📌ÖLÜNCE MECBUREN TAHLİYE ETTİLER...
⚫️Yine bir cezaevinden bir tabut daha çıktı. 23 ay boyunca ağır hasta haliyle dört duvar arasında tutulan bir insanımız daha hayatını kaybetti.
Bu ne ilk ne de son...
⚫️Bakın, gazeteci Sevinç Özarslan’ın paylaştığı somut bir örnek daha var: Abdülalim Kaya. Tam 81 yaşında! Böbrekleri iflas etmiş, demans hastası, kalp rahatsızlığı var, kulağı duymuyor. Ailesine görüşte ne diyor biliyor musunuz? "BEN HAPİSTE ÖLECEĞİM, ARTIK DAYANAMIYORUM!"
⚫️81 yaşında, öz bakımını dahi yapamayan, ağır kronik hastalıklarla boğuşan bir insanı dört duvar arasında tutmanın hukuki, insani veya vicdani tek bir izahı olabilir mi?
⚫️Soruyorum: Ölüm döşeğindeki insanları nefesi tükenene kadar hücrede tutup, son nefesini verince "tahliye etmek" hangi hukuka, hangi vicdana sığar?
⚫️Bunu yaparak ülkenin hangi sorununu çözdünüz? Bu tutuklunun hastanede ya da hücrede ölmesiyle adalet yerini mi buldu? Ülke mi kalkındı, terör mü bitti, ekonomi mi düzeldi?
⚫️Bir hukukçu olarak açıkça ifade ediyorum: Bu yaşananlar basit bir ihmal veya güvenlik tedbiri değil; göz göre göre işlenen bir yaşam hakkı ihlalidir, bir suçtur, açık bir kötülüktür!
⚫️AİHM ve Uluslararası Hukuk Ne Diyor? AİHS Madde 2 (Yaşam Hakkı) ve Madde 3 (İşkence ve İnsan Dışı Muamele Yasağı) gayet açık: Ağır hasta ve yaşlı bir mahpusu yetersiz cezaevi koşullarında tutmak, gerekli tedaviye erişimini engellemek açıkça İŞKENCE VE İNSAN DIŞI MUAMELE kapsamındadır! BM Nelson Mandela Kuralları(1) da bunu emreder.
⚫️Siyasileşmiş ATK’nın gerçek dışı "cezaevinde kalabilir" raporları, emniyetin matbu "toplum için tehlikelidir" kılıfları ve bürokratik vicdansızlıkla insanlar tabutla dışarı çıkarılıyor. Sonra da tabutu aileye teslim edip 'hükümlü öldü, ceza düştü' diyerek dosyayı kapatıyorlar.
⚫️Devletin görevi cezalandırırken intikam almak, insanları sivil ölüme terk etmek değildir. Kendi kanunlarınızı ve uluslararası sözleşmeleri uygulamak için daha kaç Abdülalim Kaya'nın, kaç ağır hastanın cezaevinde son nefesini vermesini bekleyeceksiniz? Devletin görevi öldürmek değil, yaşatmaktır.
⚫️Ağır hastalar için artık yasaları uygulayın! En azından insan olun!
(1) https://t.co/MYTrNHZKl6
#SONDAKİKA
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı talimatıyla, CHP Genel Merkez’inin “seçmen verileri”ni çaldığını iddia ettiği 2 şüphelinin evinde arama yapıldı.
İsmail Yekta DEGER’in evinde;
6 adet HDD,
1 adet SSD,
14 adet CD/DVD,
6 adet USB,
2 adet Cep Telefonu,
2 adet SIM Kart,
2 adet Tablet,
1 adet Laptop ve 1 adet Masaüstü Bilgisayar kasası
Çetin FINDIK isimli şüpheli evinde;
(2) adet cep telefonu
ve (1) adet tablet ele geçirildi.(Burak Doğan)
📢Suç işleyenlere AF, suçsuz olanlara Hapis! ‼️
🔴MHP’li Feti Yıldız’ın "Suç türüne göre yapılacak düzenlemeler eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmayacak" açıklaması, uzun süredir mutfakta pişirilen siyasi bir kurgunun hukuki ambalaja sokulma gayretidir.
🔴Bu söylemin arkasındaki asıl niyet; örgütsel şiddet ve cebir geçmişi olan yapılara (PKK) siyasi pazarlıklar neticesinde örtülü af ve infaz kolaylığı kapısını aralarken, tek bir şiddet eylemi dahi bulunmayan insanları hukukta olmayan “irtibat” "iltisak" kılıflarıyla kapsam dışı bırakmaktır.
🔴Bu yaklaşım, ne hukuk devletinin ilkeleriyle ne Anayasa’nın eşitlik kuralıyla ne de ceza hukukunun evrensel ilkeleriyle bağdaşır.
1⃣ Suçun Niteliği Değil, Siyasi Konjonktür Esas Alınıyor
🔴Terör suçları için ceza hukukunda temel ölçüt cebir, şiddet ve somut kasttır. Ancak iktidar ve ortağının inşa etmeye çalıştığı bu seçici af kurgusunda evrensel hukuk ilkeleri tamamen tersyüz edilmektedir:
● Gerçek Şiddet Faillerine Siyasi Tolerans: Yıllarca silahlı eylem yapmış, devlete ve topluma karşı cebir kullanmış yapılar "siyasi çözüm" veya "çerçeve yasa" söylemleriyle infaz kolaylıklarının ve affın nesnesi haline getirilmektedir.
● Cebirsiz Kitleye "Düşman Ceza Hukuku": Diğer tarafta; bankaya para yatırmak, derneğe üye olmak, sohbet grubuna katılmak veya idari kararla (KHK) ihraç edilmek dışında hiçbir somut eylemi bulunmayan insanlar "terör" kılıfı altında sivil ölüme terk edilmektedir.
🔴Bu tablo, düzenlemenin bir adalet Arayışı değil, siyasi bir al-ver ve tasfiye operasyonu olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.
2⃣ Anayasa’nın 10. Maddesi ve Örtülü Ayrımcılık Suçu
🔴Anayasa’nın 10. maddesi "Herkes kanun önünde eşittir" der. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarına göre, af veya infaz düzenlemelerinde yasama organının takdir yetkisi sınırsız değildir.
🔴Eğer bir yasa; gerçek cebir ve silah eylemlerini binbir türlü oyunla kapsama alıp veya onlara kapı aralayıp, hiçbir eyleme karışmamış kitlenin mağduriyetini yok sayıyorsa, burada yapay bir "suç tipi ayrımı" değil, açık bir kişiye/gruba özel düşman hukuku uygulanıyor demektir. Bu durum, Anayasa’nın eşitlik ilkesinin ve kanunsuz suç ve ceza olmaz (Nullum crimen, nulla poena sine lege) prensibinin açık ihlalidir.
3⃣ AİHM Yalçınkaya Kararı Siyasi Hesaplara Kurban Edilemez
🔴AİHM Büyük Dairesi’nin Yalçınkaya / Türkiye kararı; ve Şaban Yasak kararı vd. yasal ve rutin faaliyetlerin "terör örgütü üyeliği" sayılamayacağını kesin ve bağlayıcı bir dille karara bağlamıştır.
🔴Siyasi iktidar, AİHM’in bu bağlayıcı kararlarını uygulamayarak yapay bir "terör suçlusu" kitlesi üretmiş; şimdi de bu ürettiği yapay kitleyi "Bunlar terör suçlusudur, affa veya düzenlemeye dahil edilemez" diyerek kurnazca denklemin dışına atmaya çalışmaktadırlar. Buna karşılık, gerçek silahlı eylem geçmişi olan yapılarla siyasi pazarlık yürütülmesi, hukuki güvenlik ilkesinin tamamen ortadan kalktığını göstermektedir.
❗️SONUÇ: SİYASİ PAZARLIKLARINIZA HUKUKU ALET EDEMEZSİNİZ!
🔴Gerçek bir hukuk devletinde affın veya infaz düzenlemesinin ölçütü siyasi pazarlıklar değil, hukuk ve eşitliktir.
🔴Silahı ve cebri olanla masada el sıkışıp, eline silah almamış yüz binlerce insanı idari KHK'lar ve kumpas nitelikli davalarla zindanlara, sürgünlere ve sivil ölüme terk eden bir "çerçeve yasa", toplumsal barış değil; adaletsizlik rejimini derinleştirir.
🔴Aihm kararları uygulanmış olsa, affa da gerek yoktur. Çünkü ortada affedilecek bir suç yoktur!
❗️Bu çifte standardı hiçbir hukuki kılıf örtemez. Eşitlik ve adalet herkes için tecelli edene kadar susmayacağız!
📢MUHSİN YAZICIOĞLU DOSYASI
BİR BAKANIN VİTRİNİ OLAMAZ‼️
🔴Bir soruşturmanın on yedi yıl sonra yeniden ciddiyetle ele alınması, tek başına adaletin tecelli ettiği anlamına gelmez. Bazen geç kalmış bir soruşturma, gerçeği bulmaktan önce geçmişteki ihmali unutturmak için kullanılır. Bu nedenle bugün sorulması gereken ilk soru “Kim gözaltına alındı?” değil, “Devlet bu dosyayı on yedi yıl boyunca neden aydınlatamadı?” sorusudur.
🔴Muhsin Yazıcıoğlu, Erhan Üstündağ, Yüksel Yancı, Murat Çetinkaya, gazeteci İsmail Güneş ve pilot Mustafa Kaya İstektepe, 25 Mart 2009’da Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesinde düşen helikopterde hayatını kaybetti. Aradan geçen süre yalnızca bir takvim meselesi değildir. Ailelerin, yakınların ve kamuoyunun cevap beklediği her yıl; devletin yaşam hakkını koruma, şüpheli bir ölümü etkili biçimde soruşturma ve maddi gerçeği makul sürede ortaya çıkarma yükümlülüğünün de sınandığı bir yıldır.
🔴Dosyanın seyri bu sınavın başarıyla verildiğini göstermiyor. Ana soruşturma 2014 ve 2016’da kovuşturmaya yer olmadığı kararlarıyla karşılaştı. Yüz otuz iki şüpheli yönünden verilen 20 Haziran 2016 tarihli kararın ardından aile ve Büyük Birlik Partisi itiraz etti; Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Hâkimliği 10 Nisan 2018’de yirmi şüpheli bakımından takipsizliği kaldırdı. Helikopterden GPS cihazlarının sökülmesi iddiası ile soruşturmanın bazı kamu görevlilerince yönlendirildiğine ilişkin ayrı dosyalar daha sonra birleştirildi. Buna rağmen ana ölüm olayının faili hakkında kesinleşmiş bir yargı hükmü ortaya çıkmadı.
🔴12 Haziran 2026’da Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vererek dosyayı Ankara’ya gönderdi. Gerekçe, bazı şüphelilerin olay tarihinde Ankara’da görev yapması ve delil toplama işlemlerinin burada daha sağlıklı yürütülebileceği değerlendirmesiydi. 13 Temmuz’da Bakan Gürlek’in duyurusuna göre on ilde operasyon yapıldı; yirmi dokuz kişi hakkında ağır suç isnatları kapsamında işlem başlatıldığı açıklandı. 19 Temmuz itibarıyla kamuoyuna yansıyan son bilgilere göre on dokuz kişi tutuklandı, sekiz kişi hakkında adli kontrol uygulandı; iki şüphelinin ise başka dosyalardan cezaevinde bulunduğu bildirildi. Bu suçlamaların hiçbiri kesinleşmiş bir mahkeme hükmü değildir.
🔴Soruşturmanın genişletilmesi, yeni deliller gerçekten varsa, elbette önemlidir. Hiç kimse bu dosyanın karanlıkta kalmasını savunamaz. Fakat hukuk devletinde gözaltı sayısı, operasyonun büyüklüğü ve bir bakanın kararlılık cümleleri adaletin ölçüsü değildir. Ölçü; delilin güvenilirliği, soruşturmanın bağımsızlığı, bütün ihtimallerin ayrım yapılmaksızın incelenmesi ve ulaşılan sonucun açık, denetlenebilir bir yargı kararına dönüşmesidir.
🔴Türkiye, 2009’dan bugüne uzanan bu dönemin tamamını AKP iktidarı altında geçirdi. Savcılıklar, kolluk birimleri, sivil ve askerî kurumlar, Devlet Denetleme Kurulu raporları, bilirkişi heyetleri ve siyasi makamlar defalarca dosyanın önünden geçti. Dolayısıyla bugünkü iktidarın kendisini yalnızca “karanlığı aydınlatan irade” olarak sunması tarihsel gerçeği kendi karanlıklarında boğmaktadır. Aynı iktidar, dosyanın neden yıllarca sürüncemede kaldığını; hangi ihbarların, raporların ve delil taleplerinin zamanında değerlendirilmediğini; hangi idari ihmallerin cezasız kaldığını da açıklamak zorundadır.
🔴Bu sorumluluk, yalnızca olayın doğrudan faillerinin bulunup bulunmamasıyla sınırlı değildir. Arama ve kurtarma faaliyetlerindeki aksaklıklar, olay yerinin korunması, cihazların sökülmesi iddiası, delil zincirinin güvenilirliği ve farklı kurumların çelişen kayıtları yıllardır tartışılıyor. Bu başlıkların her biri bakımından kamu görevlilerinin ceza sorumluluğu kişiseldir; fakat devletin kurumsal ve siyasi sorumluluğu bundan daha geniştir. Bir kamu görevlisinin suçunun ispatlanamaması, denetim mekanizmasının işlemediği gerçeğini ortadan kaldırmaz.
🔴Önceki yıllardaki bazı dosyalar, ana ölüm olayından ziyade soruşturmaya müdahale ve cihazların sökülmesi iddialarına ilişkindi. Hizmet Hareketi’ni helikopterin düşmesi ve ölüm eylemiyle ilişkilendiren güncel ana çerçeve ise dosya Ankara’ya geçtikten sonra Akın Gürlek’in 13 ve 19 Temmuz açıklamalarıyla kamuoyuna sunuldu. Bu tarihsel ayrım önemlidir. Bakan tarafından sıralanan dijital kayıt ve kişisel irtibat iddiaları, bağımsız bir mahkemece sınanmış bir hüküm değildir; ölümle illiyet bağını da kendiliğinden kurmaz.
