; Balıkesir Edremit'te meydana gelen orman yangınına müdahale ederek, söndürme ve soğutma çalışmalarına katılıyoruz.
Rabbimiz yangından etkilenenlere sabır ve selamet ihsan eylesin; görev yapan tüm ekiplere güç, kuvvet ve kolaylık nasip etsin. 🤲