🔴Ceza sorumluluğu şahsidir. Bir kişinin belirli bir çevreyle irtibatı bulunduğu ispatlansa bile, bu durum onun ölüm eylemine katıldığını göstermez. Somut ve kişiselleştirilmiş delil ortaya konmadan Hizmet Hareketi’nin tamamını fail gibi gösteren bir dil, delilin yerine siyasi etiket koyar. Böyle bir kolektif suçlama masumiyet karinesini zedeler; çok geniş bir toplumsal kesime yönelen, ağır ve dayanaksız bir isnada, hatta iftiraya dönüşme tehlikesi taşır.
🔴Başsavcılık, 15 Temmuz 2016’dan sonra elde edilen verilerin dosyada değerlendirildiğini daha önce açıklamıştı. Buna rağmen 2026’ya kadar neden sonuç alınamadığı sorusu ortadadır. On yıl boyunca erişilemeyen hangi delile bugün ulaşıldı? Ankara’ya gönderilince bir ay içinde operasyon yapılmasını sağlayan hukuki eşik neydi? Bu eşik gerçekten yeni bir teknik bulguysa açıklanmalı; aynı malzemenin Akın Gürlek döneminde farklı bir siyasi çerçeveye yerleştirilmesinden ibaretse, bunun da kamuoyuna dürüstçe söylenmesi gerekir.
🔴Adalet, iktidarın geçmişteki başarısızlığını bugünkü operasyon görüntüleriyle sildirebileceği bir iletişim alanı değildir. Ailelerin yıllarca sürdürdüğü hukuk mücadelesi, bir hükümetin geç kalmış başarı hikâyesine çevrilemez. Bu dosya yeniden ele alınıyorsa, yalnızca şüpheliler değil; gecikmenin, delil kaybının ve kurumsal körlüğün sorumluları da bütün unvanlardan bağımsız biçimde incelenmelidir.
🔴Dosyanın yeni aşaması özellikle Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıklamaları üzerinden kamuoyuna sunuluyor. Oysa ceza muhakemesinin sahibi siyasi makam değildir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160. maddesine göre suç işlendiği izlenimini öğrenen Cumhuriyet savcısı maddi gerçeği araştırır; şüphelinin lehine ve aleyhine delilleri toplar, muhafaza eder ve haklarını korur. Bu soruşturmayı hukuken Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yürütür. Adalet Bakanı’nın görevi, savcılığın yerine geçmek veya dosyanın siyasi sözcülüğünü üstlenmek değildir.
🔴Buna rağmen 13 Temmuz açıklamasında sürecin Cumhurbaşkanı’nın kendisine tevdi ettiği görev ve sorumluluk çerçevesinde takip edildiğini söyleyen Gürlek, soruşturmayı yürütmenin ötesinde ona siyasi bir sahiplik görüntüsü verdi. “Ankara Cumhuriyet Başsavcılığımız” dili, operasyonu bir yürütme başarısı olarak paketleyen anlatıyla birleştiğinde, yargı ile yürütme arasındaki anayasal mesafeyi daha da belirsizleştiriyor. Adalet, Cumhurbaşkanı’nın bakana verdiği kişisel bir görev değil; savcının kanundan doğan, mahkemenin ise bağımsız biçimde yerine getireceği kamusal bir yükümlülüktür.
🔴19 Temmuz’da Bakan Gürlek, Hizmet Hareketi’yle bağlantı kurduğu çeşitli dijital kayıt ve kişisel irtibat iddialarını kamuoyuna açıkladı. Güncel suçlama, bu açıklamalarla soruşturmanın resmî anlatısına dönüştü. Oysa bunlar henüz yargılamada sınanmamış iddialardır. Tutuklama bir koruma tedbiridir; mahkûmiyet hükmü değildir. Bir irtibat iddiası da kişinin ölüm eylemine katıldığını kendiliğinden ispatlamaz. Hizmet Hareketi’nin adı bir ispat aracı gibi kullanılamaz; ceza sorumluluğu her şüpheli bakımından ayrı ve hukuka uygun delille kurulmalıdır.
🔴Anayasa’nın 38. maddesi, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağını emreder. Anayasa Mahkemesi, bu güvencenin yalnızca mahkemeleri değil bütün idari ve adli makamları bağladığını; kamu otoritelerinin erken suçluluk ima ve açıklamalarından kaçınması gerektiğini açıkça vurguluyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Adalet Bakanı gibi yüksek kamu görevlilerinin devam eden ceza süreçlerine ilişkin sözlerinin, kamuoyunu şüphelinin suçlu olduğuna inandırması veya yargısal değerlendirmeyi peşinen etkilemesi hâlinde masumiyet karinesini zedeleyebileceğini belirtiyor.
🔴Akın Gürlek ismi bakımından mesele daha da hassastır. Avrupa Parlamentosu 17 Haziran 2026 tarihli Türkiye kararında yargı bağımsızlığındaki ağır gerilemeden, siyasi nitelikli yargılamalardan ve yargının muhalefeti bastırmak için araçsallaştırılmasından söz etti. Aynı metin, Gürlek’i eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı sıfatıyla doğrudan eleştirdi; siyasi gündem izleyen bir aktör olarak niteledi ve ağır hak ihlallerinden sorumlu yetkililere yönelik sınırlayıcı tedbirlerin değerlendirilmesi çağrısında onun adını da andı. Bu bir mahkeme hükmü değil, siyasi bir kurumun değerlendirmesidir; fakat Türkiye yargısının dışarıdan nasıl göründüğünü ve güven krizinin kişiselleştiği noktayı göstermesi bakımından önemlidir.
🔴Bu kararın üzerinden henüz bir ay geçmişken, toplumsal hafızada güçlü bir yeri olan Muhsin Yazıcıoğlu dosyasının Bakan Gürlek’in açıklamalarıyla yeniden sahneye taşınması doğal olarak şu soruyu doğuruyor: Gerçekten maddi gerçeğe ulaşan bağımsız bir adli süreç mi izliyoruz, yoksa ağır eleştiriler altındaki bir Adalet Bakanı için “karanlık dosyaları açan güçlü isim” profili mi kuruluyor? Zamanlama tek başına kötü niyetin kanıtı değildir. Fakat güveni aşınmış bir yargı düzeninde bu şüpheyi gidermenin yolu daha çok siyasi söylem değil; daha az bakan görünürlüğü, daha fazla savcılık şeffaflığı ve denetlenebilir delildir.
🔴Muhsin Yazıcıoğlu dosyasının gerçekten aydınlatılabilmesi için önce siyasi makamların dosyanın önünden çekilmesi gerekir. Bakanlık, yargının kurumsal imkânlarını sağlamakla yetinmeli; suç vasfı, delilin anlamı ve şüphelilerin hukuki durumu hakkında savcılıktan ve mahkemeden önce hüküm kuran bir dil kullanmamalıdır. Soruşturmanın gündemi televizyon stüdyolarında veya sosyal medya mesajlarında değil, dosyaya giren hukuka uygun delillerle belirlenmelidir.
🔴İkinci olarak, on yedi yıldır tartışılan delillerin zinciri açıklığa kavuşturulmalıdır. Hangi cihazın ne zaman, kim tarafından teslim alındığı; hangi kayıtların aslına ulaşıldığı; yeni bilirkişi raporlarının hangi bilimsel yöntemle hazırlandığı; eski raporlarla çelişki varsa bunun nedenleri denetlenebilir biçimde ortaya konulmalıdır. Kamuoyuna soruşturma gizliliğini ihlal edecek belgeler saçmak değil, süreç güvenliğini sağlayacak kurumsal bir şeffaflık gerekir.
🔴Üçüncü olarak, soruşturma Akın Gürlek’in 13 ve 19 Temmuz açıklamalarında kurduğu çerçeveyi doğrulamak amacıyla yürütülmemelidir. Delil, önceden belirlenmiş siyasi teze uydurulamaz. Hizmet Hareketi’yle bağlantı iddiası her dosyada olduğu gibi bu dosyada da Siyasetin ve mevcut iktidarın kendini aklama politikası üzerine kurulmamalı , diğer bütün ihtimallerle aynı kuşkucu titizlik içinde sınanmalı; arama-kurtarma kararları, delil güvenliği, idari talimatlar, ihmaller ve soruşturmayı yıllarca geciktiren işlemler de incelenmelidir. Kabullenilmiş bir gerçek olan Hizmet Hareketi’ni günah keçisi ilan ederek siyasi iktidar ancak kendi kurumsal zaafını yeniden görünmez kılmaya çalışmış olur.
🔴Dördüncü olarak, soruşturmanın ciddiyeti savunma hakkına gösterilen saygıyla ölçülür. Şüpheliler, kamuoyunun öfkesini yatıştırmak için topluca suçlu ilan edilemez. Tutuklama gerekçeleri kişiselleştirilmeli, deliller şüpheli bazında ortaya konulmalı ve özgürlüğü sınırlayan tedbirler otomatik cezaya dönüştürülmemelidir. Maddi gerçeği aramak, yalnızca aleyhe delil toplamak değil; CMK’nın emrettiği üzere lehe delili de korumaktır.
🔴Son olarak, soruşturma hızla fakat aceleye getirilmeden tamamlanmalı; yeterli şüphe varsa açık, anlaşılır ve delille suç arasında bağ kuran bir iddianame hazırlanmalıdır. Ağır suçlamaların manşetlerde dolaştırılıp dosyanın yeniden yıllarca bekletilmesi, hakikati bir kez daha örter. Mahkeme önünde çelişmeli yargılama yapılmadan, savunma dinlenmeden ve gerekçeli hüküm kurulmadan hiçbir siyasi makam “dosyayı çözdük” diyemez.
🔴Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberinde hayatını kaybeden beş insanın ölümü, hiçbir partinin veya kişinin siyasi mülkü değildir. Bu acı ne iktidarın geçmişini temize çıkaracak bir fırsat ne de bir Adalet Bakanı’nın kariyer vitrini olabilir. Gerçeği ortaya çıkarmak devletin lütfu değil, on yedi yıldır yerine getirmekte geciktiği anayasal görevidir.
📢Yalçınkaya ve Yasak kararları sonrası yargılamanın yenilenmesi taleplerinde karşılaşılan yerel mahkeme direncini aşmak için, süreci adım adım görselleştiren tablolar ve uluslararası denetimi tetikleyen 'Rule 9(1) Bildirim Şablonu' eşliğinde hukuk uygulayıcılarına yönelik kapsamlı bir yol haritası sunulmaktadır; nitekim bu bildirim mekanizmasının, yerel mahkemelerin tesis ettiği ret kararlarının denetlenmesinde ve ihlalin iç hukukta giderilmesine yönelik yürütülen süreçlerde somut hukuki kazanımlar sağladığı sabittir. ⚖️
📝Yargılama sürecindeki hak arama maratonunda stratejik bir avantaj sağlamak ve yerel mahkeme direnci karşısında uluslararası denetim mekanizmasını hızlıca devreye almak için, aşağıda sunulan 'Ayrıntılı Süreç Tablosu', 'Ret Sonrası İzlenecek Yol' şeması ve 'Rule 9(1) Bildirim Şablonu' örneklerinden faydalanabilirsiniz.👇
⚖️ON YIL SONRA 15 TEMMUZ: İKTİDARIN SUSTUĞU YERDE HUKUK KONUŞMALI❗️
📢Darbeyle gerçek bir hesaplaşma; yalnız sanıkları değil, ihbarı yönetenleri, raporu saklayanları ve tasfiyeyi fırsata çevirenleri de sorgular.📌
🔴Aradan on yıl geçti. İktidar 15 Temmuz’u her yıl daha yüksek sesle anlatıyor; fakat olayın en kritik saatlerine ilişkin sorulara aynı ölçüde sessiz kalıyor. Siyasi ve medyatik avanesi de bu sessizliğin çevresine bir dokunulmazlık duvarı örüyor: Soruyu soranı “darbeci”, “hain” veya “örgüt ağzıyla konuşan” ilan et; sonra sorunun kendisini ortadan kaldır. Oysa bir iktidarın resmî anlatısına kayıtsız şartsız inanmak yurttaşlık görevi değildir. Yurttaşın görevi devleti sorgulamak, devletin görevi ise elindeki belgeyi açıklamaktır.
🔴İlk ve en ağır soru şudur: 15 Temmuz Araştırma Komisyonunun nihai raporu nerededir? Komisyon 4 Ocak 2017’de çalışmalarını bitirdi. Dönemin Komisyon Başkanı Reşat Petek raporun 12 Temmuz 2017’de TBMM Başkanlığına sunulduğunu söyledi. Buna rağmen rapor Genel Kurul gündemine alınmadı, Meclis kayıtlarında akıbeti belirsizleşti ve bütün ekleriyle kamuoyuna açıklanmadı. Bu garabet 2020’de resmî bir soru önergesine, Haziran 2026’da ise yirmi dört soruluk yeni bir Meclis girişimine konu oldu. Uçuş kayıtlarının, kritik kamu görevlileri ile siyasetçilerin telefon trafiğinin ve reddedilen önergelerin açıklanması taleplerinin karşılanmadığı da kamuoyuna yansıdı.(2) Yüz binlerce insanın hayatını altüst eden bir olayın raporu on yıldır ortada yoksa, iktidarın “her şey aydınlandı” demesi hakikate değil, yalnız kendi propaganda gücüne dayanır.
🔴Daha vahimi, karanlık noktaları açıklayabilecek kişiler bilinçli biçimde komisyonun dışında tutuldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan dinlenmedi. TBMM’nin 1 Aralık 2016 tarihli tutanağı özellikle ibretliktir. Akar ile Fidan’ın çağrılmasını isteyen komisyon üyeleri, en kritik zaman diliminin yaklaşık 15.30 ile 22.00 arası olduğunu; MİT’e gelen ihbarın, hava sahasının kapatılması ve zırhlı birliklerin kışladan çıkarılmaması gibi tedbirlere yol açacak kadar ciddi bulunduğunu anlattı. Komisyon Başkanından öneriyi oylaması istendiğinde verilen cevap “süreç devam ediyor” oldu ve oylama yapılmadı.(3) Aynı toplantıda Komisyon Başkanı, komisyonu eleştiren gazetecilere karşı tekzip ve içerik çıkarma kararları aldığını uzun uzun anlatıyordu. Sonuçta Kızılay ve Borsa İstanbul yöneticileri dâhil pek çok kişi dinlendi; fakat devletin askerî ve istihbarî tepesindeki iki isim milletin Meclisinin karşısına çıkarılmadı. Eleştiriye cevap vermek yerine eleştiriyi susturmayı, kilit tanığı dinlemek yerine tali kişileri çağırmayı seçen bu faaliyete araştırma değil, resmî hikâyeye uygun tanık seçimi denir.
🔴Sorular hâlâ son derece yalındır: İhbarın gerçek içeriği neydi? Hakan Fidan ile Hulusi Akar o saatlerde ne görüştü? İhbar, uçuşları ve zırhlı birlikleri sınırlayacak kadar önemliyse Cumhurbaşkanı ile Başbakan neden derhâl bilgilendirilmedi? Kuvvet komutanları neden ortak bir kriz masasında toplanmadı? Önleyici emirler neden bütün birliklerde etkili olmadı? Komisyon üyelerinin de sorduğu gibi, yeterli olduğu anlaşılan zaman niçin kullanılamadı? Erdoğan, Yıldırım, Akar ve Fidan’ın anlatımları neden çapraz soruya açılmadı? Bunların cevabı bir parti genel merkezinde değil, tutanak altındaki bağımsız bir soruşturmada verilmeliydi.
🔴Burada kolaycı bir hüküm kurmuyorum. Açıklanamayan her olay, darbenin iktidar tarafından planlandığını veya bilerek gerçekleşmesine izin verildiğini kendiliğinden kanıtlamaz. Ceza hukukunda kuşku, hükmün yerine geçemez. Fakat aynı ilkenin iktidar bakımından da sonucu vardır: Delilleri açmayan, kritik tanıkları dinletmeyen, raporu yayımlamayan ve soruları yaftayla bastıran yönetim, doğan kuşkunun siyasi sorumluluğundan kaçamaz. “Komplo teorisi” sözü, belge açıklamamanın mazereti değildir. Şeffaflıktan kaçanların, toplumdan körü körüne güven bekleme hakkı yoktur.
🔴Adil Öksüz dosyası bu çifte standardın en çarpıcı örneğidir. İktidarın darbenin sivil yöneticilerinden biri olarak gösterdiği Öksüz, Akıncı Üssü’nden çıkan pilotlarla birlikte yakalandı. “Tarla bakıyordum” savunmasının ardından Hâkim Köksal Şahin tarafından serbest bırakıldı; savcılığın itirazını inceleyen Hâkim Çetin Sönmez de salıverme kararını değiştirmedi ve Öksüz kayıplara karıştı. TBMM tutanaklarında bir AKP milletvekili dahi bu durumu “muamma” olarak nitelendirdi; eski Emniyet Genel Müdürü Mehmet Kılıçlar, o gece uçaklar havadayken arsa bakıldığı iddiasına “kargaların da güleceğini” söyledi. Dosyadaki bilgi ve belgelerin eksiltilip eksiltilmediği, Öksüz’ün serbest bırakılmasında etkili bir telefon talimatı bulunup bulunmadığı ve tahliye zincirindeki ihmaller komisyon gündemine getirildi.(4) Bank Asya’da hesabı olduğu için aylarca tutuklu kalan insanlarla, darbenin “kara kutusu” denilen kişinin iki günde salıverilmesi arasındaki uçurumu açıklayamayan bir iktidar adaletten söz edemez.
🔴İktidarın 15 Temmuz’u nasıl okuduğunu en açık biçimde yine Erdoğan’ın kendi sözü gösterdi. Darbe henüz bütünüyle bastırılmadan, Atatürk Havalimanı’nda bu kalkışmanın orduyu temizlemek için “Allah’ın büyük bir lütfu” olduğunu söyledi. Ardından daha ertesi gün 2.745 hâkim ve savcı görevden uzaklaştırıldı; birkaç gün içinde on binlerce asker, öğretmen, polis ve kamu çalışanı hakkında işlem yapıldı.(5) Bir gecede binlerce kişi için bireysel, doğrulanabilir ve hukuken denetlenmiş dosya hazırlanamayacağı açıktır. Bu hız, tasfiye listelerinin darbeden önce hazırlandığı yönündeki kuşkuyu haklı kılar; darbe, o listeleri bir gecede işletmenin gerekçesine çevrilmiştir. Bu tespit darbeyi inkâr etmek değildir. İktidarın, gerçek bir saldırıyı hazır bekleyen tasfiye planını meşrulaştırmak için fırsata çevirdiğini söylemektir.
🔴Üstelik iktidar kendisini bu hikâyede yalnızca mağdur gibi sunamaz. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin de kayda geçirdiği üzere Gülen hareketi, iktidar partisinin eski müttefikiydi ve uzun yıllar yasal biçimde faaliyet gösterdi.(6) Yargı, emniyet, eğitim ve bürokraside bu yapının güçlenmesinden söz ediliyorsa, onu yıllarca koruyan siyasi tercihlerin de hesabı sorulmalıdır. Kimler bu kadroları atadı, terfi ettirdi, önlerini açtı? Ergenekon ve Balyoz gibi sonradan çöken davalarda aynı yargı ve emniyet kadrolarının ürettiği dosyalar neden iktidar tarafından alkışlandı? Dünün ortağı bugünün şeytanı ilan edildi; fakat ortaklığın iktidar tarafı hiçbir zaman sanık sandalyesine, hatta ciddi bir siyasi sorgunun karşısına oturmadı. Fatura öğretmene, esnafa, öğrenciye ve ailelere kesildi; kararları veren siyasetçiler ise kendilerine kahramanlık payesi biçti.
🔴Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 12 Temmuz 2026’da açıkladığı rakamlar bile bu düzenin gerçek boyutunu saklayamıyor: 720.338 kişi hakkında adli işlem yapıldı; 127.102 kişi mahkûm edildi, 124.743 kişi beraat etti, 83.404 kişi hakkındaki süreç ise hâlen devam ediyor. Cezaevlerinde 10.485 kişi bulunurken 33.827 kişi hakkında yakalama kararı var. Buna karşılık Bakanın “fiilî darbe davaları” dediği 289 dosyada mahkûm edilenlerin toplamı yalnızca 4.891.(7) Darbeye doğrudan katılanlarla yüz binlerce insanın aynı devasa suçlama havuzuna doldurulduğunu bundan daha açık hangi sayı anlatabilir?
🔴İktidar ve sözcüleri, 124 bini aşan beraati yargının titizliğine kanıt diye sunuyor. Bu, haksız yere açılmış yaranın büyüklüğünü hekimin başarısı saymaya benziyor. Beraat eden kişi aylarca tutuklu kaldıysa, işini kaybettiyse, pasaportu iptal edildiyse, çocukları okulda damgalandıysa ve ailesi yıllarca açlığa mahkûm edildiyse “sonunda beraat etti” demek adalet değildir. İktidarın medya memurları da beraat haberini görmez, ilk gözaltı fotoğrafını yıllarca suçluluk belgesi gibi dolaştırır. Çünkü bu düzenin amacı gerçeği bulmak değil, şüpheyi sürekli canlı tutarak itaat üretmektir.
🔴OHAL kararnameleri bu siyasi tasfiyenin hukuk kılığına sokulmuş aracı oldu. Venedik Komisyonu daha Aralık 2016’da yetkilerin Türk Anayasası ve uluslararası hukukun sınırlarını aştığını; kişiye özel listelerle yapılan toplu ihraçların bireyselleştirilmediğini, doğrulanabilir delillere dayanmadığını, savunma güvencelerini ortadan kaldırdığını ve aile fertlerini de cezalandırdığını tespit etti.(8) Resmî verilere göre 125.678 kamu görevlisi ihraç edildi, 2.761 kurum kapatıldı. OHAL Komisyonuna yapılan 127.292 başvurunun yalnızca 17.960’ı kabul edildi; 109.332 başvuru reddedildi.(9) Önce insanı bir gecede mesleğinden çıkarıp sonra yıllarca kapalı bir dosyanın önünde bekletmek, hukuk yolu değil bürokratik eziyettir.
🔴Bu sırada tasfiyeyi denetlemesi gereken yargı da yürütmenin gölgesine sokuldu. Binlerce hâkim ve savcı bir gecede uzaklaştırıldı, yerlerine yapılan kitlesel alımların şeffaflığı sürekli tartışıldı. BM İnsan Hakları Komitesi 2024’te, hâkim ve savcıların usul güvenceleri olmadan ihraç edilmesinden ve yeni atamaların siyasi ölçütlere, yürütme etkisine açık olduğu yönündeki bildirimlerden kaygı duydu. Savunmanın dosyaya erişiminin sınırlanması, avukat görüşmelerine müdahale ve uzun tutukluluk da aynı raporda yer aldı.(10) İktidarın hoşuna gitmeyen kararı veren hâkim kendi geleceğinden korkuyorsa, orada mahkeme vardır ama bağımsız yargı yoktur.
🔴AİHM kararları bu çürümenin münferit değil sistemik olduğunu gösterdi. Akgün kararında, ByLock kullanıldığına ilişkin ham tespitin tek başına makul şüpheye yetmeyeceği; Turan ve Diğerleri kararında ise hâkim ve savcıları tutuklamak için “suçüstü” kavramının öngörülemez biçimde genişletilemeyeceği kabul edildi.(11) Yüksel Yalçınkaya Büyük Daire kararında ByLock’u otomatik suçluluk karinesine çeviren yaklaşım nedeniyle kanunsuz ceza olmaz ve adil yargılanma ilkelerinin, yasal sendika ve dernek üyeliğinin delil yapılması nedeniyle de örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmedildi. Yaklaşık 100 bin kullanıcı ve binlerce benzer başvuru nedeniyle sorunun sistemik olduğu açıkça belirtildi.(12)
🔴2026 kararları iktidarın “birkaç hatalı dosya” savunmasını tümüyle çökertti. AİHM Büyük Dairesi, 5 Mayıs 2026 tarihli Yasak kararında kişisel kusur ve suç kastının öngörülebilir biçimde ortaya konulmaması nedeniyle kanunsuz ceza olmaz ilkesinin, cezaevi koşulları nedeniyle de insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağının ihlal edildiğine karar verdi.(13) Ardından 23 Haziran 2026’da Kılıçarslan, Çalı ve Dönmez gruplarında toplam 893 başvurucu yönünden yeni ihlal kararları çıktı.(14) İktidarın yargıdaki avanesi yüz binlerce dosyada aynı şablonu çoğalttı; Strasbourg şimdi bu seri üretim adaletsizliğin faturasını tek tek Türkiye’nin önüne koyuyor.
🔴Hukuksuzluğun en karanlık yüzü gözaltı merkezlerinde ve cezaevlerinde ortaya çıktı. Human Rights Watch, 2016 ve 2017 raporlarında ağır dayak, stres pozisyonu, uykusuz bırakma, cinsel saldırı ve tecavüz tehdidi iddialarını; yirmi iki kişiyi kapsayan on işkence dosyasını ve devlet görevlilerinin müdahil olduğuna işaret eden kaçırılma vakalarını belgeledi.(15) Her iddia elbette bağımsız soruşturmayla doğrulanmalıdır. Fakat BM İnsan Hakları Komitesi 2024’te, artan işkence ve kötü muamele iddiaları ile etkisiz soruşturmaların fiilî cezasızlık yarattığını söylerken Türkiye 2025 tarihli cevabında yine “sıfır tolerans” sloganına sığındı.(16) Sıfır tolerans, kaç kamu görevlisinin etkili biçimde yargılandığı açıklanmıyorsa yalnızca basın bültenidir.
🔴Bu düzen insanları yalnız cezaevine değil, Meriç’in ve Ege’nin sularına da sürükledi. Kasım 2017’de Hüseyin ve Nur Maden ile çocukları Nadire, Bahar ve Feridun’un bedenleri Midilli kıyılarına vurdu. Aile, soruşturmalar ve pasaport engelleri nedeniyle Türkiye’den düzensiz yolla çıkmaya çalışıyordu. Şubat 2018’de Meriç’te bir kadın ile iki çocuk boğuldu; Temmuz 2018’de öğretmen Hatice Akçabay ve üç küçük çocuğu tekneleri devrildikten sonra kayboldu.(17) Bu ölümlerin doğrudan maddi nedeni batan tekne ve azgın nehirdir. Fakat vatandaşını pasaportsuz, işsiz, damgalanmış ve adil yargılanma umudunu yitirmiş bir kaçak hâline getiren iktidar, ortaya çıkan insanî felaketteki siyasi payını inkâr edemez.
🔴Gerçek bir hesaplaşmanın yolu bellidir. Araştırma Komisyonu raporu bütün ekleri, karşı oyları, reddedilen önergeleri ve yazışmalarıyla yayımlanmalıdır. Erdoğan, Yıldırım, Akar ve Fidan bağımsız bir komisyon önünde dinlenmeli; ihbarın saat saat seyri, uçuş kayıtları, telefon trafiği ve verilen askerî emirler açıklanmalıdır. Adil Öksüz’ün salıverilme zinciri, dosyadaki eksiklik iddiaları ve kaçışına ilişkin bütün kamu görevlileri yönünden etkili soruşturma yürütülmelidir. AKP ile Gülen hareketi arasındaki eski ittifakın bürokratik sonuçları siyasi sorumluluk bakımından incelenmelidir. Kişisel kastı ve organik bağı somutlaştırmayan mahkûmiyetler yeniden ele alınmalı; haksız ihraç edilenlere görevleri, itibarları ve zararları iade edilmelidir. İşkence, kaçırılma ve gözaltında ölüm iddialarında kamu görevlilerini koruyan cezasızlık zırhı kırılmalıdır.
🔴15 Temmuz gecesinde öldürülenlerle, 15 Temmuz’dan sonra hukuksuzluğa uğrayanlar birbirinin rakibi değildir. Şehitlerin hatırasını korumak, iktidarın her söylediğine inanmak demek değildir; tam tersine o insanların neden korunamadığını sormayı gerektirir. Meclisi bombalayanların hesabı elbette sorulmalıdır. Fakat Meclisin soru sorma yetkisini etkisizleştirenlerin, raporu kamuoyundan saklayanların ve ülkenin yarısını şüpheli ilan edenlerin de demokratik ve hukuki hesabı vardır.
🔴On yıl sonra söylenmesi gereken söz açıktır: 15 Temmuz, Erdoğan iktidarının tapulu malı değildir. Ne AKP’nin seçim sloganı ne de siyasi ve medyatik avanesinin muhalifleri susturmak için kullanacağı bir sadakat testidir. Darbeler hukuku askıya aldıkları için suçtur. Seçilmiş bir iktidar da aynı hukuku OHAL kararnameleriyle, toplu listelerle, talimat hissi veren mahkemelerle ve saklanan raporlarla işlevsizleştirdiğinde demokratik meşruiyetini kendi eliyle tüketir. Hiçbir seçilmiş iktidar hukukun dışına çıkma hakkına sahip değildir.
KAYNAKLAR VE KARARLAR · 12 TEMMUZ 2026 İTİBARIYLA
1.AKPM, Resolution 2156 (2017); TBMM tutanakları (güncel resmî can kaybı: 251). [ 1.1 https://t.co/RLouEjhk7c, 1.2 https://t.co/kDs8GVherW ]
2.TBMM Komisyon tutanakları; 14 Şubat 2020 tarihli soru önergesi; raporun akıbetine ilişkin 5 Haziran 2026 tarihli haber. [erişim: 2.1 https://t.co/INvsQnthLg , 2.2 https://t.co/wCFTieLqWL , 2.3 https://t.co/g9dVScLF5j ]
3.TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu, 1 Aralık 2016 tarihli 19’uncu toplantı tutanağı. [3. https://t.co/SCI1J8k5RP ]
4.TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu, 2 ve 24 Kasım 2016 tarihli tutanaklar. [ 4.1 https://t.co/vthhUrga91 , 4.2 https://t.co/HTP1W4kEwR ]
5.Time, Erdoğan’ın “lütuf” açıklaması ve darbe sonrası ilk tasfiyeler, Temmuz 2016. [ 5.1 https://t.co/l9UujGNR42 , 5.2 https://t.co/eRzVlHR1ZO ]
6.AKPM, Resolution 2156 (2017), §§ 14–20; Le Monde, 22 Ekim 2024. [ 6.1 https://t.co/RLouEjhk7c , 6.2 https://t.co/H80RFovjmO ]
7.Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 12 Temmuz 2026 tarihli açıklaması. [7. https://t.co/wOYkLSKkSX ]
8.Venedik Komisyonu, CDL-AD(2016)037, 12 Aralık 2016, §§ 224–227. [8. https://t.co/r8L5KwkCD6 ]
9.Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı, Gülenist movement, Turkey, Ağustos 2025. [9. https://t.co/lClpnOWGuL]
https://t.co/IBnSr06B0E İnsan Hakları Komitesi, CCPR/C/TUR/CO/2, 28 Kasım 2024, §§ 39–46. [10. https://t.co/V8kBXglAyy ]
11.AİHM, Akgün/Türkiye, 20 Temmuz 2021; Turan ve Diğerleri/Türkiye, 23 Kasım 2021. [ 11.1 https://t.co/XwhKQBmSbD , 11.2 https://t.co/qoFXlYpdrk ]
12.AİHM Büyük Daire, Yüksel Yalçınkaya/Türkiye, 26 Eylül 2023. [12. https://t.co/ykUFpYXijo ]
13.AİHM Büyük Daire, Yasak/Türkiye, 5 Mayıs 2026. [13.https://t.co/KuZHgBoOe2 ]
14.AİHM, Kılıçarslan, Çalı ve Dönmez ve Diğerleri/Türkiye, 23 Haziran 2026. [ 14.1 https://t.co/KyVW3UQeDi , 14.2 https://t.co/zyBmxSfa89 , 14.3 https://t.co/LLuYNe3meU ]
15.Human Rights Watch, A Blank Check (2016) ve In Custody (2017). [15.1 https://t.co/OC2ypsXbhQ , 15.2 https://t.co/3hFPlLJCqj ]
https://t.co/mqc901P1rW İnsan Hakları Komitesi 2024 sonuç gözlemleri; Türkiye’nin CAT takip cevabı, 12 Ağustos 2025. [ 16.1 https://t.co/V8kBXglAyy , 16.2 https://t.co/xO8LI1OBEU ]
17.Euronews, 23 Kasım 2017 ve 20 Temmuz 2018; Reuters, 28 Mart 2018. [ 17.1 https://t.co/b6zuMsIYPR , 17.2 https://t.co/Xg2sKXv0ln , 17.3 https://t.co/xlobLakykJ ]
Eski bir iletişimci olarak devlet iletişimcilerine bir tavsiyem var:hergün tweet atmayın, uzun tweet atmayın , okunmaz.Yuvarlak kelime kullanmayın, kısa ve öz yazın.Vatan, millet kelimelerini çok kullanmayın, etkisi kalmaz. “
Yine tweet attı” dedirtmeyin patronlarına
⚖️Bir İnsanı Cezaevinde Ölüme Yaklaştırmanın Adı Adalet Değildir
İlhan İşbilen’in on yılı aşan tutukluluğu üzerine
⚫️İlhan İşbilen dosyasına baktığımda önümde duran şeyin yalnızca uzamış bir tutukluluk olmadığını görüyorum. Bu dosya, devlet gücünün hukukla arasına koyması gereken mesafeyi kaybettiğinde bir insan hayatını nasıl ağır ağır öğütebildiğinin fotoğrafıdır. Üstelik bu fotoğrafın merkezinde genç, sağlıklı ve hayatının uzun yılları önünde duran biri yoktur. Seksen yaşında, cezaevinde iki kez beyin felci geçirdiği bildirilen, duruşma salonunda fenalaşarak hastaneye kaldırılan ve artık her yeni günü sağlık bakımından ayrı bir risk taşıyan İlhan İşbilen vardır.
⚫️Türkiye Büyük Millet Meclisinin resmî kayıtlarına göre 1 Nisan 1946 doğumlu olan İşbilen, 24. Dönem İzmir milletvekilliği yaptı. 14 Aralık 2015’ten bu yana özgürlüğünden yoksun. Takvim hesabıyla on yılı aşan bir süreden söz ediyoruz. Fakat ileri yaştaki bir insan bakımından on yıl, takvimden düşülen sıradan bir zaman dilimi değildir; ömrün kalan kısmının çok büyük bölümüdür. Devlet bir insanın hayatından bu kadar uzun bir süreyi aldığında, bunun hesabını “dosya kapsamı” ve birbirinin kopyası tutukluluk gerekçeleriyle geçiştiremez.
⚫️Hükümet yetkilileri yıllardır aynı cümleyi büyük bir rahatlıkla tekrarlıyor: “Türkiye bir hukuk devletidir.” Söylemesi kolay. Hukuk devleti, iktidarın hoşuna giden kararların altına yazılan süslü bir ibare değildir. Asıl hukuk devleti sınavı, iktidarın karşısında gördüğü kişiye ne yaptığıyla verilir. Bir zamanlar aynı partinin sıralarında oturduğunuz, aynı Meclis çatısı altında siyaset yaptığınız bir insan, yollar ayrılınca birdenbire hukukun bütün güvencelerinden mahrum bırakılıyorsa burada adaletten çok siyasî husumetin gölgesi görünür. Dün yanınızda olduğu için makbul saydığınız birini bugün karşınızda gördüğünüz için hukuk dışına itmek, devlet ciddiyeti değil; gücün verdiği hoyratlıktır.
⚫️Şunu özellikle söylemek gerekir: Ben burada İlhan İşbilen hakkındaki suçlamaların esasını bir köşe yazısıyla karara bağlamıyorum. Buna zaten hiç kimsenin hakkı yoktur. Suçluluğa karar verecek olan, bağımsız ve tarafsız bir mahkemedir. Ne var ki tam da bu sebeple, hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmayan bir insanı on yılı aşkın süre boyunca fiilen ceza çekiyormuş gibi içeride tutmak kabul edilemez. Tutuklama bir koruma tedbiridir; iktidarın hoşlanmadığı kişiye önceden kesilmiş ceza değildir.
⚫️Dosyanın yargısal seyri de hükümet yanlısı çevrelerin göstermeye çalıştığı kadar tartışmasız değildir. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 2022’deki bozma kararının ardından yerel mahkemenin direnmesi üzerine dosya Ceza Genel Kuruluna gitti. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 9 Nisan 2025’te hükmü oybirliğiyle yeniden bozdu. Gerekçe, bir virgül hatası ya da önemsiz bir usul ayrıntısı değildi. Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşü usulüne uygun alınmadan hüküm kurulmuş, sanıkların savunma hakkı kısıtlanmıştı. Savunma hakkının kısıtlandığını bizzat ülkenin en yüksek ceza yargısı mercilerinden biri tespit ederken, İşbilen’i hâlâ peşinen suçlu muamelesine tâbi tutmak hukuken de vicdanen de izah edilemez.
⚫️Buradaki çelişki insanın yüzüne çarpıyor: Hüküm bozuluyor, yargılama yeniden görülüyor, fakat tutukluluk bitmiyor. Yıllar geçiyor, yaş ilerliyor, sağlık bozuluyor; devletin cevabı yine aynı kapının kapalı tutulması oluyor. Bunun adı tedbir olmaktan çoktan çıkmıştır. Bir tedbir on yılı aştığında, geri döndürülemez sağlık zararları doğurduğunda ve daha hafif önlemlerin neden yetersiz olacağı somut biçimde açıklanmadığında, artık ortada masumiyet karinesini içi boş bir söze dönüştüren fiilî bir cezalandırma vardır.
⚫️Elbette hükümet, her sıkıştığında yaptığı gibi “Kararı bağımsız mahkemeler verir” diyerek sorumluluktan uzaklaşmaya çalışacaktır. Ne kadar kullanışlı bir cümle! Siyasî iktidar, yargı kararlarını överken bütün başarıyı kendi hanesine yazıyor; hukuksuzluk eleştirisi geldiğinde ise bir anda kuvvetler ayrılığının en ateşli savunucusuna dönüşüyor. Oysa yürütmenin yıllardır kullandığı düşmanlaştırıcı dilin, yargı üzerindeki siyasî iklimin ve hasta mahpuslar konusundaki seçici yaklaşımın sorumluluğu bir cümleyle silinemez. Mahkemeler karar verir; ama hukuku zehirleyen iklimi üretenler de siyasî sorumluluktan kaçamaz.
⚫️İşbilen’in sağlık durumu artık bu tartışmanın en yakıcı tarafıdır. Kamuya açık haberlerde cezaevinde iki kez beyin felci geçirdiği, boyunluk kullandığı ve Temmuz 2025’te duruşma sırasında fenalaşarak hastaneye kaldırıldığı bildirildi. Tıbbî dosyanın tamamı kamuya açık olmadığı için bilmediğimiz teşhisleri varmış gibi yazmak doğru olmaz. Fakat bilinenler bile yeterince ağırdır. Seksen yaşında, uzun yıllardır cezaevinde tutulan, iki kez nörolojik rahatsızlık geçirdiği ve mahkeme salonunda fenalaştığı bildirilen bir insan için daha neyin olması bekleniyor? Tahliye talebinin ciddiye alınması için cezaevinden tabutla mı çıkması gerekiyor?
⚫️Bu soru serttir; çünkü önümüzdeki gerçek serttir. İnsan hayatını tehdit eden bir tablo karşısında nazik cümleler kurarak gerçeği yumuşatmanın kimseye faydası yok. Cezaevi kapısı tabut kapağına dönüştürülemez. Hukuk, insan öldükten sonra yapılan açıklamaların ve açılan göstermelik soruşturmaların adı değildir. Hukuk, tehlikeyi önceden görüp hayatı koruyabilme iradesidir. Devletin görevi bir mahpusun ne kadar daha dayanabileceğini sınamak değil, onun yaşamını korumaktır.
⚫️Anayasa’nın 17. maddesi yaşamı ve beden bütünlüğünü, 56. maddesi sağlık hakkını güvence altına alıyor; 61. maddesi yaşlıların devletçe korunacağını açıkça söylüyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkı ve insanlık dışı muamele yasağı da cezaevi duvarlarının dışında bırakılabilecek hükümler değildir. AİHM’in Gülay Çetin/Türkiye kararının Türkiye’ye öğrettiği, fakat iktidarın belli ki öğrenmek istemediği şey açıktır: Ağır hasta bir tutuklunun acısına kayıtsız kalmak, yalnız kötü yönetim değil, insanlık dışı muamele sorumluluğu doğurabilecek bir hukuk ihlalidir.
⚫️5275 sayılı Kanun’un hastalık nedeniyle infazın geri bırakılmasına ilişkin 16. maddesi doğrudan hükümlüler için düzenlenmiştir. İşbilen ise bozma sonrası devam eden yargılamada tutuklu statüsündedir. Bu fark, devlet lehine değil, tam tersine İşbilen lehine daha güçlü bir koruma gerektirir. Hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet olmayan bir kişinin, yaşı ve ağır sağlık riskleri ortadayken, adlî kontrolle serbest bırakılmasının neden mümkün olmadığı somut biçimde açıklanmalıdır. Konutu terk etmeme, yurt dışına çıkış yasağı, güvence ve düzenli bildirim gibi tedbirler varken, seksen yaşındaki bir insan için hâlâ en ağır tedbire sarılmak hukukî zorunluluktan çok cezalandırma ısrarı görüntüsü vermektedir.
⚫️Devlet intikam almaz. Devlet kin tutmaz. Devlet, hasta bir insanın nabzını siyasî sadakat ölçer gibi saymaz. Bunları yaptığı anda devlet olma vakarını kaybeder ve elindeki gücü kişisel ya da siyasî hesaplaşmanın aracına dönüştürür. İlhan İşbilen’in geçmişte AK Parti milletvekili olması bu dosyanın en ağır ironisidir. Bir zamanlar aynı siyasî çatının altında bulunduğunuz bir insanın bugün geldiği hâl, iktidarın sadakat anlayışını da adalet anlayışını da sorgulatmaktadır: Yanınızdayken her kapı açık, karşınıza geçtiğinde bütün hukuk yolları mı daralıyor?
⚫️Hükümete düşen, bu sorulara hamasetle cevap vermek değildir. İşbilen’in bütün sağlık kayıtlarının bağımsız uzmanlardan oluşan bir kurul tarafından gecikmeksizin değerlendirilmesini, savunmanın raporlara tam erişimini ve tutukluluk durumunun gerçek anlamda yeniden incelenmesini sağlamak devletin pozitif yükümlülüğüdür. Mahkemenin yapması gereken ise on yıl önce yazılmış klişeleri yeniden sıralamak değil; bugünkü yaşı, bugünkü sağlık durumu ve bugünkü yargısal tablo üzerinden ölçülü bir karar vermektir. Bu koşullarda adlî kontrol uygulanarak derhâl tahliye, bir lütuf değil, hukukun gereğidir.
⚫️İlhan İşbilen elbette yargılanabilir; fakat yargılama adı altında hayattan koparılamaz. Hakkındaki iddialar elbette incelenebilir; fakat savunma hakkı kısıtlanarak verilen ve daha sonra bozulan hükümler, sonsuz tutukluluğa mazeret yapılamaz. Devletin ceza verme yetkisi vardır; bir insanı yavaş yavaş ölüme yaklaştırma yetkisi yoktur. Bunu birbirine karıştıran anlayış adalet üretmez, yalnız korku ve öfke üretir.
⚫️Bir gün bu dava mutlaka bitecek. Dosyalar kapanacak, hâkimler değişecek, iktidarlar gidecek. Fakat seksen yaşındaki bir insandan alınan yıllar geri gelmeyecek. Eğer sağlık açısından geri dönülmez bir sonuç ortaya çıkarsa, hiçbir resmî açıklama, hiçbir bürokratik cümle ve hiçbir “mevzuata uygun işlem yapıldı” savunması bu sorumluluğu ortadan kaldırmayacak. Çünkü bazen hukuk ihlali, yapılan bir işlemden değil; yapılması gerekeni bile bile yapmamaktan doğar.
⚫️Bir iktidarın gerçek yüzü, dostlarına sunduğu imkânlarda değil, düşman gördüklerine tanıdığı hukukta görünür. İlhan İşbilen dosyası bugün hükümetin önünde duran böyle bir aynadır. O aynada görünen şey ne güçlü devlet ne de tarafsız adalettir. Görünen, gücünü seksen yaşındaki hasta bir insan üzerinde ısrarla sergileyen, merhameti zayıflık ve tahliyeyi yenilgi sanan katı bir iktidar anlayışıdır. Hükümet bu görüntüden rahatsızsa aynaya kızmak yerine, yaptığına bakmalıdır.
⚫️İlhan İşbilen derhâl, uygun adlî kontrol tedbirleriyle tahliye edilmelidir. Çünkü bu saatten sonra cezaevinde geçireceği her gün, yalnız onun ömründen eksilen bir gün değildir; Türkiye’nin hukuk devleti iddiasından da eksilen yeni bir parçadır. Cezaevi kapısını bir insanın üzerine kapatmak kolaydır. Asıl devlet ciddiyeti, hukuk ve vicdan “artık yeter” dediğinde o kapıyı açabilmektir.
Geçmiş yıllarda başörtülülerin davete gidemediğinden söz edeceğinize hapiste olan başörtülü sağlam, hasta, omur iliği vidalı bacılarınızdan söz etseniz daha hakkaniyetli olur. Hiç
bir devirde bukadar başörtülü bacı hapiste olmamıştı
❓❓AİHM'in Kapak Sayfası Uygulaması: KHK İhraç Başvurularında Ne Değişiyor? Başvuruların Olası Tasniflendirme Senaryosu ve Dosya Değerlendirme Kriterleri📌
🔴AİHM'in KHK kaynaklı ihraç başvuruları için 1 Ocak 2026'dan itibaren özel bir kapak sayfası uygulamasına geçmesi, ilk bakışta teknik ve idari bir düzenleme gibi görülebilir. Mahkeme de bu belgenin şikâyetlerin hukuki değerlendirmesinde kullanılmayacağını, yalnızca başvuruların işlenmesini kolaylaştıracağını belirtmektedir. Bu açıklama biçimsel olarak doğrudur. Ancak uygulamanın işlevi bundan ibaret olmayabilir.
🔴Candar tebliği (23 Haziran hükümete bildirim) ve Shevchuk kararı (25 Haziran tarihli karar), Mahkemenin hangi hukuki ölçütleri dikkate alabileceğini gösteriyorsa; kapak sayfası uygulaması da bu ölçütlerin binlerce dosyaya hangi yöntemle uygulanabileceğine dair bir fikir vermektedir. Nitekim kapak sayfasında yöneltilen sorular ve doldurulması gereken boşluklara bakıldığında meslek, delil türü, ceza yargılamasının durumu ve AYM önünde ileri sürülen şikâyetleri standart başlıklar altında toplayan bir belgenin, fiilen bir ön tasnif işlevi göreceği söylenebilir.
🔴Mahkeme, her dosyayı uzun vakıa anlatıları üzerinden tek tek ele almak yerine, kapak verileri üzerinden benzer dosyaları belirli gruplar halinde değerlendirme yoluna gidebilir. Hangi dosya grubunun öncü kararla, hangisinin yerleşik içtihat usulüyle, hangisinin komite formasyonuyla sonuçlandırılacağı da bu veriler ışığında şekillenebilir. Nitekim Yalçınkaya sonrasında çok sayıda dosyanın ek soru yöneltilmeksizin topluca işleme alınması ve Kılıçarslan, Çalı ve Dönmez seri kararları, benzer bir yönetim modelinin ceza yargılamaları bakımından zaten işletildiğini göstermektedir. Bu bağlamda Mahkemenin resmi sitesinde yer alan ve başvurulara ek yapılması gereken kapak sayfası sayesinde, aynı yaklaşımın idari ihraç dosyalarında da uygulanacağı şeklinde yorumlanabilir.
⭕️Kapak Sayfasıyla Ulaşılmak İstenen Amaç
🔴Kapak sayfasındaki üç veri grubu öne çıkmaktadır.
1⃣İlk olarak, meslek grubu sorulmaktadır. Bu, salt demografik bir bilgi talebi olarak görülmemelidir. Hâkim ve savcılar, asker kişiler, emniyet ve jandarma mensupları, öğretmenler, diğer kamu görevlileri ve özel hukuk ilişkisi içinde çalışan kişiler aynı hukuki zeminde değerlendirilmek zorunda değildir. Nitekim bu meslek gruplarının her birerinin meslekten çıkarılmasına ilişkin uygulanacak kriterler de farklılık arz etmektedir.
🔵Hâkim ve savcılar bakımından yargı bağımsızlığı ve görev güvencesi; asker kişiler bakımından statü hukuku ve sıkıyönetim listesi iddiaları; emniyet ve jandarma personeli bakımından disiplin rejimi; öğretmenler ve diğer memurlar bakımından sendika, dernek veya yasal faaliyetlerin delil olarak kullanılması; işçiler bakımından ise özel hukuk ilişkisi içindeki fesihlerin denetimi farklı hukuki sorunlar doğurur. Mesleğin daha ilk aşamada sorulması, karar mimarisinin meslek gruplarına göre ayrı öncü dosyalar veya alt kategoriler üzerinden kurulabileceğine işaret etmektedir.
2⃣İkinci olarak, delil türleri ayrıntılı biçimde sorulmaktadır.
🔵ByLock kullanımı ile ByLock içeriğinin ayrı ayrı belirtilmesi belirleyici olacak gibi gözükmektedir. Bu ayrım, Mahkemenin salt kullanım tespitine dayanan dosyalar ile mesajlaşma içeriği üzerinden bireyselleştirme yapılan dosyaları birbirinden ayırabileceğini düşündürmektedir. Yalçınkaya kararında sorunlu görülen hususlardan biri, içerik incelemesi yapılmaksızın kullanım tespitine belirleyici ağırlık verilmesiydi.
🔵Benzer şekilde Bank Asya işlemleri, sendika/dernek/vakıf üyeliği, tanık beyanları, gizli tanık anlatımları, ankesörlü arama kayıtları, HTS/CGNAT verileri, kurum kanaati ve çalışma geçmişi gibi başlıkların ayrı ayrı sayılması tesadüfî görünmemektedir. Bu tablo, Mahkemenin Türkiye'de ihraç dosyalarında kullanılan delil çeşitlerini büyük ölçüde sınıflandırdığını ve her delil türü bakımından farklı bir değerlendirme hattı kurabileceğini göstermektedir.
3⃣Üçüncü olarak, ceza mahkumiyetinin hangi tarihte kesinleştiği sorulmaktadır.
🔵Burada mesele yalnızca başvurucu hakkında mahkumiyet bulunup bulunmadığı değildir. Asıl soru, idari yargı ihraç işlemini denetlediği sırada ortada kesinleşmiş bir ceza mahkumiyeti olup olmadığıdır. İdari yargı, ihraç tarihinden sonra ortaya çıkan veya henüz kesinleşmemiş ceza dosyası verilerine dayanmışsa, bu durum geriye dönük gerekçelendirme, silahların eşitliği ve çekişmeli yargılama ilkesi bakımından ayrıca tartışma doğurur.
🔵Kapakta "hakkımda soruşturma yok" seçeneğinin ayrıca yer alması da kayda değerdir. Bu seçenek, hiçbir cezai sürece konu olmamış başvurucuların baştan ayrı bir kümede değerlendirilebileceğini düşündürmektedir.
🔵Bir diğer husus, kapakta yalnızca AYM önünde de ileri sürülmüş şikayetlerin işaretlenebilmesidir. Bu tercih, ikincillik ilkesinin sıkı uygulanabileceğine dair güçlü bir işarettir. AYM önünde açıkça dile getirilmemiş bir iddianın Strazburg aşamasında telafi edilmesi güçleşir. Kapak sayfası bu yönüyle yalnızca AİHM başvurularını değil, halen AYM aşamasında olan veya yapılacak bireysel başvuruların içeriğini de fiilen şekillendirmektedir.
⭕️Olası Dosya Grupları
🔴Aşağıdaki tasnif kesin bir sonuç iddiası taşımaz. Mahkemenin fiili değerlendirmesi farklılaşabilir. Ancak mevcut içtihat ve kapak sayfasındaki veri başlıkları birlikte okunduğunda bazı ihtimaller öne çıkmaktadır.
1⃣Birinci küme, cezai süreç bulunmayan ve esasen salt idari kanaate dayalı ihraçlardır. Bu grupta delil hanesinde yalnızca kurum veya amir görüşü, çalışma geçmişi ya da benzeri soyut değerlendirmeler yer alır. Hakkında soruşturma veya mahkumiyet bulunmayan başvurucular bakımından bireyselleştirilmiş olgu yokluğu daha görünür hale gelir. Bu dosyalarda "irtibat" ve "iltisak" kavramlarının öngörülebilirliği, kanunilik ve özel hayata müdahalenin ölçülülüğü tartışmaları ön plana çıkar.
2⃣İkinci küme, gerçekleştiği dönemde hukuka uygun görünen faaliyetlere dayanan ihraçlardır. Bank Asya işlemleri, sendika veya dernek üyeliği, bağış, okul kaydı, yayın aboneliği yahut sosyal medya paylaşımı gibi unsurlar bu grupta değerlendirilir. Bu dosyalarda kanunilik, öngörülebilirlik, özel hayata saygı ve bazı hallerde örgütlenme özgürlüğü tartışmaları daha güçlü hale gelecektir. Takipsizlik veya beraatle sonuçlanan dosyalarda masumiyet karinesinin ayrıca gündeme gelmesi mümkündür.
3⃣Üçüncü küme, ByLock tespitinin belirleyici delil olduğu dosyalardır. Bu grubun kendi içinde ayrılması olasıdır. Salt kullanım iddiasına dayanan dosyalar ile içerik incelemesi yapılmış ve bu içerik başvurucuya özgü biçimde tartışılmış dosyalar aynı ağırlıkta değerlendirilmeyebilir.
🔵Ayrıca verilerin nasıl elde edildiği, saklama süreleri, ham verilere erişim, teknik inceleme imkânı ve başvurucunun bu delillere etkili şekilde itiraz edip edemediği belirleyici hale gelir. HTS ve CGNAT kayıtlarının yasal saklama süreleri aşılarak kullanıldığı dosyalarda, özel hayat ve haberleşmeye saygı hakkı yönünden ayrı bir tartışma açılabilir.
4⃣Dördüncü küme, idari yargı nihai kararını verdiği tarihte kesinleşmiş mahkumiyet bulunan ve görece daha bireyselleştirilmiş delile dayanan dosyalardır. Bu dosyalarda otomatik bir ihlal beklentisi çok gerçekçi gözükmeyebilir. Mahkeme muhtemelen iç hukuk mahkemelerinin delilleri gerçekten tartışıp tartışmadığına, başvurucunun itirazlarına cevap verilip verilmediğine, yaptırımın ölçülü olup olmadığına ve yargılamanın bütün olarak adil yürütülüp yürütülmediğine bakacaktır (usuli inceleme kapsamında AİHS m. 6’nın ihlal edilip edilmediği incelemesi).
🔵Bununla birlikte mahkumiyetin varlığı tartışmayı her zaman kapatmaz. Mahkumiyetin dayanağı, Yalçınkaya kararında sorunlu görülen türde bir delil değerlendirmesine dayanıyorsa, ceza yargılamasındaki sakatlık idari ihraç sürecine de yansıyabilir. Mahkumiyet idari yargı nihai kararından sonra kesinleşmişse, idari yargının henüz kesinleşmemiş bir ceza dosyasına dayanmış olması "sonradan delil" sorununu canlı tutar.
⭕️Usul Bakımından Ne Beklenebilir?
Bu noktada birkaç ihtimalden söz edilebilir.
🔺İlk ve en güçlü ihtimal, öncü karar ile seri karar modelinin birlikte işletilmesidir. Candar grubu, meslek çeşitliliği ve tebliğ edilen soruların kapsamı dikkate alındığında, idari ihraç dosyaları bakımından öncü dosya olmaya aday görünmektedir. Bu tür bir kararın ardından benzer profildeki dosyaların üçlü komite formasyonlarında daha hızlı sonuçlandırılması beklenebilir.
🔺İkinci ihtimal, Mahkemenin yalnızca bireysel ihlal tespitiyle yetinmeyip 46. madde kapsamında genel tedbirlere işaret etmesidir. Dosya sayısı ve sorunun yapısal niteliği dikkate alındığında, yeniden yargılama imkanının etkinleştirilmesi veya ihraç sonuçlarının giderilmesine ilişkin bir mekanizma kurulması gibi başlıklar gündeme gelebilir.
🔺Üçüncü ihtimal, bazı dosya gruplarında dostane çözüm veya tek taraflı deklarasyon tekliflerinin artmasıdır. Özellikle Hükümetin aleyhe sonuç ihtimalini daha öngörülebilir gördüğü kümelerde bu yol tercih edilebilir. Ancak başvurucular bakımından yalnızca tazminata dayalı bir kapanış, ihraçların asıl sonucu olan mesleki dışlanmayı gidermez.
🔺Dördüncü ihtimal, bazı dosyalarda ihlal bulunmaması veya kabul edilemezlik kararları verilmesidir. Özellikle AYM önünde şikâyetlerini açık ve usulüne uygun biçimde ileri sürmemiş başvurucular bakımından bu risk göz ardı edilmemelidir.
⭕️Başvurucular İçin Önemli Uyarı ve Bilgilendirme Notu
🔴Kapak sayfası, bu tablo içinde basit bir formalite değildir. Dosyanın hangi değerlendirme hattına gireceğini etkileyebilecek stratejik bir belgedir.
🔴Somut dosyaya uyan delil şıkları eksiksiz işaretlenmeli; listede karşılığı bulunmayan bir delile dayanılmışsa bu husus kısa ve denetlenebilir biçimde açıklanmalıdır. Aksi halde dosya, özelliğine uygun olmayan bir küme içinde değerlendirilebilir.
🔴Ayrıca idari yargıdaki nihai karar tarihi ile ceza dosyasının kesinleşme tarihi arasındaki kronoloji, hem kapakta hem başvuru formunda çelişkisiz kurulmalıdır. Bu kronoloji, dosyanın sonradan delil argümanından yararlanıp yararlanamayacağını belirler.
🔴Henüz AYM aşamasında olan dosyalar bakımından ise kapaktaki standart şikâyet başlıkları bir kontrol listesi gibi kullanılmalıdır. Delillere erişim, duruşma yapılmaması, gerekçesizlik, tanık sorgulayamama, ByLock verilerine itiraz edememe, irtibat ve iltisak kavramlarının belirsizliği, masumiyet karinesi, özel hayata ve itibara müdahale, mülkiyet hakkı ve örgütlenme özgürlüğü gibi başlıklar AYM başvurusunda açık ve ayrı ayrı kurulmalıdır.
🔴Sonuç olarak, Candar soruları Mahkemenin neyi soracağını; Shevchuk çizgisi hangi ölçütlerin önem kazanabileceğini; kapak sayfası uygulaması ise çok sayıdaki dosyanın hangi yöntemle yönetilebileceğini göstermektedir.
🔴Hazırlanmış olan bu bilgilendirme ve olası gruplama senaryo yazısı kesinlik arz etmemekte olup Mahkemenin Yalçınkaya kararı sonrası uygulamaları ve kapak sayfasına göre tahminler içermektedir. Ancak AİHM, KHK ihraç dosyalarını artık yalnızca tekil ve dağınık başvurular olarak değil, belirli delil ve meslek kümeleri üzerinden ele alınabilecek yapısal bir dosya grubu olarak görmeye başladığı söylenebilir.
🔴Bu nedenle bundan sonraki başvurularda yalnızca ihlalin varlığını anlatmak yetmeyecek; dosyanın hangi kategoriye girdiğini, hangi delilin hangi tarihte ve hangi usulle kullanıldığını, iç hukukta hangi itirazların tüketildiğini ve ceza-idare kronolojisinin nasıl kurulduğunu dikkatle göstermek gerekecektir.
Çok Önemli! Lütfen Duyuralım!
1⃣⚖️AİHM tarafından verilen ihlal kararlarına rağmen, bazı mahkemelerin yeniden yargılama taleplerini reddettiği ve sistematik hukuksuzluğu sürdürerek eski cezayı verdikleri görülmektedir. Hukuka aykırı bu kararlara karşı, kanun yolları ve bireysel başvuru hakları sonuna kadar kullanılmalıdır.
💥Bu noktada yapılması gereken bir diğer ve önemli husus, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Kararların İcra Dairesine bildirimde bulunmaktır. Nitekim bugüne dek, hakkında hukuksuz karar verilen 30 kişi bu bildirimde bulunmuştur (görsel).
⚖️Bakanlar Komitesi usulleri gereğince Komite bu bildirimi Hükümete iletmektedir ve Hükümet de kısa bir sürede bu bildirime cevap vermek zorundadır. Bu nedenle, Bakanlar Komitesi’ne bildirim yapılmasında zaruret vardır. Aşağıda linki ve metni bulunan bildirimin ilgili kişiye göre uyarlandıktan sonra, ilgili kararlar da eklenerek ve İngilizceye çevrilerek, Bakanlar Komitesi Kararların İcra Dairesi’nin mail adresine ([email protected]) gönderilmesi gerekmektedir.
📍 Bu bildirimler, hükümetin "AİHM kararlarını uyguluyoruz" şeklindeki beyanlarının gerçeği yansıtmadığını ortaya koymak adına en etkili yoldur. Sadece bir e-posta gönderme kolaylığındaki bu bildirimin mutlaka yapılması gerekmektedir. Konuyla ilgili destek ve bilgi almak isteyenler, doğrudan mesaj (DM) yoluyla iletişime geçebilirler.
🖊️Yeniden Yargılama Talebinin Reddi Bildirim Metni İçin Link: https://t.co/5LORmaumI4
📢📢Yüz Binleri İlgilendiren Dosya: Candar ve Diğerleri Kararı Neyi Değiştirebilir?
📌Candar Dosyası: Hükümete Tebliğ Edilen Sorular Işığında Olası Senaryolar ve Muhtemel İhlal Kararlarının İç Hukuka Etkisi
🔴23 Haziran 2026 tarihli görüş sunması için Hükümet’e gönderilen Candar ve diğerleri başvuru iletisi, yalnızca bireysel bir başvuru olarak görülmemelidir. AİHM’in Hükümete yönelttiği sorular, 15 Temmuz sonrası kamu görevinden çıkarma rejiminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bakımından hangi başlıklarda denetleneceğini göstermesi bakımından önemlidir. Bu nedenle dosyanın ilerleyişi ve karar süreci, yalnızca başvurucular açısından değil; OHAL KHK’larıyla ihraç edilen, haklarında ceza soruşturması yürütülen veya ceza yargılaması lehlerine sonuçlanmasına rağmen idari yaptırımı devam eden geniş bir kitle bakımından da sonuç doğurabilecek niteliktedir.
🔴Buradaki düşündüren temel meselenin önüne gelen binlerce başvurucuda AİHM, ihraç rejimini yalnızca usuli güvenceler bakımından mı denetleyecek, yoksa özellikle ‘iltisak ve irtibat’ kavramları ile ‘sadakat yükümlülüğü’ üzerinden işlemin maddi temelini de Sözleşme’ye uygunluk yönünden tartışıp tartışmayacağı olarak söylenebilir. Zira bu ayrım, kararın iç hukuktaki etkinin sınırını da büyük ölçüde belirleyecektir.
1⃣Dosyanın Ölçeği
🔴15 Temmuz sonrasında darbe girişimiyle bağlantısı, örgüt üyeliği/irtibatı ve/veya iltisakı gibi iddialar ileri sürülerek bu kapsamında hakkında adli işlem yapılan gerçek kişi sayısı 700 bini aşmış olup bu dosyalardan yaklaşık 350 bini takipsizlik, 105 bini beraat, 30 bini hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB), 125 bini mahkumiyet ile sonuçlanmış olup, halihazırda 62 bin civarı devam eden soruşturma ve 25 bin civarı derdest ilk derece yargılaması devam eden dosya bulunmaktadır. İdari yargıda ise OHAL KHK'larıyla yaklaşık 125 bin kamu görevlisi çıkarılmış; OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonuna yapılan başvurulardan 17.960'ı kabul, 109.332'si ret ile sonuçlanmıştır. 2025'te Bakan düzeyinde telaffuz edilen rakamlar da aynı verileri teyit etmekte olup yaklaşık 127 bin ihraç, yaklaşık 20 bin iade ve 4.006 hakim-savcı ihracı söz konusudur.
🔴Bu tablo, farklı meslek gruplarını da içinde barındıran Candar ve diğerleri dosyasının neden münferit bir personel işlemi tartışması olmadığını da göstermektedir.
🔴İhraç rejiminin hukuki niteliği, delil standardı, yargısal denetimin kapsamı ve ceza yargılamasıyla idari yaptırım arasındaki ilişki, yüz binlerle ifade edilen bir uygulama alanını ilgilendirmektedir.
2⃣AİHS Madde 6 Bakımından Olası Sonuçlar
🔴Candar ve diğerleri dosyasında AİHM’in Sözleşme’nin 6. maddesi yönünden ihlal tespit etmesi halinde, mesele esasen adil yargılanma hakkı bağlamında ele alınmış olacaktır. Bu durumda Mahkeme, ihraç işleminin doğrudan hukuka aykırı olduğunu değil; bu işleme karşı yürütülen yargısal denetimin yeterli güvenceleri sağlamadığını tespit etmiş olur. Böyle bir kararın iç hukuktaki doğal sonucu, yargılamanın yenilenmesi yolunun gündeme gelmesidir.
🔴İdari yargıda İYUK m. 53, ceza yargılamasında ise CMK m. 311, AİHM tarafından verilen kesinleşmiş ihlal kararlarını yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak kabul etmektedir. Ancak burada önemli bir sınır bulunmakta olup sadece AİHS madde 6 ihlali, kendiliğinden göreve dönüş anlamına gelmemektedir. Mahkeme, yeniden yargılama sonucunda dosyayı tekrar değerlendirir; delile erişim, savunma hakkı, gerekçeli karar, duruşma ve etkili inceleme gibi güvenceler sağlanarak yeniden karar verilir. Bu nedenle madde 6 ihlali, öncelikle yargısal denetimin niteliğini hedef almaktadır. Dolayısıyla böyle bir ihlal sonucun değişmesini mümkün kılmakta; fakat sonucu otomatik olarak belirlememektedir.
3⃣AİHS Madde 8 Bakımından Olası Sonuç
🔴Candar ve diğerleri başvurusunda Hükümete yöneltilen sorulara bakıldığında asıl kritik başlığın Sözleşme’nin 8. Maddesi olduğu söylenebilir. Zira AİHM, ihraç işlemini özel hayata saygı hakkı kapsamında inceler ve özellikle “kanunilik” ölçütü üzerinden bir ihlal tespit ederse, kararın etkisi daha derin olacaktır. Nitekim Candar ve diğerleri başvurusunun Hükümet iletisinin gerçekleştiği 23 Haziran 2026 tarihinden sadece iki gün sonra Mahkemenin, Shevchuk v. Ukrayna, B. No. 474/21 kararının yayımlanmış olmasına da bakılacak olursa AİHM’in bir nevi, KHK özelindeki dosyaları inceleme noktasında bir nevi tüyosunu vererek asgari sınırları çizdiği söylenebilecektir. Çünkü bu durumda sorun yalnızca yargılamanın usulü değil; ihraç işleminin dayandığı kavramsal ve normatif zemin olacaktır.
🔴İltisak ve irtibat kavramlarının öngörülebilir, belirli ve denetlenebilir olmadığı sonucuna varılması halinde, ihraç işleminin kendisi Sözleşme bakımından tartışmalı hale gelecek ve bu ihtimalde yeniden yargılama m.6 kapsamındaki gibi yalnızca şekli bir tekrar olmaktan çıkacak ve çok daha derin etkiler oluşturacaktır. Hatta Mahkemenin ihlal gerekçesi, iç hukuk makamlarını işlemin esasını yeniden değerlendirmeye zorlayabilir nitelikte bir boyut kazanacak ve bu değerlendirme sonucunda göreve iade, özlük haklarının iadesi, mahrum kalınan mali hakların tazmini, sosyal güvenlik kayıtlarının düzeltilmesi, pasaport ve benzeri yan tedbirlerin kaldırılması gibi sonuçların gündeme gelmesi de beklenebilecektir. Dolayısıyla Candar ve diğerleri dosyasının asıl öneminin, AİHM’in madde 8 yönünden nasıl bir gerekçe açıklayacağına bağlıdır denilebilir.
4⃣AİHS Madde 6 Ve Madde 8’in Birlikte İhlali
🔴Şüphesiz ki bu açıklananlar arasında en etkili senaryo, madde 6 ve madde 8’in birlikte ihlal edildiği bir karardır. Bu durumda AİHM bir yandan iç hukukta etkili ve adil bir yargısal denetim yapılmadığını, diğer yandan ihraç işleminin özel hayat üzerindeki etkisinin Sözleşme standartlarıyla bağdaşmadığını tespit etmiş olur. Böyle bir karar da, yalnızca başvurucuya ilişkin bireysel sonuç doğurmaz; benzer dosyalar bakımından da tıpkı Büyük Daire’nin Yalçınkaya ve Yasak kararlarında olduğu gibi iç hukuk makamlarının değerlendirme kıstaslarını değiştirebilir.
🔴Özellikle takipsizlik veya beraat kararı almasına rağmen ihraç işlemi devam eden kişiler bakımından bu ihtimal oldukça önemli gözükmektedir. Çünkü bu grupta cezai sorumluluk kurulamadığı halde, idari makamlar tarafından kişinin kamu görevinden sürekli biçimde (ölünceye kadar kamu hizmetlerinden yasaklanması) dışlanması söz konusudur. Bu durum, masumiyet karinesinin ikinci boyutu bakımından da ayrıca tartışılabilir. Ceza yargılamasında aklanmış bir kişiye, idari kararlar veya yargı kararları yoluyla fiilen suçlu muamelesi yapılması, AİHM içtihadı bakımından bağımsız bir sorun alanıdır.
5⃣Madde 46 Ve İcra Süreci
🔴Öte yandan AİHM’in KHK/OHAL dönemi ihraç başvurularına ilişkin ihlal kararı vermesi durumunda mesele yalnızca kararın açıklanmasıyla bitmeyecektir. Çünkü Sözleşme’nin 46. maddesi uyarınca kararın icrası Bakanlar Komitesi tarafından denetlenmektedir. Bu denetim iki düzeyde kendisini göstermektedir:
🔴İlk düzey bireysel tedbirlerdir. Başvurucu bakımından yeniden yargılama yapılması, tazminata hükmedilmesi durumunda tazminatın ödenmesi, ihlalin somut sonuçlarının giderilmesi bu kapsamdadır.
🔴İkinci düzey ise genel tedbirlerdir. Eğer AİHM ihraç rejiminde yapısal bir sorun görürse, Türkiye’den yalnızca başvurucunun dosyasını değil, benzer dosyaları da etkileyecek düzenlemeler yapması beklenebilir. Bu kapsamda iltisak ve irtibat kavramlarının açıklığa kavuşturulması, yeniden yargılama yolunun etkili işletilmesi, idari yargının denetim standardının değiştirilmesi, sicil ve sosyal güvenlik kayıtlarına ilişkin sonuçların giderilmesi gibi başlıkların gündeme gelmesi de olasıdır.
🔴Ancak burada realiteden de kopmama adına şunu da söylemek gerekir. AİHM’den çıkacak ihlal kararı/kararları, ertesi gün toplu bir şekilde göreve iade sonucunu doğurmayacaktır. Türkiye’nin yakın dönem AİHM kararlarını icra pratiğine bakıldığında, özellikle yapısal nitelikteki dosyalarda sürecin uzun, dirençli ve siyasi yönü güçlü olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Candar dosyasından çıkabilecek bir ihlal kararı, doğrudan ve hızlı bir idari dönüşümden ziyade, hukuki zemini değiştiren ve zaman içinde iç hukuk uygulamasını zorlayan bir karar niteliği taşıyabilir.
6⃣Mali Ve İdari Sonuçlar
🔴Olası ihlal kararlarının önemli bir boyutunu da mali sonuç doğurmaktadır. Göreve iade, geçmiş maaş ve özlük hakları, emeklilik primleri, mesleki gelir kaybı, manevi tazminat ve yargılama giderleri birlikte düşünüldüğünde, bu dosya grubunun bütçe etkisinin çok ciddi olacağı aşikardır. Bu nedenle devlet bakımından dostane çözüm, pilot karar benzeri yapısal adımlar veya yeni giderim mekanizmaları daha rasyonel seçenekler haline gelebilir. Başvurucular bakımından ise zarar kalemlerinin belgeye dayalı biçimde ortaya konulması önemlidir. Mahrum kalınan maaş, ek ödeme, ikramiye, prim günü, mesleki statü kaybı, özel sektörde çalışma engelleri, güvenlik soruşturması sonuçları ve sosyal güvenlik kayıtları bu bağlamda ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
⭕️SONUÇ⭕️
🔴Candar ve diğer başvurucular dosyası, OHAL ihraç rejiminin AİHM önündeki önemli sınama dosyalarından birisi konumundadır. Mahkemenin Hükümete yönelttiği sorular, denetimin yalnızca bireysel mağduriyetle sınırlı kalmayabileceğini; ihraçların dayandığı kavramlar, yargısal denetimin etkililiği ve ceza yargılamasıyla idari yaptırım arasındaki ilişki bakımından daha geniş sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir.
🔴Kararın etkisi, ihlalin hangi maddeden ve hangi gerekçeyle verileceğine bağlıdır. Sadece madde 6 ihlali, esasen yeniden yargılama ve etkili denetim meselesini gündeme getirir. Bununla beraber madde 8 ihlali, özellikle kanunilik gerekçesiyle verilirse, ihraç işleminin maddi temelini tartışmaya açar. Her iki madde yönünden birlikte ihlal verilmesi durumunda ise, hem yargılama sürecini hem de işlemin esasını etkileyebilecek en güçlü hukuki sonucu doğurabilir. Bu nedenle Candar dosyası bakımından doğru beklentiyi şu iki uç sınır arasında konumlandırmak doğru olabilir:
i. AİHM kararı kimseyi ertesi sabah otomatik olarak kamu görevine döndürmez.
ii. Ancak ihlal kararı, yüz binlerle ifade edilen bir dönemin hukuki kavram metodolojisini; iltisak, irtibat, kanaat, şablon gerekçe ve sınırlı yargısal denetim pratiğini Sözleşme hukuku karşısında yeniden tartışmaya açabilir.
🔴Bu da iade, tazminat, yeniden yargılama ve yapısal giderim süreçlerinin bundan sonraki hukuki zeminini belirleyebilir. Bu nedenle Candar ve diğerleri dosyasının önemi de tam olarak burada yatmaktadır.
📢📢KHK/OHAL İhraç Dosyalarında Strasbourg Denetimi: Avukat Gözüyle Yeni İçtihat Analiz📑
1) AİHM'in KHK/OHAL dosyalarında Hükümete sorduğu yeni soruların merkezinde tek mesele var: Ulusal mahkemeler gerçekten denetim yaptı mı, yoksa idarenin/işverenin güvenlik şüphesini olduğu gibi mi kabul etti?
2) Bu soru tesadüf değil. Pişkin, Onat ve Kandemir kararları birlikte okunduğunda AİHM'in standardı netleşiyor: Şekli denetim yetmez; somut delil, kişiselleştirilmiş gerekçe ve başvurucunun etkili itiraz hakkı gerekir.
3) Pişkin kararında AİHM, OHAL koşullarına rağmen ulusal mahkemelerin işten çıkarmanın maddi temelini tartışması gerektiğini söyledi. Kanuni dayanak var diye mahkemenin dosyayı gerçekten inceleme yükümlülüğü ortadan kalkmaz.
4) Kandemir kararı, TÜBİTAK-BİLGEM bağlamında ayrıca önemli. AİHM, stratejik kurum/güvenlik hassasiyeti söz konusu olsa bile Article 6 kapsamında etkili yargısal denetim standardının korunması gerektiği çizgisini sürdürdü.
5) Onat kararı ise meselenin sadece klasik kamu görevlisi ihraçlarından ibaret olmadığını gösteriyor. Kamu hizmetiyle bağlantılı özel şirket/taşeron işçiler bakımından da yargısal denetim etkili değilse Article 6 sorunu doğabilir.
6) Telek kararı bize şunu hatırlatıyor: İhraç işleminin yan sonuçları da önemlidir. Pasaport, eğitim, akademik kariyer, mesleki itibar ve özel hayat üzerindeki etkiler AİHM incelemesinde ayrı değer taşır.
7) Bu nedenle 'AİHM soru sordu, ihlal kesin' demek hukuken doğru değil. Doğru ifade şu: AİHM, dosyayı Pişkin/Kandemir çizgisindeki etkili yargısal denetim ve özel hayat etkisi testleri üzerinden incelemeye açtı.
8) Dosyaların kaderini belirleyecek başlıklar: Somut delil var mı? Başvurucu gerekçeyi öğrenebildi mi? Mahkeme itirazları tartıştı mı? Karar kişiselleştirilmiş mi? Fesih kişinin mesleki itibarı ve özel hayatı üzerinde ağır sonuç doğurdu mu?
9) Yalçınkaya ve Yasak kararları ise ceza dosyaları bakımından ayrı bir çizgi kuruyor: Kanunilik, öngörülebilirlik, bireysel kusur ve somut delil. Bu mantık, ihraç dosyalarındaki kişiselleştirilmiş gerekçe ihtiyacını da güçlendiriyor.
10) Sonuç: KHK/OHAL dosyalarında asıl mücadele artık şu cümlede düğümleniyor: 'İç hukuk yolu vardı' değil, 'bu yol başvurucuya gerçek ve etkili bir yargısal denetim sundu mu?'
Konunun hukuki detaylarına ve kaynakçasına aşağıdan ulaşabilirsiniz👇
👨👩👧👦🚫"Belge yok" bahanesi artık aileleri parçalamaya yetmeyecek! 📌
📢📢AİHM, Dotani v. Yunanistan kararında, savaş ve rejim değişikliği gibi nedenlerle resmi belge sunamayan mülteciler için devletlerin "alternatif ispat yolları" üretmek zorunda olduğuna hükmetti. İdari sürünceme, aile hayatı hakkının açık bir ihlalidir.
🇪🇺👩⚖️AİHM'nin Dotani / Yunanistan Kararı (Dotani c. Grèce) ve Aile Birleşimi Hakkının Korunması
Karar: Dotani v. Greece (Dotani c. Grèce)
Başvuru No: 31077/23
Karar Tarihi: 23.06.2026
Mahkeme: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Üçüncü Daire
1⃣ Olayın Özeti
🔵Başvurucu Abdul Habib Dotani, Afganistan vatandaşıdır.
Kendisine 2018 yılında Yunanistan tarafından mülteci statüsü verilmiştir. Ancak eşi ve beş çocuğu Afganistan'da yaşamaya devam etmiştir. Bunun üzerine başvurucu 30 Kasım 2018 tarihinde ailesinin Yunanistan'a gelebilmesi amacıyla aile birleşimi başvurusunda bulunmuştur.
Başvurucunun ailesi gerekli belgeleri Yunanistan'ın İslamabad Büyükelçiliği Konsolosluğuna sunmuştur. Ancak Afganistan'daki siyasi gelişmeler, Taliban'ın iktidara gelmesi ve konsolosluğun Afgan belgelerini artık onaylayamaması nedeniyle belgeler hiçbir zaman sertifikalandırılamamıştır. Buna rağmen başvurucu ve ailesi yıllarca konsoloslukla iletişim kurmuş, defalarca e-posta göndermiş ve yeni çözümler talep etmiştir. Konsolosluk ise sonunda dosyayı kapattığını ve mevcut siyasi koşullar nedeniyle yeni bir işlem yapılamayacağını bildirmiştir.
🔵Öte yandan Yunanistan İltica Servisi de başvurucunun aile birleşimi talebi hakkında yıllarca herhangi bir karar vermemiştir. İdare, yalnızca resmi belgelerin eksik olduğunu belirterek başvuruyu bekletmiş; alternatif delillerin değerlendirilmesi, mülakat yapılması veya başka çözüm yolları geliştirilmesi yönünde herhangi bir etkili girişimde bulunmamıştır.
Başvurucu Dotani şunu söyledi:
🔹Ben gerekli her şeyi yaptım.
🔹Belgeleri teslim ettim.
🔹Konsolosluk işlem yapmadı.
🔹Dolayısıyla aile birleşiminin gerçekleşmemesi benim kusurum değildir.
🔹Yunan makamları alternatif çözüm üretmediği için aile hayatına saygı hakkım ihlal edildi
🔹Bu nedenle de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurarak aile hayatına saygı hakkının ve etkili başvuru hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
2⃣AİHM'nin Kararı, Dayandığı İlkeler ve AİHS Maddeleri
🔵Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yunanistan'ın başvurucunun aile birleşimi talebini yıllarca sonuçlandırmamasının AİHS 8. maddesinin ‹Özel ve aile hayatına saygı hakkını› ihlal ettiğine karar vermiştir. Mahkeme ihlal kararını verirken öncelikle AİHS'nin 8. maddesinde güvence altına alınan aile hayatına saygı hakkına dayanmıştır.
🔵AİHM ayrıca AİHS'nin 13. maddesi bakımından da değerlendirme yapmıştır. Mahkeme AİHS'nin 13. maddesi bakımından yaptığı incelemede başvurucunun yıllarca karar verilmemesine karşı kullanabileceği etkili bir başvuru yolunun bulunmadığını belirlemiştir. Bu nedenle de AİHS'nin 13. maddesinin ‹Etkili Başvuru Hakkı› de ihlal edildiğini tespit etmiştir.
🔵Mahkemeye göre aile birleşimi konusunda devletlerin yalnızca müdahaleden kaçınma yükümlülüğü bulunmamaktadır. Aynı zamanda aile hayatının fiilen kurulabilmesi için pozitif yükümlülükleri de vardır. Devlet, aile birleşimini gereksiz bürokratik engeller nedeniyle fiilen imkânsız hâle getiremez.
Mahkeme yaptığı incelemede şu temel ilkeleri vurgulamıştır:
🔹Devletler aile birleşimi başvurularını makul süre içinde sonuçlandırmalıdır.
🔹Mültecilerin resmi belge temin etmelerinin çoğu zaman mümkün olmadığı dikkate alınmalıdır.
🔹Resmî belgeler bulunmuyorsa alternatif deliller değerlendirilmelidir.
🔹Bir mülteci; savaş, rejim değişikliği, diplomatik ilişkilerin kopması, güvenlik riski nedeniyle resmi belge getiremeyebilir. Böyle durumlarda devlet; tanık beyanı, mülakatı, DNA incelemesi, diğer deliller gibi alternatif yolları değerlendirmelidir.
🔹Yunan makamları başvurucuyu sürekli yeni belge getirmeye yönlendirdi. Fakat aynı devletin konsolosluğu o belgeleri onaylamayı reddediyordu. Yani devlet kendi yarattığı engel nedeniyle aile birleşimini imkânsız hale getirmişti. Bu durum iyi yönetim (good administration) ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
🔹Başvurular bireysel koşullar dikkate alınarak incelenmelidir.
🔹Çocukların üstün yararı her zaman ön planda tutulmalıdır.
🔹İdare yalnızca belge eksikliğine dayanarak dosyayı sürüncemede bırakamaz.
🔹Devlet pasif kalamaz. Burada sorun sadece belge eksikliği değildir. Asıl sorun; devlet kurumlarının yıllarca hiçbir karar vermemesidir. Yaklaşık dört yıldan fazla süre boyunca başvuru ne kabul edilmiş ne reddedilmiştir. Bu belirsizlik aile birleşimini fiilen imkânsız hale getirmiştir.
🔹Sadece "belge eksik" demek yeterli değildir. İdari sessizliğin (uzun süre karar vermemenin) de aile hayatı hakkını ihlal edebileceğini göstermektedir. Yıllarca süren belirsizlik, açık bir ret kararı kadar ağır sonuçlar doğurabilir.
🔵Mahkemeye göre devletlerin göç ve aile birleşimi alanında belli bir takdir yetkisi bulunsa da bu yetki sınırsız değildir. Özellikle mülteciler bakımından aile birleşimi taleplerinin esnek, hızlı ve etkili biçimde incelenmesi gerekir. Yunan makamları ise başvurucunun içinde bulunduğu olağanüstü koşulları dikkate almamış ve aile yaşamının korunması ile kamu yararı arasında adil bir denge kuramamıştır.
🔵Öte yandan, kararda dikkat çeken bir diğer nokta; Mahkeme'nin aile hayatına saygı ve etkili başvuru hakkı ihlallerini tespit etmesine karşın, başvurucunun iddiaları arasında yer alan 'ayrımcılık yasağı' (AİHS 14. madde) bakımından bir inceleme yapmamış olmasıdır. Mülteci statüsündeki bireylerin özel durumlarının devletler tarafından sistematik bir ayrımcılık zemininde değerlendirilme riski göz önüne alındığında, Mahkeme'nin bu konuyu incelemeye değer bulmaması bir eksiklik olarak değerlendirilebilir. Bu durum, mültecilerin karşılaştığı idari engellerin 'ayrımcı' niteliğinin uluslararası düzeyde yeterince yüksek sesle tartışılmadığı eleştirilerini beraberinde getirmektedir."
3⃣Kararın Avrupa'daki Mülteciler ve Aile Birleşimi Başvuruları Açısından Önemi
🔵Bu karar Avrupa'da yaşayan mülteciler bakımından son derece önemli bir içtihattır.
Öncelikle Mahkeme, savaş, iç çatışma veya siyasi istikrarsızlık nedeniyle veya haklarında yürütülen gizli soruşturmalar nedeniyle resmi belge sunamayan mültecilerin bu nedenle otomatik olarak aile birleşimi hakkından mahrum bırakılamayacağını açıkça ortaya koymuştur.
🔵Özellikle Afganistan, Suriye, Eritre, Sudan ve benzeri ülkelerden gelen kişiler açısından resmi belge temin edilmesi çoğu zaman objektif olarak mümkün değildir. Mahkeme bu gerçeği kabul etmiş ve devletlerin alternatif ispat yöntemlerini kullanması gerektiğini belirtmiştir. Karar ayrıca aile birleşimi başvurularının yıllarca bekletilmesinin de tek başına aile hayatına saygı hakkını ihlal edebileceğini göstermektedir. Böylece idarelerin "karar vermeyerek bekletme" yöntemini kullanmalarının da insan hakları ihlali oluşturabileceği ortaya konulmuştur.
🔗https://t.co/JxE5RugZvc
📢📢AİHM’den 15 Temmuz Yargılamalarına "Sistematik İhlal" Tespiti: Dijital Deliller, Kanunilik İlkesi ve Yeniden Yargılama Zorunluluğu Üzerine Bir Değerlendirme⚖️⚖️
🔴Çalı ve Diğerleri/Türkiye - Başvuru No: 21763/20 - HUDOC No: 001-250737
🔴Dönmez ve Diğerleri/Türkiye - Başvuru No: 24039/21 - HUDOC No: 001-250740
🔴Kılıçarslan ve Diğerleri/Türkiye - Başvuru No: 16234/18 - HUDOC No: 001-250734
Karar Tarihi: 23.06.2026
⭕️Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 23 Haziran 2026 tarihli Çalı ve Diğerleri/Türkiye, Dönmez ve Diğerleri/Türkiye ile Kılıçarslan ve Diğerleri/Türkiye kararları, 15 Temmuz sonrası yürütülen ceza yargılamaları bakımından artık yalnızca tekil başvurular üzerinden okunabilecek kararlar değildir. Bu kararlar, AİHM’in Yüksel Yalçınkaya/Türkiye kararıyla ortaya koyduğu temel ilkelerin münferit bir dosyaya özgü kalmadığını, aksine aynı delil rejimi ve aynı yargısal kabul biçimiyle mahkûm edilen çok sayıda kişi bakımından uygulanmaya devam ettiğini göstermektedir.
⭕️Bir ceza yargılamasında en tehlikeli kırılma, mahkemenin delilden sonuca değil, sonuçtan delile gitmeye başlamasıdır. Bu üç kararın ortak önemi de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. AİHM, meseleyi yalnızca “delil yeterli miydi, değil miydi?” sorusu üzerinden ele almamakta; daha temel bir noktaya, yani ceza mahkûmiyetinin hangi hukukî akıl yürütmeyle kurulduğuna bakmaktadır. Bir kişinin cezalandırılabilmesi için o kişinin fiili, kastı, suçla kurduğu bilinçli bağ ve mahkûmiyete esas alınan delillerin bireysel anlamı ayrı ayrı tartışılmalıdır. Ceza hukuku kategorik kabullerle, varsayımlarla veya otomatik delil değerleriyle işletilemez.
⭕️Çalı kararında adil yargılanma hakkı bakımından ortaya çıkan sorun, savunma hakkının şeklen tanınması ile etkili şekilde kullanılabilmesi arasındaki farkı yeniden görünür kılmaktadır. Adil yargılanma hakkı, yalnızca duruşma yapılması ya da sanığa söz verilmesi değildir. Savunmanın delile erişebilmesi, delilin güvenilirliğini sorgulayabilmesi, mahkemenin ileri sürülen itirazları gerçekten değerlendirmesi ve mahkûmiyet gerekçesinin denetlenebilir açıklıkta olması gerekir. Özellikle dijital delillere dayalı yargılamalarda bu güvenceler daha da önemlidir. Çünkü sanık, teknik niteliği ağır basan bir veriye karşı ancak o verinin kaynağına, elde ediliş yöntemine, bütünlüğüne ve yorumlanma biçimine erişebildiği ölçüde etkili savunma yapabilir.
⭕️Dönmez kararında öne çıkan kanunilik ilkesi ise ceza hukukunun en sert ve en vazgeçilmez sınırlarından biridir. AİHS m. 7, kimsenin işlendiği zaman suç oluşturmayan bir fiilden dolayı cezalandırılamayacağını güvence altına alır. Ancak bu ilke yalnızca kanunda bir suç tipinin bulunup bulunmadığıyla sınırlı değildir. Kanunun uygulanma biçimi de öngörülebilir olmalıdır. Bir kişinin hangi davranışının hangi nedenle suç sayıldığını makul biçimde öngöremediği, suçun unsurlarının geniş yorumla sonradan doldurulduğu veya delil niteliğindeki bazı olguların doğrudan suçun kendisi gibi kabul edildiği durumlarda, kanunilik ilkesi biçimsel olarak değil, özü itibarıyla ihlal edilmiş olur.
⭕️Kılıçarslan kararında hem kanunilik hem adil yargılanma yönünden yapılan değerlendirme daha kapsamlı bir soruna işaret etmektedir. Burada mesele yalnızca tek bir mahkemenin hatalı değerlendirmesi değildir. Sorun, benzer dosyalarda tekrar eden bir yargılama pratiğidir. Mahkûmiyet kararlarında çoğu zaman delilin ne söylediğinden ziyade, delile hangi kategorik anlamın yüklendiği belirleyici olmuştur. Oysa ceza yargılamasında delil, mahkemenin ön kabulünü doğrulayan bir araç değil; maddi gerçeğe ulaşmayı sağlayan, tartışmaya açık, savunma tarafından sınanabilir ve hâkim tarafından gerekçeli şekilde değerlendirilebilir bir unsurdur.
⭕️Bu kararların ortak noktası, ByLock ve benzeri dijital delillere ilişkin yargısal yaklaşımın AİHM denetiminden geçememesidir. AİHM’in eleştirisi, herhangi bir dijital verinin hiçbir şekilde delil olamayacağı yönünde değildir. Mahkeme’nin söylediği daha teknik ve daha hukukidir: Bir dijital veri, tek başına, otomatik ve kesin mahkûmiyet sonucu doğuracak biçimde kullanılamaz. O verinin kişiye aidiyeti, kullanım biçimi, bağlamı, suçun unsurlarıyla ilişkisi ve savunma tarafından sorgulanabilirliği ortaya konulmalıdır. Aksi takdirde ceza muhakemesi, delilden sonuca giden bir muhakeme olmaktan çıkar; sonuçtan delile doğru kurulan kapalı bir kabule dönüşür.
⭕️Türk ceza hukuku bakımından da aslında bu yaklaşım yabancı değildir. Suçun maddi unsuru, manevi unsuru, kusur ilkesi, şüpheden sanık yararlanır ilkesi ve mahkûmiyet için her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil aranması, yalnızca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin değil, Türk ceza yargılamasının da temel kabulleridir. Bu nedenle AİHM’in bu kararları, dışarıdan gelen soyut bir eleştiri gibi görülmemelidir. Aksine, Türkiye’nin kendi ceza hukuku ilkeleriyle de uyumlu olan temel güvencelerin hatırlatılması niteliğindedir.
⭕️Kararların iç hukuka etkisi bakımından en önemli başlık yeniden yargılama meselesidir. AİHM’in ihlal tespiti yaptığı dosyalarda, ihlalin mahkûmiyetin esasına ve yargılamanın adilliğine ilişkin olduğu açıktır. Bu nedenle yalnızca “ihlalin tespit edilmesi” ile yetinilmesi yeterli olmayacaktır. Benzer nitelikteki dosyalarda mahkemelerin, AİHM’in ortaya koyduğu ilkeleri şeklen anmakla kalmayıp, somut dosya üzerinden yeniden uygulaması gerekir. Yeniden yargılama, eski hükmün birkaç cümleyle teyit edildiği bir usul işlemi değil; delillerin, savunma itirazlarının ve suçun unsurlarının AİHM standartları ışığında gerçekten yeniden değerlendirildiği etkili bir giderim yolu olmalıdır.
⭕️Bu noktada Türk yargısının önünde ciddi bir sınav bulunmaktadır. AİHM kararlarının uygulanması, yalnızca başvurucu lehine sonuç doğuran teknik bir prosedür olarak ele alınırsa, benzer ihlallerin yeniden üretilmesi kaçınılmaz olur. Oysa bu kararlar, yargılamanın bütün mantığına ilişkindir. Mahkemeler, örgüt üyeliği mahkûmiyetlerinde soyut aidiyet değerlendirmesiyle yetinemez. Her sanık bakımından, örgütün niteliğini bilme, suç oluşturan amaçla bilinçli ve iradi bağ kurma, süreklilik, yoğunluk ve çeşitlilik gösteren fiillerle bu bağın ortaya konulması gibi unsurlar tartışılmalıdır. Bu tartışma yapılmadan verilen mahkûmiyet kararları, yalnızca AİHM önünde değil, ceza hukukunun temel ilkeleri karşısında da sorunludur.
⭕️Çalı, Dönmez ve Kılıçarslan kararları bu yönüyle Yalçınkaya kararının devamı olmakla birlikte, ondan daha geniş bir pratik sonuç doğurmaktadır. Artık mesele bir kişinin davası olmaktan çıkmış, çok sayıda başvuruyu ilgilendiren ortak bir hukuk sorunu haline gelmiştir. AİHM’in aynı hukuki çizgiyi farklı grup kararlarında sürdürmesi, iç hukuk makamlarına verilen mesajı da güçlendirmektedir: Mahkûmiyetler, delillerin gerçek anlamda tartışıldığı, savunmanın etkili şekilde dinlendiği, suçun unsurlarının bireyselleştirildiği ve kanunilik ilkesinin dar yorumlandığı bir yargılama sonunda kurulmadıkça Sözleşme standartlarıyla uyumlu kabul edilemez.
⭕️Sonuç olarak bu kararlar, 15 Temmuz sonrası yürütülen ceza yargılamalarının hukuk devleti ilkesi bakımından yeniden ve ciddi biçimde ele alınması gerektiğini göstermektedir. AİHM’in verdiği mesaj teknik değil, esastan bir mesajdır: Ceza hukuku, toplu kabullerle değil bireysel sorumlulukla işler. Delil, peşinen belirlenmiş sonuca hizmet eden bir unsur değil, adil yargılamanın denetlenebilir aracıdır. Kanunilik ilkesi ise olağan dönemlerde olduğu kadar olağanüstü dönemlerin ardından da geçerliliğini koruyan temel bir güvencedir.
⭕️Bu nedenle Çalı, Dönmez ve Kılıçarslan kararları yalnızca AİHM içtihadına eklenen yeni kararlar olarak görülmemelidir. Bu kararlar, Türkiye’de ceza yargılamasının delil, gerekçe, savunma ve kanunilik ekseninde yeniden düşünülmesi gerektiğini ortaya koyan güçlü birer hukuki uyarıdır. Asıl mesele artık bu kararların ne söylediği değil; iç hukuk makamlarının bu sözden ne anlayacağı ve bunu yargılama pratiğine ne ölçüde yansıtacağıdır.
📣📣📣
Karasu ve Diğerleri / Türkiye
👩⚖️👨⚖️🇪🇺🇪🇺🇪🇺
AİHM, bugün Karasu ve Diğerleri - Türkiye davasında 43 başvurucunun özgürlük hakkının ihlal edildiğine hükmetti.
Başvurucuların büyük çoğunluğu 15 Temmuz gecesi görev başındayken gözaltına alınan subay, er ve polis memurlarından oluşuyor.
Mahkeme bu kez tutukluluğun başlangıcını değil, OHAL sonrasındaki süreci inceledi. OHAL’in kapanmasıyla birlikte devletin tutukluluğu sürdürebilmek için sunması gereken gerekçelerin de bireyselleşmesi, kişiye özgü somut olgulara dayanması gerekiyordu. Oysa mahkemeler aynı kalıp gerekçelerle yetinmeye devam etti. AİHM, uzayan tutukluluk süresiyle birlikte bu tablonun Madde 5/3’ü ihlal ettiğini tespit etti.
Tazminat açısından maddi talepler reddedildi; her başvurucuya manevi tazminat ve yargılama giderleri karşılığı 2.000 Euro ödenmesine karar verildi. Karar bir Komite tarafından verildiğinden kesindir.
Sonuç olarak Mahkeme, Yalçınkaya Büyük Dairesi’nden bu yana süregelen değerlendirme çizgisini korudu: OHAL’in sağladığı geniş takdir marjı, olağanüstü halin sona ermesiyle birlikte kendiliğinden daralır. İç hukuk makamlarının bu gerçeğe yeterince uyum sağlayamadığı bir kez daha tescil edildi.
https://t.co/vE3A44PK33